17 Ağustos 2010

MUSTAFA KÖSEOĞLU



Baharın çiçek kokan günlerinin ardından, yazın tatil rehavetini müjdelediği günlere nihayet geldik. Bir yanda neşelenen, sevinen ama bir yanda da düşüncelere dalan tatilciler... Yazın yaklaşması, muhafazakârları düşündürüyor çünkü her geçen yıl biraz daha dünyevileşmenin çevrelerini ve ailelerini sardığını hissediyorum. Alternatif tatil arayışı modern dünyanın engellenemez ihtiyacı olunca, gazetelerde de “alternatif tatil” sloganıyla hizmet veren tatil yörelerini duyuran reklamlara rastlıyoruz.Son zamanlarda bu ihtiyacın farkına varan turizm yatırımcıları, muhafazakar hassasiyetlere uygun tatil merkezleri meydana getiriyorlar ki Antalya merkezinde bu konuya ilk imzayı Harrington Resort Park oteliyle Mustafa Köseoğlu attı. Kadınlara mahsus havuzların, spor alanlarının ve sosyal mekânların bulunduğu oteller veya turistik tesisler, ciddi bir şekilde ilgi görüyor ve bu durum, bu çeşit tatil mekânlarının sayılarının hızla artmasına sebep oldu.Adına “Alternatif tatil”, “İslami tatil” veya “Aile tatili” denilen, yeni tatil anlayışında, şekli kurallar bakımından dini hassasiyetlere ve Türk örf ve adetlerine özen gösteriliyor. Tatil yaparken de inançlarının gereğine dikkat eden kişilerin sayısı ve sosyo-ekonomik seviyesi, artık cazip bir müşteri kitlesi oluşturacak duruma ulaşmış bulunuyor. Ancak yine de içime huzursuzluk veren bir nokta var, acaba bu tatil modeli gerçekten İslami mi? Yani havuz hanımlara mahsus olunca, onun kenarında uzanıp bronzlaşmak, gerçekten alternatif bir tatil anlayışı oluşturuyor mu? O yüzden ben bu tatil anlayışına “Mutaassıp Tatili” demeyi daha çok tercih ediyorum.İçkisiz, animasyonsuz ve tesettürlü-tesettürsüz hanımlara uygun imkânları olan aile otelleri, petrol zengini ülkelerin sermayesini çekmek için bu tarzda serbest turizm bölgesi kurulmasını öneriyordu. Bu öneriye göre içinde alkolün olmadığı, kadın ve erkeklerin bir arada denize girmediği, alışverişten günlük yaşamın her alanına kadar her şeyin özel kurallara göre düzenlendiği bir kent kurulursa, buraya kendi kurallarına göre tatil yapmak isteyen çok kişi gelirdi. Bu fikirden yola çıkarak çoğalan muhafazakâr otellerin sayısı da günümüzde ellilere yaklaştı.
Bir zamanlar örtülü olmak hiç de kişisel bir şey değildi. Ama hayat artık çok farklı ve dört mevsim, işte ve evde, evlilikte ve tatilde… Artık hayat, kişiye özgü bir bencillik biçimi olarak algılıyor örtünmeyi, oysa hala hiç de kişisel değil bu… Bize yöneltilen bakışların bizi tedirgin etmesi için kadın-erkek, açık-örtülü, Alevi ya da Sünni olmamız fark etmez, eğer kendimiz olma önünde bir engel seziyor, hissediyor ve eziliyorsak biz o anda ötekiyizdir. Toplum olarak yaşamak zorunda bırakıldığımız biz ve öteki temasını, metodolojik bir hassasiyetle algıladığımızda anlamsızlaşmaktadır.

Harrington Resort Park Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Köseoğlu bu ayrımı en aza indiren uygulamalarla, mutahassıp tatil anlayışını modernize ederek, yeni bir pencere açıyor. Kadın ve erkekler için ayrı havuz olmasına rağmen, eğer bir erkek havuza eşiyle girmek istiyorsa girebiliyor. Alkol ikramı otelin genel kullanım alanlarında değil, sadece lobi barda veriliyor. Mustafa Bey hemen arkasından da ekliyor, “Alkol zaten barda içilen bir içecek değil midir? Havuzda, bahçede, lobide alkol servisine ne gerek var?”

Antalya’nın yaygınlaşmış her şey dahil sisteminin aksine yarım pansiyon olarak hizmet verecek olan Harrington Resort Park Oteli, bu tercihini de israfa karşı bir önlem olarak uyguluyor. Tonlarca yiyeceğin çöpe gitmesinin milli bir servet kaybı da olduğunun altını çizen Köseoğlu, “Biz tam bir aile oteliyiz. Ailesiyle tatil yapmak isteyen yerli ve yabancı misafirlerimize en kaliteli hizmeti vereceğiz” diyor.

Otelin proje çiziminden başlayarak inşaatına hatta iç dekorasyonundaki en ince ayrıntıya kadar Mustafa Köseoğlu’nun kendisinin yaptığı öğreniyoruz. 7 yıldız standartlarındaki otelin lobisinde Farid Farjad’ın ünlü besteleri duyuluyor hafiften… Osmanlı saraylarının ve Osmanlı dönemine ait yaşamın resmedildiği dev tabloların süslediği otel lobisinde, Mustafa Köseoğlu’nun gençlik yıllarında yazdığı şiirler gözüme takılıyor. Bunlardan bir tanesini sizler için yazıyorum ben de:

Ömrümün her gününde aşkın ruhumda olsa

Her sabah güneş yalnız ikimiz için doğsa

Gül kokulu yapraklar ne sararsa ne solsa

Seni görmek çok güzel rüyada bile olsa



Sevgi dolu şu kalbim aşka seninle doysa

Dudağım gözlerine bahar adını koysa

Haberin gelmez oldu dargın değildik oysa

Seni görmek çok güzel rüyada bile olsa



Gönlümün anahtarı, gönül kapısına uysa

Gecelerde yıldızlar, bize göz kırpıp dursa

Mehtabın nur ışığı hep yüzüne vursa

Seni görmek çok güzel rüyada bile olsa



Otelin hemen her yerinde altın rengi harflerle duvarları süsleyen dizeler ve fondan gelen müziğin rahatlatıcı etkisi yadsınamaz.

Dünyanın en ünlü plajlarından biri olan Konyaaltı sahilinde hizmet vermeye başlayan Harrington Resort Park Otel’in sahibi Mustafa Köseoğlu’nun içten sohbeti dikkatimizi çekiyor. Çalışanlarına “Mustafa Bey” demeyi yasaklayan ve kendisine “Mustafa Amca” denilmesini isteyen Köseoğlu, “Biz burada bir aileyiz ve aile oteli işletiyoruz” diyor. Oğlu Barbaros Köseoğlu ile birlikte yönetimde bulunan Mustafa Amca, “Çocuklarımla beraber bu işin içindeyiz ama benden başka kimse karışamaz, benim dediğim olur, son sözü ben söylerim” diye eklemeyi de ihmal etmiyor.

Mustafa Amca’nın torunu Emirhan da bugünlerde dedesiyle birlikte tatil yapıyor. Cin gibi bakışları ve mahcup gülümsemesiyle sohbetimize katılan Emirhan’dan da haklı olarak tatilinin bitmesini hiç istemediğini öğrendik.

Köseoğlu ailesinin sıcak karşılamaları ve içten sohbetleriyle bu hafta sizler için, “alternatif tatil” penceresinden baktığımız bir söyleşimiz oldu.



- Mustafa Bey öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Ben Bayburtluyum, köylü çocuğuyum. 1989’da İstanbul’a gelerek inşaat işine girdim. Yassıada’da taşeronluk yaptım. NATO’da işler aldım. Böyle böyle inşaat işinde yap-sata başladım. Bir dönem Suudi Arabistan’da çalıştım ama orada epey kaybımız oldu. Dilimiz olmadığı için devam etmedik. Bu dil sorununda dolayı da çocuklarımı hep dışarıda okuttum. 6 çocuğum 8 torunum var. Gençler şimdilerde çocuk yapmıyorlar eskiden olsa 30-40 tane torunum olurdu. Gençler artık daha bilinçli.

- Bize otel hakkında bilgi verir misiniz?

12 bin metrekare alana konumlanmış olan otelimiz 334 oda ve 11 kattan oluşuyor. Standart odalarının yanı sıra, değişik çeşitlerde suit odalar Kral ve Prens dairelerimiz var. Tüm odalarda bornoz ve terlik, kasa, merkezi klima, saç kurutma makinası, telefon, küvet ve duş, minibar, internet bağlantısı, müzik yayınlı LCD, uydu televizyon boydan boya halı, 24 saat kesintisiz oda servisi veriliyor. Dört restoranın yanı sıra, Pool Snack Bar, disko, vitamin bar, 6 tane masaj odası, 2 saunası, 2 fitness center’ı ve 2 tane kuaförü bulunuyor. Tüm ayrıntılar özenle hazırlanmış olan, bayanlara özel kapalı havuz, yine bayanlara özel açık havuz, kapalı ve açık 2 adet çocuk havuzu, kapalı ve açık olmak üzere 2 adet baylara özel havuz tesisimizde konumlanmıştır.

- Basında “tesettür oteli” olarak yer aldınız. Nedir konseptiniz?

İstanbul’da arsa bulamadığım için Antalya’ya geldim. Bizim otelimiz aile oteli, basında çıkan haberlerde “tesettür oteli” diye geçti ama orada bir yanlışlık oldu. Konseptimiz aile oteline uygun, bizim için “tesettür oteli, dinci oteli” dediler. Bizim çok dürüst bir çalışma anlayışımız var. Hiçbir otelde mescit yokken bizde iki tane var ama aynı zamanda kilisemiz de var. Biz ailelere hizmet vermeyi planladık. Biz herkese hizmet ediyoruz. Burada adam gibi bir işletmemiz olacak. Arlı namuslu bir işletmecilik anlayışımız vardır.

- Otelin fiyat politikasını nasıl belirlediniz?

Bizim için kapalı-açık ayrımı yoktur. Biz herkese hizmet vereceğiz. Bizim en önemli farkımız yerli ve yabancı turiste aynı fiyat politikasını uygulayacağımız. Yabancı turist ne kadara kalıyorsa yerli turist de aynı fiyatı ödeyecek. Yerli turistlere daha pahalı olan tatil anlayışını ben yapmayacağım. Otelimiz yarım pansiyon olarak konaklama sağlıyor. Yapılan yiyecek israfından dolayı her şey dahil sistemine karşıyım.

- Antalya’ya başka yatırımlar düşünüyor musunuz?

Otelcilik çok ciddi bir yatırımdır. İnşaat işi gibi görünse de otel yatırımı çok farklı bin kalem mal bulunuyor. Bayburt’ta da çok yatırımım oldu. 16 derslikli Demirözü Mustafa Köseoğlu Lisesi ve daha sonra bu liseye yurt da yaptırdım. Şimdi de bir yüksekokul yaptırmak istiyorum. Eğer başka bir otel yatırımım olursa o da aynen bunun gibi olur. Bizim bazı arkadaşlarımız 10 aylık ama ben dokuz aylığımdır. Ben dokuz ayda kaldım, yükselmek de istemiyorum, bu halimden memnunum. İnsanları severim, kendimi kafdağında görmem, benim için verilen sözler önemlidir.

- Antalya’daki otel doygunluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Antalya’da otele doygunluk var. Her şey dahil sistemden dolayı çok da ucuz, turistleri doldur boşalt mantığıyla işletiliyor. İnşaat işinde olmasaydık Antalya’da otel yatırımı yapmak çok da akıllıca değil artık. Bizim ayarımız 7 yıldız ama 5 yıldız alacağız. 7 yıldız da alsanız para veren yok, 5 yıldız da alsanız para veren yok. İnşaat sektörüne karşı genel bir doygunluk var. Biz kendimiz bu işte olduğumuz için en kaliteli malzemeyi kullandık.







Mustafa Köseoğlu kimdir?



1989 yılında Köseoğlu Turizm Sağlık ve İnşaat AŞ’yi kuran Mustafa Köseoğlu 1940 yılında Bayburt’un Demirözü ilçesi, Pınarcık köyünde doğdu. Evli ve 6 çocuk babası Köseoğlu, genç yaşında müteahhitliğe başladı. Yassıada’da çeşitli inşaat işleri ve Milli Eğitim için çeşitli okul inşaatları da yaparak müteahhit firma olarak çalıştı. O tarihlerde kısa bir süre Aydın Doğan ile ortaklıkta bulundu, 1970’lerde İstanbul Merter’de sayısız apartman ve site, Florya’da villalar ve Etiler’de lüks konutlar inşa etti. 1980’li yıllarda Arabistan Cidde şehrinde çeşitli inşaatlar yaptı. 1988 yılından itibaren kendi inşa ettiği 4 yıldızlı Fatih Berr Hotel ve Pianoforte otelleri ile turizm işletmeciliğine başladı. Aynı zamanda çeşitli semtlerde lüks konut inşaatçılığına da devam etti. Mustafa Köseoğlu turizm yatırımlarının yanında sağlık sektöründe de faaliyet göstermeyi hedefliyor.

09 Temmuz 2010

MEHMET YEŞİL YEŞİL

Ata sporumuz yağlı güreşin en önemli merkezlerinden olan Antalya, er meydanına birbiri ardına başpehlivanlar sürüyor. Antalya’nın çıkardığı son başpehlivan ise Mehmet Yeşil Yeşil. Antalyalı güreşçiler elbette bu başarıları tek başlarına elde etmiyorlar. Kırkpınar’da büyük bir başarıya imza atan Antalyalı güreşçiler Başpehlivan Mehmet Yeşil Yeşil’in yanı sıra, Kırkpınar 2’ncisi Ali Gürbüz, 3’üncüsü Sermest Bulut, Başaltı birincisi Süleyman Aykırı, Büyük Orta birincisi Fatih Alabacak, Tozkoparan 2’ncisi Yaşar Şan oldu.

Bu yıl yapılan 648’inci Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nde ikinci kez üst üste başpehlivanı olan Mehmet Yeşil Yeşil, üç kez üst üste şampiyon olarak Altın Kemer’in kalıcı sahibi olma hedefine bir adım daha yaklaştı. Yeşil aynı zamanda Kırkpınar’ın en genç başpehlivanlarından biri.

Gelecek yıla hazırlanmaya şimdiden başlayacağını ifade eden Yeşil, “Emeklerimin karşılığını aldım. Final maçının olduğu gün doğumgünümdü, başpehlivanlığım da aynı güne denk geldi, güzel oldu. Er meydanındaki duyguyu anlatmak inanın ki mümkün değil, orada sadece konsantre var, bence kelimelerle bunu cümlelere dökmek mümkün değil. Altın kemere çok yaklaştım, antrenmanlarım neyi gerektiriyorsa o doğrultuda olacak. Yeni sistemlere açığım. Hocalarımız nasıl bir program belirlerse onu uygularım. Şimdiden çalışmaya başlayacağım” diyor.

OKUL ARKADAŞINI YENDİ

Başpehlivanlık unvan güreşinde okul arkadaşı Ali Gürbüz ile güreştiğini belirten Yeşil Pehlivan’ın, “Ali Gürbüz ile Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi Beden Eğitimi Spor Yüksekokulu'nda eğitim görüyoruz. Ben 4, Ali 2. sınıfta. Kırkpınar'ın iki kardeşin güreşmesiyle başladığı biliniyor. Burada iki kardeş kıran kıran güreşerek vefat ettiler. Kardeşler güreşiyorsa okul arkadaşları da güreşir. Güreş, centilmenlik, dostluktur. İyi hazırlanmıştım, kazanacağımı düşünüyordum, kazandım” derken mutluluğu gözlerinden okunuyordu.

Üniversitede okuyan, basketbol ve futbol oynayan, trendleri takip eden, 3G’ye hemen geçecek kadar teknolojiyle ilgilenen ve sinemaya gitmeyi çok seven Yeşil Pehlivan, ailenin üçüncü kuşak güreşçisi… Dedesi meşhur Yeşil Pehlivan’ın nâmını devam ettiren Milli güreşçi şu günlerde hayali olan altın kemere bir adım daha yaklaşmanın mutluluğunu yaşıyor.

Gençliğinin enerjisi yüzüne yansıyan Yeşil Pehlivan hoşsohbeti, beyefendiliği, içtenliği ve samimiyetiyle gönlümüzdeki sevgisini daha da pekiştirdi. Altın Kemer’ini benim de takmama izin verme nezaketiyle renkli görüntüler ve esprilerin ardı ardına geldiği söyleşimizde, Yeşil Pehlivan’la tadına doyulmaz bir sohbetimiz oldu. “Altın Kemer”in ayrı bir büyüsü olduğu tartışmasız bir gerçek ki benim bile oturuşumun değiştiğini fark eden Yeşil Yeşil, “Bakın sizin bile duruşunuz değişti” deyince, kahkahalarla noktaladığımız söyleşimizde sizleri Mehmet Yeşil Yeşil’in başarılarla dolu hikayesiyle başbaşa bırakıyorum.

- Öncelikle biraz sizi tanıyalım...
1986 yılında Antalya Karaöz’de doğdum, ailem hâlâ orada. Belek’te yalnız yaşıyorum. Benden 6 yaş büyük bir ağabeyim var. Babam un imalatı yapıyor, annem ise ev hanımı. Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi, Beden Eğitimi Öğretmenliği son sınıf öğrencisiyim.

- Güreşe neden ve nasıl başladınız?

8 yaşında başladım. 1994 yılında dedemin vefatıyla birlikte ailemizdeki geleneği ben devralmak istedim. Özellikle aile büyüklerinden dedemle ilgili anıları dinlemeyi çok seviyorum. Dedem eski başpehlivanlardan “Yeşil Pehlivan.” 1940 ve 1955 yılları arasında bu yörede güreşirmiş. Ben adım olan Yeşil’i de onun isminden alıyorum zaten. Soyadımız olan Aykın’ı da mahkeme kararıyla değiştirip Yeşil yaptık. Böylece Yeşil Yeşil oldum. Ama özellikle resmi dairelerde soyadınız iki kere yazılmış diyerek birinin üstünü çiziyorlar, çok problem yaşadım bu yüzden… Bana Mehmet dendiğinde çoğu zaman bakmıyorum. Çünkü hem adım hem soyadım Yeşil. Bu işe başlamamın nedeni de dedem gibi başpehlivan olmak ve onun anısını yaşatmaktı. Şu anda Belek Belediye Spor Kulübü’nde güreşiyorum. Buraya Amasya Şekerspor’dan transfer oldum. Belek Belediye Başkanı Yusuf Mecek’in de emeği çoktur bende o yüzden öncelikle kendisine, hocalarıma ve emeği geçen herkese teşekkür etmek istiyorum.

- Kırkpınar’a nasıl hazırlandınız?

Bu hazırlık süreci tüm yılı kapsıyor. Son 2 hafta kala ağır antrenmanları sonlandırıp daha hafif çalışmalar yaptım. Her sabah 07.00’de kalktım. Önce 1 saat koşu, 1 saat de teknik antrenman yaptım. Ardından yarım saat yüzdüm. Akşamları ise haftada 4 gün ağırlık antrenmanı, 3 gün ise diğer güreşçilerle güreştim. Akşamları da saat 23.00’te uyudum. Pazar günüm tatil. Çarşambaları ise sauna-masaj günüm.

- Sizi tanımayanlar için, başpehlivanım dediğinizde “Haydi bir güreşelim” diyen çok mu?

Antalya’da herkes tanıyor zaten beni, gelip tebrik ediyorlar. Ama İstanbul’da durum böyle değil tabii. Antalya için yağlı güreşin ocağıdır diyebiliriz. Çok meraklıdır bu spora herkes. Diğer illerde çocuklar güreşe minderde başlar, ama Antalya’da direkt yağlı güreşe başlarlar. Beni gördüklerinde “Haydi bir güreşelim” diyen çok oluyor. Böyle diyen hiç kimseyle ciddi ciddi güreşmek kısmet olmadı ama beni her gören bir kere mutlaka söyler…

- Seyirci sayısı nasıl güreş müsabakalarında?
Çok fazla, futboldan bile daha çok... Normal güreş müsabakalarının 20 bin, Kırkpınar’ın ise 30 bin seyircisi var. Futbolda bu rakamlar yok. Güreş sporunun çok özel bir seyircisi vardır. Dualarla, ‘Allah Allah’ sesleriyle maçlar yapılır. Ne bir küfür, ne bir kötü sözü asla duyamazsınız. Manevi yönü çok yüksek bir spor dalı olduğu için güreşin seyircisi özeldir. Güreş sporu futboldan daha az yer alıyor medyada, ama seyirci ilgisi futboldan fazladır. Bir spor gazetesinde sadece futbol var, diğer dallar çok küçük yer alıyor.

- Başpehlivan olduğunuzda kimler aradı tebrik için?

Cumhurbaşkanımız taktı zaten altın kemerimi, ziyaretine de gittim. Onun dışında pek çok bakan, devlet adamı aradı. Ama en çok şaşırtan oyuncu Sümer Tilmaç’ın tebrik telefonu oldu. Antalya’da çiftlik evi olduğu için oradan tanıyor beni. Yolda beni tanıyanların tebrikleri hala devam ediyor.

- Altın kemeriniz nerede duruyor, kasada mı saklıyorsunuz?
Çok yoğun şekilde davetlere katıldığım için yanımda taşıyorum şu günlerde, takmamı istiyorlar çünkü. Ama normalde özel bir kasada duruyor, evde değil. Ağırlığı, 1 kilo 450 gram. Benim bir tane daha altın kemerim var. O kemerin hayat boyu sahibiyim. Elmalı Güreşleri’ni üç yıl üst üste aldığım için altın kemerin ömür boyu sahibi oldum. Elmalı Güreşleri’nin tarihi çok eskidir, Kırkpınar’dan 9 yıl öncesine dayanır. Başpehlivanlık için de 2008 yılında güreşmeye başladım. 2009 yılında altın kemeri aldım, bu yıl da ikinci kez aldım ve hedefim Altın Kemer’in ebedi sahibi olmak…

KISPET ÇOK RAHAT

- Kıspet rahat bir şey mi? Çok rahatsız görünüyor da...
Evet, hem de çok. Çünkü çok yumuşak. Yağlı olduğu için giyimi de kolay. Bozulmasın diye kullanmadığımızda yağlayıp kaldırıyoruz. Kıspetin kullanım süresi 2 yıldır. Kıspetin içinde tutacak dikiş yerleri var, oradan tutuyoruz. Zaten ya paçadan ya da kasnaktan tutacaksın, başka yer yok. 9 yaşındayken Burdur'un Dirmil ilçesinde güreşlere katılmıştık. O gün bezden bir kıspet giyiyordum ve bağladığımız ip belimi sıktığı için ikinci turda elenmiştim. O gece bırakmak istedim ama babam saat 02.00'de bir kıspetçi bulup, bana ilk kıspetimi diktirdi. Ne mutlu ki bugün ikinci kez Altın Kemer sahibiyim.

- Güreşin zorluğu nelerdir?

Kırkpınar alanının etrafı kapalıdır. Üstten güneş vurur, alttan bir hava sirkülasyonu da olmaz. Çim 25 cm boyutundadır. O da güreşten ve yağdan yandığı için inanılmaz bir sıcaklık verir. Zaten bir güreşçi her maçından sonra en az 3 kilo zayıflar. Kırkpınar final maçında 5-6 kilo vermişim. Finalde 100 dakikaya yakın güreşmişiz. Kolay değil yani... Yılda ortalama 200 güreş müsabakası düzenleniyor ve ben 50 tanesine katılıyorum.

PEHLİVANIN KULAĞI KIRIK OLUR

- Bir pehlivan başka pehlivanı görünce tanır mı?

Evet, yürüyüşünden bile tanır. Pehlivan, kendinden emin yürür, omuzları geniş, vücudu kaslı olur. Ve tabii kulakları da kırık olur.

- Her iyi pehlivanın kulağı kırık mıdır?

Genelde. Alınan darbeler nedeniyle kulak kırılıyor. Ama minder güreşinde bu daha çok olur. Benim de kulağım kırıktır mesela, ama duymada sorun yok.

- Başpehlivanın bir günlük beslenme mönüsü nasıl?
Kahvaltıda, yumurta, bal, peynir, zeytin ve çok az ekmek. İçecek olarak süt ya da portakal suyu. Üzerine de çay. Ara öğünde, bol bol kuruyemiş ve meyve. Öğlen, 1 porsiyon et ya da balık. Yanına salata ve meyve. İçecek olarak meyve suyu, gazlı içecek asla içmem. İçki ve sigara kullanmıyorum. Balık ürünlerinin hepsini çok severim Akşamları, sulu bir yemek çeşidi, yanına makarna ve salata. Üzerine fıstıklı baklava. Ara öğünde de ballı yoğurt yiyorum. Pehlivanların bir oturuş da on tavuk yediği sadece şehir efsanesidir. Edirne’de bizi ciğerciye götürdüler bana gelen tabak neredeyse 4 porsiyondu. Fotoğraf çekimi falan bittikten sonra tabağı gönderip normal insan porsiyonu istedim. Yani öyle abartıLI porsiyonlar yemiyorum. Daha çok organik beslenmeye çalışıyorum.

- Maçlarda size özel taktikleriniz var mı?

Rakibimin açıklarını çok iyi analiz ederim. Eski maçlarını seyrederim. Eksi ve artılarına bakarım. Ülkemizde zaten 60 başpehlivan var. Hepimiz birbirimizi tanıyoruz. Taktiğimi rakibime göre belirlerim, hücum mu yoksa müdafaa mı yapacağıma karar veririm. Final maçımda normal sürede hücum güreşi yaptım, finalde de daha kontrollü güreştim. Rakibimin hata yapmasını bekledim. Maça çıkmadan önce mutlaka dua ederim. En centilmen spor, güreştir. Çünkü usta-çırak ilişkisi var.

- Eski takım arkadaşınız Recep Kara’yı iki senedir yeniyorsunuz, sahaya çıkınca neler hissediyorsunuz?

Recep Kara geçen sene benim durumumdaydı. İki kez altın kemer almıştı eğer geçen sene birinci olsaydı altın kemerin ebedi sahibi olacaktı. Bu maçlara çok sıkı hazırlanıyoruz. Bir yıl sadece bu maçı düşünüyoruz ve sonuç çok önemli oluyor. Ahmet Taşçı ve Cengiz Elbeye’nin pehlivanlığını kendime örnek alarak büyüdüm. Pehlivan olduğunuzda hayatınıza, giyiminize, hareketlerinize çok dikkat etmeniz gerekiyor. Pehlivanlar örnek olan kişilikler olmalıdır. Dedem zamanında, Kırkpınar’a gidememiş parasızlıktan, onun hayalini ben gerçekleştirdim. O yıllarda güreşmek için yürüyerek giderlermiş er meydanına… Yolda bir at arabası falan denk gelir de alırsa yol bitermiş. Şimdi devir çok değişti, imkanlar var, hocalarımız var. Sorumluluğu çok ağır bir nam taşıyorsunuz.

‘YEŞİL’ BAŞPEHLİVANIN EN SEVDİKLERİ…
Film: Cesur Yürek
Şarkıcı: Beyonce, Sezen Aksu, Teoman
Aktör: Antonio Banderas, Şener Şen
Şehir: Amsterdam
Parfüm: Davidoff

Mehmet Yeşil Yeşil kimdir?

27.06.1986 yılında Antalya’nın Manavgat ilçesinin Karaöz köyünde doğdu. 8 yaşında güreşmeye başlayan Yeşil, Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi Beden Eğitimi Spor Yüksekokulu son sınıf öğrencisi.

1999- Kırkpınar’da ilk madalya
2001- Tozkoparan’da ikincilik
2002- Deste Küçük Boy’da ikincilik
2004- Deste Büyük Boy’da birincilik
2005- Amasya Spor Kulübü’ne transfer oldu ve minder güreşine de başladı.
2006- Avrupa Şampiyonu oldu.
2006- Dünya Şampiyonası’nda üçüncü oldu...
2009- Kırkpınar Başpehlivanı oldu. Minderde, Uluslararası Yaşar Doğu Turnuvası’nda ikinci oldu.

2010-İkinci kez Kırkpınar Başpehlivanı oldu.

FİKRET OTYAM


Birçok tanınmış gazeteci ve yazara, öğrencilik yıllarında sağlam temeller atan, toplumla doğrudan ilişkiler kurmasını sağlayan, empati yapmasında ısrarcı olan, çıkardığı kitaplarını bugün keyifle okuduğunuz “Ustaların Ustası” Fikret Otyam, bu haftaki söyleşimin şeref konuğu benim için…



Fikret Usta’yla röportaj öncesi yaşadığım heyecanımı ve mahcubiyetimi sizlere anlatacak kelimeleri inanın bulamıyorum. Usta bir röportajcı ile söyleşi yapmanın kendi adıma ne kadar zor ve titiz bir çalışma gerektirdiğini söylememe gerek yok.



Sürekli onu izledim oturduğu o koltuktan...


Onu tanıyanların kendisi için söylediği her sözü mahcubiyetle karşılayan, yüzü kızaran, hata bulduğunda ise düzeltmekten çekinmeyen, sözünü esirgemeyen bir sanat ustasıydı karşımda duran...


Yılların yorgunluğu, yüzünün çizgilerinde gizli… Ama gözleri hala 16 yaşında bir delikanlının çevikliği ve kurnazlığıyla bakıyor. Yüreği hala 18 yaş heyecanıyla çarpıyor. Yüzüne yerleşen yıllar, yüreğini ele geçiremediği için ilk günlerdeki hevesle sanata devam ediyor.


Zor bir yaşam… Bir yanda duygu yükünden uzak, kariyerinin getirdiği yükümlülüğü taşıdığını kanıtlamak, bir yandan sevdiğinin güvenilir kucağına sığınıp, herkesten uzak bir yerlerde doğayla iç içe yaşamak... Yılların yorgunluğunu ve yaşadığı bu zorlu dönemin getirdiği bütün sıkıntıları yüzünde ustaca saklayan, maharetli elleriyle hiç durmadan çalışan bu kocaman yürekli insanın, fikirlerinden uzaklaştıkça çok yoksullaşacağız, diye düşündüm elimde olmadan…


Bugün 84 yaşında olan Fikret Otyam, emekli olunca yerleştiği Antalya Gazipaşa’da, devrimciler örgütlü diye herkesin işkenceden geçirildiğini anlatıyor anılarla olan yolculuğumuzda. Yazı yetmediği zaman fotoğraf, fotoğraf yetmediği zaman resim olan hayatında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan kadınları konu alan çalışmaları ilgiyle takip edilen sanatçı, özellikle de ezilmiş insanlar, yüzünde ifadesi olan insanlar, kadın portreleri, yılların yorgunluğunu ve acısını yüzünde okuduğu insanların portreleriyle tanınıyor.


"Gazeteci olarak tüm Türkiye'yi gezip görmüştüm. Ama Antalya benim Türkiye'de gördüğüm son il olmuştu. İşte o anda Tanrı'dan, 'Eğer ben sevgili kulunsam Beydağları'nda yaşamayı nasip et bana' diye diledim. İşte dileklerim gerçekleşti" derken yaşadığı mutluluk yüzünden okunuyor.


Otyam çifti, Geyikbayırı’nda, Keklikbeleni mevkiindeki çok sevdikleri Beydağları'yla iç içe olan yeni evlerinde mutlu. İç mimar Filiz Otyam, inşaat halinde aldıkları evi sekiz ayda yaşanır bir hale getirmiş. Resimlerini yapıp fotoğraflarını çektikleri Beydağları'nın tam içinde yeni yaşamlarına başlayan sanatçılar, Geyikbayırı’nı anlatırken, "Burada hava bedava, su bedava. Nem Antalya'daki gibi rahatsız etmiyor. Beydağları'yla koyun koyuna yaşayacağız geri kalan ömrümüzde" diyerek mutluluklarını dile getirdi.


Resim çalışmalarını Cumhuriyet gazetesinden emekli olduktan sonra yoğun biçimde sürdüren Otyam’ın, resimlerinin konusu 1950'li yıllardan itibaren Anadolu'nun doğası, halkı ve yaşantısını yansıtmaktadır. Akademik bir eğitim görmüş olmasına karşın, akademicilikten uzak, geleneksel çizgileri temel alan bir tarz resimlerine yansımaktadır. İlk resim sergisini 1952’de açan sanatçı günümüze kadar yurt içi ve yurt dışında otuzun üzerinde sergi açmıştır ve resimleri birçok yurt dışı müzelerinde ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır.



Eşi Filiz Otyam ile 1977 yılında evlenmiş. Birlikte 1979'da Antalya'nın Gazipaşa ilçesine yerleşmişler. Amerika'da iç mimarlık eğitimi alan Filiz Otyam sanatını dokumalar yaparak sürdürmektedir. Otyam'ların ortak sergileri yurtdışında Kuveyt, Kopenhag, Münih, Köln, Esslingen, Leverkusen, Bercsichgladbach gibi birçok şehirde açıldı.


Hayata karşı duruşu ve doğa sevgisiyle tanınan Otyam, geçtiğimiz haftalarda “Ben yaştaki sedir, çam ve nice ağaçların acımasızca kıyıma uğratıldığını acıyla izlerken ve bu kıyımı kıyasıya eleştirirken, aynı amaçlı bir ödülün de Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu'na da verilmesi, doğa sevgime ve bu konulardaki yazılarıma ters düşeceği; aldığım takdirde yaşanan orman katliamına ortak sayılacağımdan dolayı ödülü almayacağım” diyerek bilinen ‘Fikret Otyam’ cevabını verdi.


Kendine has üslubuyla doktorlarından bile “canabakan” diye bahseden Fikret Otyam’ın, tedavi gördüğü hastanede, kendisini tanıyıp sırasını veren hastalardan bahsederken gözleri doluyor, sesi titriyor. Benden önce gelen bir hasta beni görünce sırasını verdi ve eşine ‘O Fikret Otyam’ diyerek bize döndü ve ‘buyurun siz geçin’ dedi. Biz kabul etmedik ama bu duyguyu yaşamak tarif edilemez” diyen Usta’nın, mavi gözlerindeki kendine has ışığı görmek için, gözlerine bir kez bakmanız yeterli…


1950'de başladığı gazeteciliği 30. yılında bırakan Fikret Otyam, eski denizlerine, fırçasına ve tuvaline yelken açmak üzere gider Antalya'nın Gazipaşa'sına yerleşir. Nedeni mi?
"Yapamadığı resmi yapabilmek için, yazamadığı kitabı yazabilmek için, içemediği rakıları içebilmek için, giremediği denize girebilmek için, soluyamadığı temiz havaları soluyabilmek için."


Sanatçı kişiliğiyle bizlere örnek olan, topluma ışık yayan, karamsarlığı unutturan, resmi, fotoğrafı sevdiren Anadolu'yla, dostlukla, aşkla, emekle örülü bir hayatın emekçisi değerli sanatçının, saygıyla ellerinden öperim.




-Fotoğraf sanatındaki ilerleyen teknoloji çekilen resimleri de etkiliyor mu?


Kendi fotoğraflarımızı çekerdik, yıkardık. Şimdi dijital makineler var artık… Fotoğrafla ilgisi yok. Kapağı açacaksın, filmi koyacaksın, saracaksın. Açacaksın, çekeceksin, bekleyeceksin. Şimdi çekiyorsun, görüyorsun, bilgisayarda her türlü değişimi yapıyorsun. İşin içine sahtekarlık girmediği sürece işimiz daha kolay.. Dijital makineyle istediğiniz kadar fotoğraf çekebiliyorsunuz. Beğenmediklerinizi siliyorsunuz. Film bitti, baskı gerekli derdi yok. Tek önemli olan sergilerde kullanılan fotoğrafların ham haliyle sergilenmesi. Üzerinde oynanmış fotoğraf sergilenemez.


-Resim sanatına olan ilgi nasıl Türkiye'de?


Geçen gün resim malzemesi satın aldığım dükkanın vitrininde şöyle bir yazı gördüm. 'Hızlandırılmış resim kursları...' Hızlandırılmış tren kazası 30 kişiyi öldürdü, hızlandırılmış kurslar da resim sanatını öldürüyor. Resim yapmanın hızlandırılmış kursla öğrenilerek yapılabilecek bir sanat olduğuna inanmıyorum.


-Neden keçi ve kadınları resmediyorsunuz?


Güneydoğu`daki kadınların gözleri doğadan, doğuştan sürmeli. Doğulu kadının gözleri zaten sürmeli. Bir de sürme çekerler, olur fincan gibi. Biraz da ben abartıyorum. Bu gözler benim imzam gibi oldu. Harranlı, Doğulu kadın... İmzam olmasa da ‘Bu Otyam’ derler. 45 yıldır bu simge oldu. Keçiye gelince... Biz çocukken kuzu beslerdik. Gazipaşa`ya geldiğimizde keçi besledik. Şimdi Geyikbayırı`ndaki evimizin bahçesinde de keçimiz var hatta beyaz keçim bize torun verdi. Aslında satmadığım resimlerimde var. Antalya’yla ilgili birçok resmim var ama benim resimlerim çok büyük olduğu için sergilenmesi zor oluyor. Aksu’daki balıkçıları resmetmiştim geçtiğimiz yıllarda, şimdi orayı dağıtıyorlar. Aksu’daki balıkçılar bile resimlerde kalacak bundan sonrasında…


-Kadın portreleri denilince asla vazgeçemeyeceğiniz nedir?


Ben, bütün yüzlerdeki acıyı ve dehşeti olduğu gibi veririm. Benim resim anlayışım oydu. Pamukta çalışan kadınlar, pancarda çalışan kadınlar, buğday ve arpada çalışan kadınların yüzleri. Yorgun, hepsi acılar içinde. Çökmüş avurtlar, gözlerinin altı mor. Portrelerimde çoğunluk bunlar vardı. Bir Ankara sergimde, iç hastalıkları profesörü bir hanım dostum var, benden hep resim alır. Sergimize geldi. Hep çiçek getirir. Ben de, ‘Yaa hocam, bir şişe rakı getirsene, daha makbule geçer’ diye ona takılırım. Ondan sonra, bütün sergilerimize rakı şişesiyle geldi. Ve her sergiden muhakkak ufak ya da büyük bir portre alır. O gün sergiye geldiğinde almadı. Cumhuriyet Gazetesinde yazıyorum o zamanlar. Bana ‘Sen, bugün kendi gazeteni okudun mu?’ diye sordu. ‘Okudum’ dedim. O günkü Cumhuriyetin manşeti, ‘Bugün 19 Ölü’. Gençler vuruşmuş, 19 genç hayatını kaybetmiş. ‘Yaaa. Ben, bu gençlere onların acılarına yanarken, düşünebiliyor musun 19 genç can gitmiş, bir de para vereceğim, bu acı suratları alacağım, bu acıları duvarıma asacağım. Ne hakkın var buna’ dedi. Onun bu söyledikleri beni çok düşündürdü. Ve ben kadınlarımı güzelleştirdim. Ama o yüzdeki hüznü getirdim, gözlerine koydum. Hala o minval üzerinden devam ediyorum.


– Uzun yıllar oldu gazeteciliği bıraktığınızdan beri, günleriniz nasıl geçiyor?


Antalya Geyikbayırı’nda şehre 7 kilometre ötede bir yer aldık. Orada projeyi, eşim Filiz Otyam’ın da yardımıyla yaşama geçirdik. Filiz iç mimardır. İlk işim, orayı ağaçlandırmak oldu. Yıllardır keçileri gözlemlerim. Çiçekler, ağaçlar filan. Her yıl, on, on beş keçi sürüsü gelir. İlkbahar’da gelir, sonbaharda giderler. Orada otlanırlar. Ben de bahçeyi sulamaya çıkarım. Hani, keçiler zararlı bilinir ya. Çaydan su içerken bir günden bir güne çiçeklerimi yediklerini görmedim. Ben bahçeyi sularken onlar bana bakar, ben onlara bakarım. Bahçemde rengarenk çiçekler, değişik yapraklar var ama keçiler oralı olmaz çayın kenarından geçer giderler. O zaman anladım, bu keçilerin, zavallıların adı çıkmış. Bir gün bir tanesi öyle mahzun bakıyordu ki, dayanamadım resmini yapayım dedim. Bir kaç desen çizdim. Baktım, hakikaten çok grafik bir hayvan. Öyle kocaman keçiler yapıyorum. Bir gün çaydan geçip şehre ineceğim. Yolun ortasında keçi sürüsünün tam ortasında kaldım. Önüm, arkam, sağım, solum keçi. Korna çalıyorum. Oralı değiller. Mecburen orada durup keçi sürüsünün geçmesini bekliyorum. Onları izlerken birden fark ettim. Hayvanın sakalı çenesinde değil, çenesinin altında boğazına doğru. Ben resimlerde sakalı hayvanın çenesine oturtuyorum. Şehre gitmekten vazgeçtim. Gerisin geriye hemen eve döndüm. Bütün resimlerdeki sakalın yerini düzelttim. Keçiye zararlı derler. Siz hiç elinde çakmak orman yakan bir keçi gördünüz mü? Ya da elinde balta ağaç kesen bir keçi? Keçi sevgimi bilenler beni geçen yıl Ege Üniversitesi’nin düzenlediği bir sempozyuma davet ettiler. Orada keçiler üzerine bir konuşma yaptım ve yaptığım keçi resimlerinden oluşan bir sergi de açıldı. Beni baş çoban ilan edip bana küçük bir keçi ile özel dokunmuş bir kepenek hediye ettiler.


- Gazipaşa’ya yerleşmenizin üzerinden 30 yıl geçti. Gazipaşa’daki değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?


Eylül 1980 askeri darbesiyle, Antalya, Gazipaşa`da çok sayıda insan topluca gözaltına alınarak Burdur Cezaevi`nde işkenceye tabi tutuldu. Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği üyesi olduğumuz için, devrimci veya Halk Partili olduğumuz için o dönem en ağır zulümlerle karşılaştık. Emniyet birinci şubede pardösülü, kır saçlı bir siyasi polis, Gazipaşalı çocuklara işkence yapıyor. Onlara `bizi Fikret Otyam bizi örgütledi, bize şunları şunları söyledi` dedirtmeye çalışıyor. Bir öğretmen, ‘Fikret Otyam seni bilmem ne yapsın` diyor, yine cevap yok. İşin komik tarafı Gazipaşalı 20-25 tane gence bunu söyletemeyince Alanyalı genç bir çocuğa, ‘Sen tanıyor musun Fikret Otyam’ı’ diye soruyorlar. ‘Tanırım, ak donla gezen ak saçlı sakallı bir adam’ demiş. Ben o zamanlar Manisa Tarzanı gibi şortla gezerdim, sakalım da vardı. Sen bize yalan söylüyorsun, diye çocuğa nasıl işkence yapmışlar. ‘Ne yalanı doğru söylüyorum efendim’ demesi fayda


etmemiş. Arkadaşlar diyorlardı ki, ‘Hem ağlıyoruz, hem gülüyoruz’. Bu konuyu gündeme getirmek istedim, görüşmeler yaptım. Ben gidip geliyorum; bir keresinde Gazipaşa`ya döndüğümüzde polis bana, `Sizi Antalya Sıkıyönetim Komutanı istiyor` deyince anladım, haber yerine ulaşmıştı bile... Ertesi sabah görüştüğümüz Paşa, işkence şikayetlerimizden rahatsızdı. Bir sürü cinayetler oldu. Böyle başlayan Gazipaşa maceramızda aradan yıllar geçti. Doğayla ve hayvanlarla iç içe bir hayatımız oldu. Evimizde keçilerimiz, ceylanlarımız, köpeğimiz, kedilerimiz ve tavus kuşumuzla hayatımızın en güzel yıllarını Gazipaşa’da geçirdik.


-Antalya’da sizinle ilgili başka sergilerde gezebilecek miyiz?


''Gazetecinin Objektifinden'' sergileri Antalya'ya en çok yakışan kültür sanat etkinliklerinden biridir. İlk kez bir sergide kendi çabalarımız dışında fotoğraflarımız basılarak sergilendi. O kadar kalabalıktı ki ben sergiyi doğru düzgün gezemedim bile… Uzun yıllardan beri kapalı galerileri kullanıyorduk, açık hava sergisi daha ferah daha güzel olmuş. Sokaktan geçen insanların ilgisi o kadar yoğundu ki, çok mutlu olduğumuz bir çalışma oldu. Benim tuvallerim çok büyük olduğu için henüz bu ölçülerde bir galeri Antalya’da yok, Filiz’in eserleri de büyük mekanlara göre oluyor ama şartlar sağlanırsa elbette isterim.



Fikret Otyam Kimdir?



1926’da Aksaray’da doğdu. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Burada ünlü ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun öğrencisi oldu.
Gazeteciliğe 1950 yılında "Son Saat" gazetesinde başladı. Daha sonra Cumhuriyet Gazetesi'nde çalıştı ve köşe yazarlığı yaptı. Özellikle Anadolu ve Güneydoğu Anadolu ile ilgili yazdığı röportajlarla tanındı. Bu röportajlarını çok sayıda kitapta topladı. Otyam halen, Aydınlık Dergisi'nde her hafta yazmaya devam ediyor. Emekli olduktan sonra resme ağırlık verdi. Sanatçı Antalya'da yaşamını sürdürüyor. Akdeniz Gazetecilik Vakfı ve Altın Portakal Kültür Sanat Vakfı'nın kurucu üyelerindendir. Fikret Otyam, ünlü besteci ve orkestra şefi Nedim Vasıf Otyam'ın kardeşidir. Dokuma ve fotoğraf sanatlarıyla ilgili sanatçımız Filiz Otyam ile evlidir.








ANTALYA DÜNYA PLAJ HENTBOL ŞAMPİYONASI




Yaz aylarının vazgeçilmez spor organizasyonlarından biri de hiç şüphesiz plaj hentbolu organizasyonları. Bir sezonun ardından hentbolcular plajlarda boy göstererek yeni sezona kadar hentboldan kopmamak için kıyasıya bir mücadele veriyor.

Bayan Hentbol Milli Takımımız zorlu bir sınavın eşiğinde… Kariyerinde 2002 Avrupa ikinciliği, 2006 Dünya beşinciliğinin yanı sıra, 2004 yılı Dünya Plaj Şampiyonası’nda Dünya İkinciliği gibi büyük başarılar bulunan ve güçlü rakipleri karşısında oldukça zorlu bir sınav verecek olan bayan hentbolcularımız, yoğun bir kamp programıyla Antalya Lara’da yapılacak olan Dünya Plaj Hentbol Şampiyonası’na hazırlanıyor.

Hentbol, her yaş ve cinsiyete hitap edebilen nadir spor dallarından biri. Bununla birlikte hentbol, sporun genel özelliklerden olan kuvvet, dayanıklılık, sürat ve esneklik gibi kazanımlara olan katkısının yanında bağımsız hareket etme, kollektif düşünebilme, irade gücü, cesaret, azim, iyi karakter ve dürüstlük gibi özelliklerin kazanılmasına da büyük katkıda bulunuyor.

Hentbol, tarihi çok eskilere dayanan bir spor dalı. Antik Yunan tarihi, Homeros’un bu oyuna oldukça benzer bir oyunu oynandığını yazıyor. Milattan önce 600 yıllarında geçtiği tahmin edilen bu sporda, atletlerin bir duvara topu vurduktan sonra kapma çalışmaları ve bu süreç içinde yaptıkları mücadeleyi anlatılıyor. Yine Bizanslıların "harpaston" adını verdikleri oyun da neredeyse günümüz hentbolunun temelini oluşturuyor. Ortaçağda Alman ozan Walter ise "top yakalama" adında hentbola oldukça benzer bir oyundan bahseder. Ancak Hentbol, gerçek seklini 19. yüzyılda Danimarka'da almış. Hentbolun kökeni Danimarka'da oynanan 'Handball' denen bir oyundan geliyor. Ülkemizde de ilk olarak 1947'de Türkiye Hentbol Şampiyonası düzenlenmeye başlamış.

Plaj Hentbolu ise ülkemizde 1996 yılından itibaren oynanmaya başlayan ve oldukça ilgi gören bir spor dalı. 2000 yılında ilk kez İtalya’da Avrupa Plaj Hentbol Şampiyonası düzenlendi. Bu şampiyonaya erkek ve bayan milli takımlarımız katıldı.



LARA’DA 5 SAHA HAZIRLANDI

Dünya Plaj Hentbol Şampiyonası için Lara Birlik Plajı’nda tribün kapasitesi 2 bin 200 kişilik bir tane, 500 kişilik iki tane ve 300 kişilik 2 tane olmak üzere toplam 5 saha tüm altyapısıyla birlikte hazırlanıyor. Şampiyona yerli ve yabancı konuklar tarafından ücretsiz olarak izlenebilecek. 4. Erkekler ve Bayanlar Dünya Plaj Hentbol Şampiyonası TRT televizyonu tarafından da naklen yayınlanacak.

Bu ay başlayacak olan şampiyonaya, toplam 18 ülkeden 24 takım katılacak. 22-27 Haziran tarihleri arasında yapılacak şampiyonada mücadeleler, Lara Birlik Plajları'nda gerçekleşecek. Sabah 11.00’den itibaren akşam 22.00’ye kadar devam edecek maçlar ayrı ayrı sonuçlanan iki devre oynanıyor. Her devre 10 dakika sürüyor ve milli sporcularımız Antalyalıların desteğini bekliyor.

Bu haftaki sohbetimizi şampiyona öncesi Club Hotel Sera’da son hazırlık kampını yapan Bayan Milli Hentbol Takımı’nın takım kaptanı Senar Yeşilbayır Dayat ve takımın başantrenörü Birol Ünsal ile gerçekleştirdik.

Yeni evli olan takım kaptanı Senar aynı zamanda takımın en deneyimli oyuncusu… Sporculuğun çok büyük bir fedakarlık gerektirdiğini söyleyen takım kaptanı “Bugünlere büyük özverilerle geldik, şampiyonanın ev sahibi olarak şampiyonluğu almak ilk hedefimiz” diyor.

Bayan Hentbol Milli Takımı’nın antrenörleri Birol Ünsal ve Kadir Ayar, takım kaptanı ve pivot oyuncu Senar Yeşilbayır Dayat, kaleciler Serpil Çapar, Sevilay İmamoğlu ve Necla Ulucan, oyun kurucular Serpil İskenderoğlu, Çiğdem Özcan, Yeliz Özel, Sıdıka Kurban, Güneş Atabay, Didem Hoşgör, Ceren Akgün, Yasemin Şahin, ve Gonca Nahçıvanlı’ya biz de bol şans diliyoruz.



Son hazırlıklar nasıl gidiyor?

Senar Yeşilbayır Dayat: Hazırlıklarımız çok iyi gidiyor. Salondan sonra plaj antrenmanları elbette daha farklı oluyor. Sabah ve akşam antrenmanlara devam ediyoruz. Hedefimiz elbette Dünya Şampiyonluğu ve elimizden gelenin en iyisini yapacağız.

- Salon maçlarına göre plajda oynamak daha mı zor?

Senar Yeşilbayır Dayat: Aslında salonun yapısı daha basıktır. Plajda hem görsel açıdan hem de açık havada olduğu için oynamak daha keyiflidir. Ama zeminin kum olmasının zorluğu salondan daha fazla elbette. Plaj Hentbolu daha fair play’a yönelik, kuralların daha farklı olduğu aynı zamanda eğlenceye de imkan sağlayan bir ortam yaratıyor. Takım olarak plajda oynamaktan çok zevk alıyoruz.

- Kaç yıldır hentbol oynuyorsunuz?

Senar Yeşilbayır Dayat: Hentbola 12 yaşında başladım ve 23 yıldır hentbol oynuyorum. Hala ilk günkü hırsımdan ve mücadelemden en ufak bir eksilme hissetmem. Hentbol’da eğer kondisyonunuz iyiyse üst yaş sınırı yok ama ben artık bırakmayı da düşünüyorum. Yeni evliyim, eşim de Gençlerbirliği’nde yardımcı antrenör olduğu için zaten görüşemiyoruz. Artık çocuk sahibi de olmak istiyorum. Bu yıl benim son yılım olabilir. Bu yaşıma kadar özel hayatıma çok dikkat ettim. İçki ve sigara kullanmam. Uyku saatlerim ve yeme içme alışkanlıklarım bile maç günlerine ve antrenman saatlerine göredir. Sporculuk dışarıdan görüldüğü kadar kolay bir iş değil. Hayatınızdan çok fedakarlıklar gerektiriyor. Tüm hayatımı maçlarıma ve antrenmanlarıma göre ayarladım. Bizim takımımızda 17 yaşında olan oyuncularımız da var. Ben hala oynayabiliyorsam kendime dikkat ettiğim içindir. Yerimi yeni nesil oyunculara bırakırken onlara takım ruhunu ve takım olabilme duygusunu da bırakmak isterim.

- Hem sporcu hem kadın olmak evliliğinizi etkiliyor mu?

Senar Yeşilbayır Dayat: Takımda evli olan üç kişiyiz ve eşlerimiz bizlerin en büyük desteğidir. Bir arkadaşımızda hemen turnuvadan sonra evleniyor. Bizlerdeki hentbol aşkı öyle bir aşk ki öncelikle spor deriz. O da sadece turnuva için Antalya’ya geldi ve “turnuvadan nikaha” gidecek diyebiliriz.

- Plaj Hentbol’unda dünyadaki bilinirliğimiz yüksek mi?

Senar Yeşilbayır Dayat: Plaj hentbolunda tüm ülkeler artık Türkiye’yi biliyor ve bizi güçlü bir rakip olarak görüyorlar. 2002 yılındaki Avrupa ikinciliğimizden sonra çıtamız daha da yükseldi. Türkiye hentbolda hep ilk beşte oldu. Ülkemizin 3 tarafının denizlerle çevrili olması bizim plaj hentbolundaki en büyük avantajımız. Oyuncu açısından alt yapıdan yetişen oyuncu azlığımız olmasa çok daha büyük başarılara imza atmış olabilirdik. Bizim milli takımdaki on oyuncu için kemik kadro diyebiliriz. On senedir beraberiz ve artık kardeş gibi olduk. Maçta birbirimizin bir bakışından ne demek istediğimizi anlar hale geldik ama on senemiz gece gündüz beraber geçti. Ailemizden, eşlerimizden çok takım arkadaşlarımızı görüyoruz. Bizlerin ailesi takım arkadaşlarımız oluyor.

- Maçlardaki izleyici sayısından etkileniyor musunuz?

Senar Yeşilbayır Dayat: İzleyici bizim için o kadar önemli ki izleyicinin olmaması bizi maça başlarken bile olumsuz etkiliyor. İzleyicilerden hem oyuncular hem hakemler etkilenir. Hentbol maçlarında izleyicimiz çok olmuyor ama plaj hentbolunda bu yıl Antalyalıların bizleri yalnız bırakmayacağını umuyoruz. Bizi desteklemeye geldiklerini gördüğümüzde daha büyük bir heyecanla oynuyoruz. Dilerim Antalyalılar Plaj Hentbolu Dünya Şampiyonası’nda Türkiye’yi yalnız bırakmazlar.

- Takımın maçtan önce uğurlu geldiğine inandığı bir alışkanlığı var mı?

Senar Yeşilbayır Dayat: Takım olarak değil ama herkesin kendine göre uğurlu bir eşyası vardır. Kimi hep aynı çorabı giyer, kimi hep aynı çantayı kullanır. Herkes maça çıkmadan önce dua eder ve birbirine şans diler. Eşyaların uğurlu geldiğine ve şansa inanan bir takımız diyebilirim.



- Diğer ülkelere kıyasla fiziki şartlarımız yeterli mi?

Birol Ünsal: Bugüne kadar bir çok ülkeye maça gittik ama Antalya kadar güzelini görmedik. Havaalanına yakın, oteller bölgesinde, plajı bu kadar müsait bir başka yer yok. Toplam 18 ülkeyi ağırlayacağız. Şampiyona boyunca toplamda 112 maç yapılacak. Günde 26 tane maç oynanacak. Büyükşehir Belediyesi, Muratpaşa Belediyesi, Akdeniz Üniversitesi ve AKTOB’a destekleri için teşekkür ederiz. Hentbol sporuna katkıları için Hentbol İl Temsilcisi Nedim Kul’un emekleri de çok önemlidir.

- Şampiyona ile ilgili neler söylersiniz?

Birol Ünsal: Seyirciler canlı müzik eşliğinde eğlenerek maç izleyebilecekler. Antalyalıları Dünya Hentbol Şampiyonası’nda Lara plajlarında görmek isteriz. O kadar iyi bir takımımız var ki şampiyonluğu hep son anda kaçırmışlardı. Bu yıl ev sahibi olarak şampiyonluğu biz almak istiyoruz. Takımın oyuncularının hepsiyle altı senedir beraberiz, bu organizasyonu yapabilmek için de on yıldır omuz omuza mücadele ettik. Bugünler on yıllık bir emeğin sonucu diyebiliriz. Şu an takımın başında ben varım ama kızlarımız on yıldan fazla bir süredir omuz omuza aynı takımda mücadele ettikleri için birbirlerini ve sorumluluklarını biliyorlar. Çoğu zaman benim müdahalem gerekmiyor bile, takımı idare etmek zordur ama bu takımla çalışılınca hiçbir zorluğu yok.

- Hentbolda on yıl öncesinde bugünlere geleceğinizi düşünmüş müydünüz?

Birol Ünsal: Sadece hentbolda değil, sporun her dalında önce başarıyla ilgilidir. Ülkemizde başarı ilgiyi de getiriyor. 1997’de hentbolda takımımız bile yoktu. Ama uluslararası başarılarımız bizi Dünya Şampiyona’sına kadar götürdü. Antalya’da bizi sahiplenen herkese teşekkür ediyoruz. Plaj hentbolu biraz şova yönelik de bir branş diyebiliriz. Spor dilinde aktif dinlenme dediğimiz, sporcuların oynayarak dinlendiği bir ortam diyebilirim.

14 Haziran 2010

ABDULLAH KILDAN


Güneş kenti Antalya’ya güneş enerjili bisiklet taksi

Reklamcı Abdullah Kıldan, KanalTürk macerası ile batan şirketinden kopamadı ve tekrar reklam sektöründe yeni adımlarla ilerlemeye karar verdi. Kentteki bütün ilan panoları ihaleyi alan şirketin işletmesinde olunca, aklına hareket eden reklam panoları geldi. Yürüyen bir reklam tabelası yapmak isterken, güneş enerjili “Bisiklet Taksi” filosunun sahibi oldu. Yirmi tane bisiklet taksi yaptıran Abdullah Kıldan, UKOME ile anlaştı. 10 durakta hizmet verecek olan “Bisiklet Taksi” aynı zamanda üniversite öğrencilerine de gelir sağlayacak.
Yaratıcı reklamcı Kıldan’ın ortaya çıkardığı bisikletin ağırlığı 150 kilogram ve 3 yetişkin insanı rahatlıkla taşıyabiliyor. Her bisikletin maliyeti ise yaklaşık 7 bin lira…
Kıldan, elektrik enerjisiyle yokuşu da çıkabilen bisikletin tarihi Kaleiçi sokaklarında yaz sıcağında turist taşımada da kullanılabileceğine dikkat çekiyor ve taşıtını “bisiklet taksi” olarak adlandırıyor.
GÜNEŞTEN GELEN “YARATICILIK”
Güneş enerjisiyle çalışan bisikletin ''icat'' olmadığını, bu konuda benzer denemelerin çeşitli ülkelerde yapıldığını duyduğunu ifade eden Kıldan, bir süre daha geliştirmeyi planladığı bisikleti için ''faydalı model'' (Türkiye'de ve dünyada yeni olan ve sanayiye uygulanabilen buluşların sahiplerine belirli bir süre bu buluş konusu ürünü üretme ve pazarlama hakkının tanınması) başvurusunda bulunduğunu sözlerine ekledi.
Bu taşıt solar teknolojisiyle çalıştığı için, “Solar Bike” olarak adlandırılıyor. Kısaca açıklamak gerekirse, çevreye duyarlı, güneş enerjisi ile çalışan, son derece konforlu 3 tekerlekli bir bisiklet olan Solar Bike’a isteğe bağlı olarak müzik seti, soğutucu, bar ve internet eklenebiliyor. Güneş enerjisi ile çalışabildiği gibi, elektrik ile şarj edilebilen aküler ile de çalışmakta ve son derece konforlu bir ulaşım sağlıyor.
“Dünya çevreyi kirletmeyen ve enerji tasarruflu araçlar arayışını sürdürürken biz çevreci bisikleti hayata geçirdik” diyen Kıldan, günümüz şartlarında güneş enerjisi ve organik tarım sektörlerinin yatırım yapılacak en iyi sektörler olduğunu belirtti.
Yeryüzünde insanla birlikte yaşayan, en yabanıl ortamlardan bahçelerimize ve evlerimize kadar bütün gezegeni bizimle bölüşen milyonlarca bitki ve hayvan türünü koruma görevi insana düşüyor ama doğayı korumak yalnızca canlı varlıkları koruyup gözetmek demek de değil. Su, toprak ve mineraller gibi bütün doğal kaynakları sakınarak kullanmak da bu görevin ayrılmaz bir parçası; çünkü doğal kaynakların tükenip yok olması ancak böyle önlenebilir. Bu nedenle, üzerinde yaşadığımız bu gezegenin olanaklarından bütün canlıların daha uzun süre yararlanabilmesi için insanda derin bir sorumluluk duygusunun gelişmiş olması da oldukça önemli... Modern uygarlıkla birlikte son yıllardaki gelişmeler, çevre sorunlarının ve doğa felaketlerinin giderek artması, toplumsal ve çevreci projelerin hayata geçirilmesinde etkin rol oynuyor. Ne olursa olsun önce kirlenmeyi durdurmak, sonrasında da doğayı canlı tutmak zorundayız. Reklamcı Abdullah Kıldan, güneş enerjisini kullanmaya şimdiden başlamış, dileriz ilerleyen yıllarda yeni güneş projeleriyle de hayatımız da olur.
Abdullah Kıldan, enteresan fikirleriyle Türkiye'ye birçok yenilik kazandırmış biri. Esprili üslubu ve özenle seçtiği kelimeleriyle sohbete başlayan Kıldan, açık hava reklamcılığının öncülerinden olmasının yanı sıra marka temsili ve medya planlama konularındaki tecrübesiyle de Türkiye'deki birçok firmanın dünyada tanınmasına katkıda bulunmuş. Uzun yıllar KanalTürk medya kuruluşunun yöneticiliğini yapan Kıldan, bütün birikimini iki yıl önce kaybetti. Reklamcılık sektöründeki tecrübesini yaratıcılıkla birleştiren Kıldan’dan hoş sohbeti ve samimi açıklamalarıyla, Bisiklet Taksi’nin üretim hikayesini derledik.

- Bisiklet taksi fikri nasıl ortaya çıktı?
Üç tekerlekli bisikletin arkasına kabin koyup bu kabinin arka ve yan yüzeylerine reklam alabileceğimi düşündüm. Ardından bisikletin güneş enerjisiyle çalışıp çalışmayacağını araştırdım. Gazipaşa’daki usta da kabinin üzerine güneş enerjisi panelleri koydu ve elektrik aksamını yaptı. Bisiklete ayrıca 100'er amperlik 2 akü monte ettik. Aküler 220 voltluk elektrikle şarj edilebildiği gibi, güneş panelleri aracılığıyla elde edilen elektrik enerjisini de depoluyor. Elektrik enerjisiyle yokuşu da çıkabilen bisikleti tarihi Kaleiçi sokaklarında yaz sıcağında turist taşımada da kullanılabileceğiz.
- Bu sistem nasıl çalışıyor?
Bu bisiklet, hem şehir şebekesinden aldığı elektrikle hem de güneş enerjisi ile elde edilen elektrikle çalıştırmak üzere dizayn edilmiştir. Sistem çift motorlu yaklaşık 250 watt gücünde 2 adet elektrikli motorla arkadan tahrikli olarak teker içi motor ünitesiyle çalıştırılmaktadır. Mevcut sisteme entegre toplam 150 watt 65 amper solar jeneratör grubu ile sistemdeki motor üniteleri desteklenmektedir. Gündüz solar jeneratörle solar grubu beslenmekte, geceleri ise solar sistemdeki enerji ile elektrikli bisiklet sisteminin şarj olması sağlanmaktadır. Mevcut yapıda tam kullanımda elektrikli bisiklet sisteminin yaklaşık 3/2’sini solar sistem karşılamakta olup, kullanımla orantılı olarak sürekli bir çalıştırma sağlanabilmektedir. Sistem hibrit olarak dizayn edilmiş olup hem şehir şebekeden şarj edilebilmekte hem de solar sistemden şarj edilebilmektedir. Uzun süreli bir çalışma ortamında ise sistemde yedek solar akü grubu ile bu sağlanabilmektedir.
- Antalya’da toplam kaç tane “bisiklet taksi” olacak?
Şuan 20 tane hazır bisiklet taksimiz mevcut. UKOME’yle yaptığımız görüşmeler sonucunda 10 tane durak yeri belirledik. Bisiklet oldukları için, ayrıca bir ehliyet yada ruhsata da gerek olmadığını öğrendik. Bu yüzden de bisiklet taksileri kullanacak kişilerin üniversitenin, Turizm ve Otelcilik öğrencileri olsun istiyorum. Hem öğrencilere gelir kaynağı olur hem de turistlerle konuşarak yabancı dillerini geliştirirler. Belirlenen duraklarımızın tamamı Kaleiçi ve çevresi olarak belirlendi. Kalekapısı, Dönerciler Çarşısı, Hıdırlık Kulesi, Yivli Minare’nin altı, Deniz Restoran’ın önü ve Saat Kulesi belirlenen duraklar arasında.
- Bisiklet Taksi gibi başka yaratıcı araştırmalarınız da var mı?
Aslında bir başka araştırma konum da aminoasitler üzerine ama o araştırma için de çok ciddi bir sermaye gerekiyor. O araştırmamı bir süredir ertelemiş durumdayım. Belki ilerleyen yıllarda tekrar devam edebilirim. Çünkü bu aminoasitler konusu da oldukça önemli ve güncel bir konu.
- Antalya’da turizmden gelir bekleyen esnafa dahil oldunuz. Bu yılki turizm yoğunluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Turist yoğunluğumuz iyi aslında. Her gün 40- 50 tane tur otobüsü Cumhuriyet Meydanı’na geliyor ama çok kısa süre kaldıkları için turistlerin alışveriş yapmasına imkan sağlanmıyor.
Tur firmaları bu konuda anlaşmalı oldukları büyük alışveriş merkezlerini tercih ettikçe esnafın hali her geçen gün daha da zora giriyor.
- Bu tarz projelerin oluşmasında, maddi imkanlar ne kadar belirleyici oluyor?
Para bu konularda her şeyi etkiliyor. Ben bu projede sermaye desteği alıyorum. Eğer param olsaydı bu projeyi bir ayda hayata geçirebilirdim ama ben bir buçuk yıldır uğraşıyorum. Sermaye olmadan hiçbir projenin hayata geçmesi mümkün değil.
- Açık hava reklamcılığına ne zaman başlamıştınız?
Açık hava reklamcılığında, ‘araç giydirme’ denilen reklam sektörünü ilk başlatan benim. Şimdi, minibüsler, tramvay ve otobüsler sıklıkla kullanıyor. Otobüs arkası reklamlar, 2001- 2002 yıllarında ilk bizim ajansımızla kullanılmaya başlandı. Şimdi bu sektör üç büyük reklam ajansının elinde… Billboard reklamlarında da bilimsel olan bir gerçek vardır ki, eğer reklamınızın başarılı olmasını istiyorsanız, arka arkaya 7 tane bilboard’da da aynı firma olmalı. Ancak bu şekilde o çalışmadan sonuç alınabilir. Günümüzde maalesef bu noktaya hiç dikkat edilmiyor. Buradan yola çıkarak daha farklı ne yapabilirim, diye düşününce yürüyen reklam alanı yapma fikri aklıma geldi. Hem billboard gibi görünsün hem de yürüyen bir alan olsun istedim. Bisiklet Taksi projesinin, asıl kaynağı yürüyen reklam panosu yapma düşüncesine dayanır.
- Medya sektörünü niçin bıraktınız?
Ben kendime hiçbir zaman gazeteciyim demedim, çünkü değilim. Ben sadece KanalTürk’ün bölge yöneticisiydim. İki katlı bir ofiste, yanımda 10 kişiden fazla personel çalışırdı. KanalTürk el değiştirdikten sonra ben de ofisi kapattım ama o süreçte bütün birikimimi de kaybetmiş oldum. 2009 yılında hayata yeniden sıfırdan bir başlangıç yaptım. Haziran ayında www.medyaantalya.com sitesini açtım. Bu haber sitesi biraz da olsa bana meşguliyet yarattı. En azından sıkıntılarımı aşmamda zaman kazandırdı. Bu süreçte “Bisiklet Taksi”lerimiz de hazırlandı. Şimdi önümüzdeki haftalarda bir açılış yaparak bu çevre dostu taşıtı halkımıza ve turistlere tanıtmak istiyoruz. Teknolojiyi doğru kullandığınız takdirde, doğa dostu da olunabileceğinin kanıtıdır.
- Güneş enerjisinin yararının yeterince farkında mıyız?
Yurt dışında olduğu gibi güneş enerjisinden hayatımızın her yerinde faydalanmaya başlayacağımız günler yakındır. Ancak bu projelere devlet desteği de gerekmektedir. Maliyetler 20 bin lira civarında olduğu sürece güneş enerjisinden elektrik üretimine kimse olumlu yaklaşmaz. Yurt dışında solar enerji kullanan ülkelerin politikalarını solar enerji yatırımları yapmadan önce, iyi incelemeliyiz.

Abdullah Kıldan kimdir?

1956 Gündoğmuş doğumlu olan Abdullah Kıldan, 1989 yılına kadar devlet memurluğu yaptı. Özel sektöre geçişinden sonra 2007 yılına kadar KanalTürk TV’nin Akdeniz Temsilciliğini yapan Kıldan, Life Ajans’ı kurarak “araç giydirme” açık hava reklamcılığını başlattı. 2009 yılından beri Bisiklet Taksi projesinin yaratıcısı ve sahibi.

SABAH AKDENİZ’DEN ALINMIŞTIR

BESTELERİN BEYEFENDİLERİ


Milletlerin kültür unsurlarının başında sesli ve sözlü ifade aracı olan musiki ve konuşma gelir. Nasıl milletlerin farklı dilleri varsa, aynı şekilde farklı musiki sistemleri de var. Türk insanının kendi ses dünyasını oluşturan, beyninde ve bilinçaltında asırlardır yerleşmiş ve müesseseleşmiş duyguların, ancak ve ancak, gene kendi ses malzemeleriyle ifadelendirilebilmesinin mümkün olacağı gerçeğini unutmamalıyız. Bu gerçekten haberi olmayanların, çağdaşlık adına sergiledikleri eserler, hezeyandan başka bir şey olmuyor.
Bir millet ancak kültür unsurlarının canlı tutulması ile yaşar ve payidar olur dedik ve bu hafta sözü devlet memurluğundan emekli olan ama notalardan hayatları boyunca kopamamış, üç önemli sanatçıya bıraktık.
26 yıl lise Fransızca öğretmenliği yapan, emekli Udî Mustafa Coşkun, DSİ’den emekli Ziraat Mühendisi Kemani Servet Yeğin ve Çorum Belediyesi’nden emekli Kanun Sanatçısı Gazanfer Eryüksel ile müziğe olan bağlılıkları ve notalarla dolu hayatları üzerine konuştuk. Emeklilik sonrası kurdukları fasıl grubuyla gecelerimize renk katan grubun en büyük özelliği çaldıkları enstrümanları kendi kendilerine öğrenmiş olmaları…
Çocukluğunda müziğe olan yeteneğini konserve tenekelerini çalmaya başlayınca keşfeden, bir süre sonra babasının ilk çömlek darbukasını aldığı günü hala sesi titreyerek anlatan Gazanfer Eryüksel, “İlk enstrümanım bir akordeondu, hem kendim öğrendim, hem de arkadaşlarıma öğretirdim. Ortaokul son sınıfta düğünlerde akordeon çalmaya başlamıştım” diyen Mustafa Coşkun ve babasının mandoliniyle müziğe başlayan Servet Yeğin o günleri özlemle anıyor.
Onlar 1950’li yılların çocukları… İmkânsızlıklar, parasızlık ve kaynak yokluğuna rağmen içlerindeki müzik aşkına dur diyememiş üç büyük sanatkar… Bir yanda geçim derdi, öte yanda müzik aşkı olunca memuriyetlerini bırakamayan sanatçılar, müzisyen olarak geçinmenin hala mümkün olmadığı günümüzde, yıllar içinde hiçbir şeyin değişmemiş olmasının burukluğunu yaşıyorlar.
Üçünün de özgeçmişleri o kadar dolu ki sanata ve sanatçıya verdiğimiz önem bu söyleşimizde tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. TRT repertuarına 9 bestesiyle giren Mustafa Çoşkun, aynı zamanda Cumhuriyetimizin kuruluşunun 80. yılı Türk Sanat Müziği Beste yarışmasında, sözleri Cumali Karataş'a ait '' Tutsam O İpek Elini '' adlı hüseynî-düyek bestesiyle, 210 eser arasında Altın Koza birincilik ödülünü aldı.
Yayınladığı 3 şiir kitabıyla ödüller alan Gazanfer Eryüksel’in ilk şiiri Yansıma Dergisi’nin Günümüz Türk Şiiri özel sayısında yayımlandı. Daha sonra şiir ve yazıları Yeni Adımlar, Varlık, Hürriyet Gösteri, Milliyet Sanat, Kıyı, Dize, Mor Taka gibi dergilerde yayımlandı.
İlk maaşıyla aldığı sazı hala unutamayan Servet Yeğin, hayatında sadece bir tane güfteyi bestelemiş. Kendisi için büyük anlam taşıyan bestesini ve müziğe aşkını anlatırken geçmiş yıllarını hatırlayan sanatçı, “ Müzik öyle bir tutkudur ki gözünüz hiçbir şeyi görmez. Gündüz memuriyet, akşamları müzik çalışmalarımın olduğu yıllarda eşim her gece sitem ederdi. Bir süre sonra ben de dayanamadım ve ‘Hanım, ben senden destek olmanı beklemiyorum, bari köstek olma’ demiştim” diyerek anlatıyor anısını. Anneannesinin kendisinin en büyük destekçisi olduğunu özlemle hatırlayan Servet Yeğin, “Keman çalmaya ilk başladığımda arka odada çalışırdım. Keman çalmaya ilk başlandığında rahatsız eder. Eşim anneanneme beni şikayet ettiğinde hacı olan anneannem ‘Çal oğlum, çal; aşk-ı olmayanın imanı olmaz’ demişti. Musikiye o yıllarda sahip çıkan anneannemin o sözü hiç kulaklarımdan gitmez” diyor.
Ya nasip, belki bir okuyan çıkar da baki kalan kubbede birkaç duyan çıkar umuduyla bestelenen güfteler…
Ben grubun yanından ayrılırken, onlar sahne programlarına başlamıştı. Yavuz Özcan Parkı’nda Çarşamba, Cuma ve Cumartesi fasıl gecelerine hayat veren müzisyen ağabeylerime veda ederken, onlar da beni, “Seni ben, ellerin olsun diye mi sevdim” eseriyle uğurluyorlardı. Özellikle Türk Musikisi adına çok şey merak edenler bu röportajı okumalı... Ömürlerini Türk musikisine adayan sanatçılarımızın alçakgönüllü tavırlarına hayran olacaksınız. Aslında konuşulacak ya da zaten orada konuştuğumuz çok konu var. Ama dedim ya, ben bu haftaki söyleşi de onların hikayesini anlatan kısımları paylaşmak istiyorum sizinle…
KLASİK ESERLER KAYBOLUYOR
- Müziğe olan yeteneğiniz nasıl ortaya çıktı?
Gazanfer Eryüksel: Müziğe çocuk yaşta evdeki konserve kutularını çalarak başladım. Dededen kalma bir ahşap evde yaşıyorduk. Üst katta amcam ve ailesi, alt katta biz oturuyorduk. Yaz akşamları amcam eline udunu, oğlu da darbukasını alır merdivenin basamağına oturup çalmaya başlarlardı. Merdivenlerin trabzanına kafamı dayayıp saatlerce onları dinlerdim. Ardından döner yine konserve kutusu çalmaya başlardım. Bir gün babam eve çömlek bir darbuka getirdi. Annem bu çömlek her tarafı kirletir deyince, babam da onu beyaza boyamıştı. Çömlek olduğu için darbuka kırılıyor, babam yenisini alıyordu. Ortaokul yıllarımdaydım. Bir yılbaşı akşamı saat altı sularında radyoda oyun havaları çalıyordu. O yıllarda yılbaşında radyo programları dinlenirdi. Ben darbuka çalmada kendimi ilerletmiş, artık darbukayı çalarken havaya fırlatıp, tekrar yakalamaya bile başlamıştım. Yine böyle bir anda darbukam elimden kaydı ve paramparça oldu. Bütün gece ağladım. Babam, sana yeni darbuka alamayız dedi. Öyle ki ortaokulu bitirmek için beklemeye kalana kadar da almadı. O yıl bana tekrar darbuka alınca ben müziğe yeniden başladım. Lise yıllarımda İstanbul Pertevniyal Lisesi’nde okuyorum. O yıllarda karma liseler henüz yok. Bizi kızların okuduğu okula müzik grubu olarak götürürlerdi. Lise yıllarımda arkadaşlarım arasında hep dikkat çeken bir öğrenciydim.
-Hocalarından büyük emanet devralmış biri olarak Türk müziğinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Gazanfer Eryüksel: Geleceği ne olacak bilemem ama Türk musikisinin klasik eserleri icra edilmedikleri için gözümüzün önünde kayboluyor. Pek çok büyük bestekârın eserini dinlemek mümkün değil artık. Gençliğimde hanımlar ev işi yaparken radyoda Türk musikisi dinler, eşlik ederlerdi. Bugün bırakın eşlik etmeyi o eser sahiplerinin adı bilinmiyor. Ebu Bekir Ağa'yı, Şevki Bey'i bir tarafa bırakalım, Rakım Hoca'yı duymamıştır pek çoğu. Allah'tan Sadettin Kaynak var. O, kaliteyi düşürmeden her kesime uygun eserler ortaya koymuştur, bu sayede bilinir. Ama tek bir isim musikiyi kurtarmaya yetmez. Geçmişe ait devasa bir hazinenin üzerinde oturuyoruz. Bu hazineyi insanlardan esirger, vermez, küçümserseniz geçmişinize ihanet etmiş olursunuz.
- Müzikle uğraşmaya profesyonel olarak karar verdiğinizde ailenizin tepkisi oldu mu?
Gazanfer Eryüksel : Her ailenin bu konuda gösterdiği tepkiyi ben de yaşadım. Annem o yıllarda elimde darbukayı gördükçe, karşıma oturur, “Allahım, büyük Allahım, Ümmeti Muhammedin evladı, sabah altıda işe gitsin akşam yedi de eve gelsin, ne diyeceğiz? Yarın biz kız istemeye gidince ne diyeceğiz? Benim oğlum tiyatrocu, davulcu çalgıcı mı diyeceğiz?” derdi. O zamanın Türkiye’sinde çok ciddi baskı göstermemişlerdi ama annem de her anne gibi ‘kız istemeye gidince ne diyeceğiz’ sıkıntısını uzun yıllar yaşadı.
TEKNOLOJİ MANEVİYATI KIRDI
- Türk musikisi sanatçılarından biri olarak, sizi en çok üzen konu nedir?
Mustafa Çoşkun: Türkiye’de sanatçıya değer verilmiyor. Çok büyük bir ödül almama rağmen, ne eserime ne bana sahip çıkılmadı. Ben gecekonduda doğdum. 8 kardeştik. Hiç müzik eğitimi almadan kendi kendime ud çalmayı ve notaları öğrendim. Kimse “Bu eserin sahibi kimdir, bu eser neden çalınmıyor” demiyor. Özellikle Telif Yasası’nın çıkmasının ardından kurum yöneticileri kendi bestelerinin söylenmesi için taşralı sanatçıların eserlerini dikkate bile almıyorlar. 30 yıl öncesinde notalar bile tahtaya yazılır, sonra biz defterimize yazardık. Musiki cemiyetlerinde dersin yarısı notaları yazmakla geçerdi. Teknolojiyle birlikte maneviyatta yaşanan kırılma ve azalmalar her şeye yansıdı.
- Günümüzün eserlerinde neden eski şarkılardaki duyguları bulamıyoruz?
Mustafa Çoşkun: Eski duygular elbette artık eskisi gibi yaşanmıyor. Tüketime yönelik eserler yaratılmaya başlandı. Bir bestekar olarak, kendimden örneklersem, geleneksel Türk musikisinin hayranıyımdır ve bestelerimi de bu tarzda yaparım. Son yıllarda özellikle gençlerin geçmişten gittikçe uzaklaştığını gözlemliyorum. Eski özlemler, hasretler artık yaşanmıyor. Belki bizler de artık zamana ayak uydurmalı, günümüze daha uygun eserler yaratmalıyız. Benim özellikle istediğim son projem, Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’a olan aşkını konu alan bir beste yapmak. Bu eserin güftesiyle ilgili çalışmalara başladım. Günümüz gençlerine biraz da olsa kültürümüzü hatırlatır, onlara emanet bırakabilirsek ne mutlu bizlere…
- İlk bestenizin hikayesini hatırlıyor musunuz?
Mustafa Çoşkun: Müzikle yaşamım o kadar birleşmiş ki ilk bestemi eşimin beni eve almadığı gece yaptım. Bir akşam eve dönünce, eşim beni eve almadı, ben de bir arkadaşıma gittim. Onun balkonunda otururken birden yazmaya başladım, “Dökülen gözyaşımda bir günâhın yok senin. Bu sevdada bir suçlu varsa billahi benim. Bırak ben ağlayayım sen gül artık güzelim. Bu sevdada bir suçlu varsa billahi benim” güftesine yaptığım beste, ilk bestemdir. Eşimin eve almamasından ortaya çıkan bu eserde TRT repertuarındadır.
- Grup olarak nasıl bir araya geldiniz?
Servet Yeğin: Antalya’ya geldiğimde musiki cemiyetine gitmeye başladım. Hepimiz orada karşılaştık. Birbirimizle uyum sağlayınca beraber sahneye çıkmaya başladık. Müzik sektöründe geçim şartları belli olduğu için teklif gelirse tek kişi ya da iki kişi de sahne aldığımız oluyor.
UYURKEN ÇALABİLEN UDİ
- Unutamadığınız bir sahne anınız var mı?
Servet Yeğin: Grup olarak sahnede olduğumuz bir gece, bayan bir solistimiz de var kadroda… Saat gece yarısını geçince, Mustafa bir yandan ud çalıyor bir yandan uyuklamaya başlamış. Sahne ışığı loş olduğu için izleyenler çok fark etmiyor ama biz fark edince, solist bayan Mustafa’nın omzuna hafifçe vurunca, Mustafa bir anda uyandı, neredeyse sahneden düşüyordu. Bizi asıl hayrete düşüren, uyurken bile hiç nota kaçırmadan çalmaya devam etmesiydi.
- Siz keman çalmaya nasıl başladınız?
Servet Yeğin : Babam köy enstitüsü mezunuydu. Babamın bir mandolini vardı, zaman zaman çalardı. Bazen benim de çalmama izin verirdi. Liseye kadar o mandolini çalmayı öğrendim. Liseyi yatılı okulda Urfa’da okuyunca, bir arkadaşımdan saz çalmayı öğrenmeye başladım. Sadece tek bir türkü biliyordum ve uzun zaman onu çaldım. “Ah neyleyim gönül senin elinden” türküsü ilk öğrendiğim türküdür. Urfa saz diyarıydı, biz 6 kardeştik. Babama “Bana saz alır mısın” demek tuhaf geldi, kendime bir saz aldım. Yüksek öğrenimim bitene kadar o sazı çaldım. Uzun yıllar sonra Silifke’ye geri döndüğümde, Türk Sanat Müziği’ni daha çok sevdiğim için elden düşme bir keman aldım ve sazdaki altyapımı kullanarak kendi kendime keman çalmayı öğrendim. Nota da bilmiyordum, notaları da o yıllarda piyasada tek olan Keman Çalma Metodu kitabından yine kendi kendime öğrendim.


Mustafa Coşkun kimdir?

1957 'de Adana'da doğdu. İlk, orta ve ilköğretmen okulunu Adana'da okudu. 1979 'da Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümünü bitirdi. Burs kazanıp gittiği Fransa'da, Clérmont -Ferrand Üniversitesi'nde Pedagojik formasyon eğitimi aldı. 1979 'da Mersin'e Fransızca öğretmeni olarak tayin oldu. İlk mûsikî eğitimine 1980 yılında Mersin Türk Sanat Müziği Derneği’nde başladı. ASMEK bünyesinde ney ve kudüm kursu usta öğreticiliği yapmaktadır. TRT repertuvarında 9 eseri bulunmakta.

Gazanfer Eryüksel kimdir?

1952’de İstanbul’da doğdu. Pertevniyal Lisesi ve İstanbul İktisadi İlimler Akademisi İktisat Maliye Bölümünü bitirdi. (1975) Aynı yıllarda İstanbul Belediye Konservatuarı’nda Türk Müziği öğrenimi gördü. Kendi çabasıyla kanun öğrendi. Piyasada müzisyenlik yaptı. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda müzikli oyunlarda çalıştı. Gerek Türk Sanat Müziği gerekse tasavvuf müziği dallarında korolara eşlik etti. Belediye’den emekli olan sanatçı halen Antalya’da müzik, şiir ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.

Servet Yeğin kimdir?

1958 yılında Silifke’de doğdu. Devlet Su İşleri’nden emekli Ziraat Mühendisi olan Yeğin, öğrencilik yıllarında saz çalarak başladığı müzik yaşamında kendi imkanlarıyla keman çalmayı öğrendi. Emekli olduktan sonra Antalya’ya yerleşen Yeğin, 2005 yılından beri Antalya’da yaşıyor.

SABAH AKDENİZ’DEN ALINMIŞTIR

MEHMET AKKANAT


En zor ve zahmetli mesleklerden biri taksicilik şüphesiz… Özellikle de büyük şehirlerde sabahtan gecenin kör saatlerine kadar direksiyon sallayan taksiciler, maceradan maceraya koşuyorlar adeta. Durum böyle olunca da taksicilerin anlatacak hikayeleri hiç bitmiyor.
Sarı bir hayat geçip giden, defalarca yazılıp çizilmiş, öylece bakakalınmış, hep bir şeyler eksik kalmış. Onlar bir şehrin yükünü gece ve gündüz tek başlarına taşıyorlar. Türkiye'deki meslek dalları arasında en fazla fiili saldırı ve gaspa taksicilerin uğraması can güvenliği konusunun önemini bir kez daha vurguluyor. Cebinde 30 lirası olan, çoğu gün bunu bile bulamayan sarı hayatların emekçileri için, bizlere de yolunuz açık, şansınız bol olsun demekten başka bir şey kalmıyor.
Taksicinin sermayesi aracıdır. Otoların çoğu Şahin markadır. En düşük ikinci el Şahin (1998) 5 bin liradır. Antalya’da taksiciler iyi para kazanamıyor. Antalya’da taksiye binme alışkanlığı yok. Taksi kültürü de yok. Ayrıca taksimetre fiyatları da çok yüksek değil, kısa mesafelerde daha uygun. Antalya’mızda taksiler, toplu taşımada kendine düşen paydan faydalanamıyor ya da bir başka deyişle taksiler haksız uygulamalar karşısında eziliyor. Duraklardaki adaletsizlikler, direklerde birden çok zil uygulaması, esnafımıza müşteri yönlendirecek hiç bir projenin olmaması Antalyalı taksicilerin sorunlarını günden güne arttırıyor.
Korsan taksiler, taksi durakları, indi bindi cep duraklar, akaryakıt ve otomotiv sektörü, yedek parça, sigorta şirketleri, bazı huysuz müşteriler taksicileri canlarından bezdirse de şehrimizin kapılarını ilk önce açan kişiler…
Taksi müşterilerinin taksicileri şikayet edecekleri kurum ve kuruluşlar çok ama, taksicilerin müşterilerini şikayet edecekleri hiçbir kurum ve kuruluş yok. Bir mahallede taksi durağı o mahallenin karakolu. Mahalle sakinleri, arabaları çalınmasın diye arabalarını taksi durağının yanına park ederler, mahallede hasta veya yaşlı varsa taksi durağından yardım isterler. Gerekirse yaşlıların alışverişini dahi taksiciler yapar, okuluna veya işine geç kalan çocuklarımızı o mahallede bulunan taksicilerle göndeririz. Mahallede bilinmeyen adresleri bile taksicilere sorarız.
Hani taksiciden al haberi derler ya. Gerçekten de öyle…
Piyasada işlerin nasıl olduğunu, hangi partinin inişte, hangisinin çıkışta olduğunu, liderlerin performansını, halkın gündemini hangi konuların oluşturduğunu en garantili öğrenebileceğiniz meslek grubu taksiciler…
Taksilere her gün her türlü gelir, meslek ve eğitim grubundan insan bindiği için, taksici esnafı toplumun nabzını en iyi tutan meslek gruplarının başında gelir. Üstelik günün her saatinde her türlü semte girip çıktıklarından, toplumun nabzını onlardan daha iyi tutan meslek erbabı yoktur demek abartı olmaz.
Üstelik taksiciler berber ve kuaför esnafı gibi konuşkandır. Siz konuşmak istemeseniz de bir yolunu bulup lafa tutarlar yolcularını. Kimin nerede oturduğundan, kime takıldığına varıncaya kadar oldukça geniş bir portföyü var taksicilerin… Hal böyle olunca taksicilerin hayatını ve sıkıntılarını 27 yıldır aynı durakta çalışan taksi şoförü Mehmet Akkanat’a sorduk. Mehmet ağabey hoş sohbeti ve kurallarıyla hemen farkını hissettiriyor. Taksicilik mesleğine ömrünü vermiş ve hala da çok severek çalışıyor.
“Ben ilkokul mezunuyum ama insanın kendini yetiştirmesi gerekir, ben kendimi geliştirdim” diyerek söze başlayan Mehmet Ağabey’in dilinden dökülenler, hayat üniversitesinin bir başka mezununu tanımamıza vesile oluyor. Taksici ağabeyimin kendine olan güvenine ve bilgisine hayran olmamak mümkün değildi. İki müşteri arası yaptığımız söyleşimizde ne müşterisini kaybetmek ne de beni ihmal etmek istemedi. Benim için de değişik bir tecrübeydi diyebilirim, her müşteri geldiğinde “Siz beni bekler misiniz ben şu müşteriyi de götürüvereyim” deyince, ben de bu istek karşısında uzun saatlerimi taksi durağında geçirmiş oldum.
“Sarı Hayatlar”ın hikayeleri dinlemekle bitmeyeceği gibi, yazmakla da bitmiyor. 27 yıldır direksiyon başında olan Mehmet Ağabey söze hoş bir taksicilik hikayesiyle başlıyor.
Taksiye binen yaşlı kadının, “Karşı caddeyi göstererek, oğlum beni şu taraftan karşıya götürüver” demesinden sonra, Antalya’nın öbür tarafına yolcu götüreceği düşüncesiyle sevinen taksici, yaşlı kadının “hemen şuracıktan dönüver oğlum” demesiyle birlikte bir “U” dönüşü yaparak yolun karşısına geçer. Hemen ardından da kadının, “ben burada inivereyim oğlum” sesi duyulur. Taksicinin, “Pardon teyze, Konyaaltı’na gitmeyecek miydik” sorusu üzerine, “İşte karşıya geçtik ya evladım” cevabını alır. Taksici, teyzenin Konyaaltı’na değil, yoğun trafik yüzünden bir türlü geçemediği caddenin öbür tarafına geçmek istediğini öğrendiğinde ise artık yapacak bir şey yoktur.

- Taksiciliğe ne zaman başladınız?
Ben aslında lastik tamirciliği yapıyordum, 27 yıl önce taksiciliğe başladım. 27 yıldır da Eski Otogar durağında çalışıyorum. Taksicilik yapacaksanız arabanın arızasından da anlamanızda yarar var. Birinin beceremediği bir iş mi var? Teknik bilgi mi lazım? Bazen dışarıdan arkadaşlar da bana danışır. İşi bilmek için mutfağından başlamak gerekiyor. İlkokul mezunuyum ama kendimi geliştirdim.
- Turizm bölgelerinde taksi şoförlüğü yapan birinin dikkat etmesi gereken kurallar var mı?
Müşteriye karşı kılık kıyafetlerimize dikkat etmeliyiz. Müşteri arabamıza bindiğinde bizi bir televizyon gibi izlediğini düşünmeli ve öyle davranmalıyız. Türkiye’nin en gözde turizm cenneti olan Antalya’ya yakışacak şekilde, arabamızla, şahsımızla örnek birer şoför olmak zorundayız. Ben taksime binen müşterime asla nereye gideceksiniz diye sormam, müşterinin söylemesini beklerim.
- Taksicilik mesleği zamanla gelişme gösterdi mi?
Mesleğe başladığım günden beri devlet desteği gördüğümüzü söyleyemem. Bizlere bir çok konuda kolaylık tanınmıyor. Ticari olmayan araçların fenni muayeneleri iki yıl ve üzeri oluyorken biz her yıl yaptırıyoruz. Camlı kamyonet diye bir sistem çıkardılar ama bu araçlar ticari kullanım için güvenli değiller. Bir kaza olsa toplu kayıplar yaşansa hesabını kim verecek? Müşteri taşınan araçlarda yan ve arka kapıların sac ile kapalı olması gerekiyor. Ama bizde böyle bir uygulama yok. Trafikte küçük araç kullanmak trafiği de rahatlatır ama kimse bunu düşünerek karar almıyor. Araç alırken normal vatandaş aldı mı fiyat farklı, ticari araç olarak biz aldık mı yüksek oluyor. İkinci el araçlarda bile 3 yaşından fazla araçları almak zorunda kalıyoruz. Kredi bile alırken 30 bin liralık plakalarımız olmasına rağmen kredi vermiyorlar. Müşteri memnuniyetinde arabanın temizliği kadar kalitesi de önemlidir. Benim bir hafta öncesine kadar Şahin arabam vardı. Müşteri benim gözümün içine bakar ama binmezdi, 10 metre ilerde daha iyi bir araba varsa ona işaret ederdi. Bu devirde müşterinin bineceği arabanın kaliteli ve özellikli olması önemli.
- Arabanıza binen müşterilerle en çok hangi konuda sohbet ediliyor?
Her kim binerse binsin devlet meseleleri mutlaka konuşulur. Geçim sıkıntısı herkeste var. Arabama binen herkes mutlaka “ne olacak bu memleketin hali” sorusunu sorar. Antalya’ya yapılan yatırımlar konuşulur. Antalya çok güzel yatırımlar almasına rağmen yanlış yerlerde yatırımlar aldı. Alt geçitler yapılırken Falez Kavşağı’nda olduğu gibi 3 katlı sistem olması gerekirdi. Özellikle Meydan, Güllük ve Mevlana kavşaklarında çok sık kazalar yaşanıyor. Araç sayısı arttıkça trafik sıkışıklığı olmaya başladı ve yeni yapılan tramvay hattının güzergahı ana yollardaki yoğunluğu arttırdı. Antalya’nın ekonomik bütçesi yok diyorlar ama tramvay hattı bile çift şerit yapıldı. Festival Çarşısı’ndan Kepez’e kadar olan güzergahta tek şerit yapılsa daha iyi olurdu. Yollar çok daraldı hatta kapatıldı. Antalya plansız bir şehir olduğu için özellikle tramvay hatlarının olduğu yerlerde daha çok zorlanıyoruz.
- Taksiciler için olan yasalar sizce yeterli mi?
Devletimizden esnafa biraz daha kulak vermesini rica ediyoruz. Bizler bu ülkenin esnafı olduğumuz için gurur duyuyoruz. Cumhuriyet demek özgürlük demektir. Özgürlük demekse cebimizdeki kimlik kartımızdır. Halk bir bütündür ve halk olduğu zaman Cumhuriyet olur. Müşteri bindiğinde biz kimseyi ayırmayız, bizim için yerlisi de yabancısı da birdir. Müşteri arabaya bindiğinde eğer yüzü düşerse ben kahroluyorum. Müşteri bizlerin ekmek kapısıdır. Başbakanımız taksicilerin çayını içmek için beş yıl önce bir durağa uğradığında, düşük faizle 3 yıllık kredi verileceğinin müjdesini vermişti ama böyle bir imkan yaratılmadı. Bu sözün unutulmamasını istiyoruz. Çok zor şartlarda, gece gündüz demeden çalışıyoruz. Bizler de sorunlarımızla ilgilenilmesini, çözüm bulunmasını istiyoruz. Antalya merkezde 3 bin 750 taksici arkadaşımla beraber ekmek parası peşindeyiz. Yönetmeliklerde değişiklik yapılacağında bizlerin de isteklerinin dinlenmesi lazım. Örneğin SSK ve Bağkur emeklilik yaşımızda düzenleme olabilir. Bizler de diğer mesleklerde olduğu gibi yıpranma payı uygulansın istiyoruz. Bizim meslekte yıpranma hiç olmuyor mu zannediliyor?
- Antalya’da taksi kullanma alışkanlığı sizce neden diğer büyük illerdeki gibi yoğun değil?
Antalya’da yeni bir sistem gelişti. Halk otobüslerinin ve dolmuşların kavgaları bitmediği sürece biz taksicilerin dertleri de bitmez. Otobüs ve dolmuş güzergahlarında bizler müşteri bulamıyoruz. Oysa birkaç kişi birleşip taksiye binse, hem daha ekonomik hem de daha hızlı ulaşım imkanı olur. Dolmuş taksi alışkanlığımız olsa artık taksicilikle geçinemeyen meslektaşlarım için ayakta kalmalarını sağlayacak bir uygulama olur.
- Yerel yönetimlerden istekleriniz var mı?
Yeni seçilen başkanların ve sivil toplum örgütlerinin başkanlarının öncelikle esnafı ziyaret etmesini istiyoruz. Makam sahibi kişileri ziyaret ediyorlar ama bizlere uğramıyorlar. Bizlerin bir isteği sıkıntısı var mı sormuyorlar. Esnaf bu ülkenin can damarlarıdır. Öncelikle esnafınla konuşan onu dinleyen, çözüm üreten başkanlar istiyoruz.
- Taksicilik mesleğinde can güvenliği sorunu Antalya’da da çok yaşanıyor mu?
Antalya’da da İstanbul Ankara gibi şehirlerde olduğu kadar sık yaşanmasa da gasp ve cinayet olayları oluyor. Can güvenliğimiz için şüpheli gördüğümüz şahısları hemen emniyete bildiriyoruz. Bizim gelirimiz çok yüksek olmadığı halde maalesef bizler de gaspa uğruyoruz.
- Yabancı turistleri ilk karşılayanlar da sizlersiniz. Türkiye denilince ilk söyledikleri ne oluyor?
“Father (Baba) Mustafa Kemal” diyorlar. “Mustafa Kemal is the world's number one leader (Mustafa Kemal dünyadaki bir numaralı liderdir)” diyorlar. Atatürk'ün Türkiye'de yaptığını hiçbir tarafta hiçbir kimse yapmadı. Yabancılar da bunu biliyor ve biz söylemeden onlar bize anlatıyorlar.

Mehmet Akkanat kimdir?

1966’da Antalya’da doğdu. 1978’ de lastik tamirciliğine başladı. Daha sonra taksicilik mesleğine geçti. 27 yıldır Eski Otogar durağında taksicilik yapan Akkanat, evli ve iki kızı var.

SABAH AKDENİZ’DEN ALINMIŞTIR

MAHMUT ALPAGOT



‘Bunun da reçeli olur mu’ demeyin

Antalya ve reçel dendiğinde akla ilk gelen patlıcan ve turunç reçeli... Beni tanıyanlar Antalyalı olmadığımı bilir, bilmeyenler için belirtmeliyim ki Ankaralıyım. Haliyle şehrin göbeğinde geçen çocukluğumdan, hafızamda kalan meyveler arasında “turunç” kelimesi hiç geçmedi. Bizler portakal, mandalina ve greyfurdu da sadece manav tezgâhlarında görerek büyüdük. Antalya’ya ilk geldiğimde bahar mevsimiydi. Her köşe başında, sokak aralarında yemyeşil meyve ağaçları, üzerlerinde kocaman portakallar… “Antalyalılar bu portakalları neden yemiyor acaba, başka şehirde olsa ağaçta bir tane meyve kalmazdı” diye aklımdan geçirmiştim ki sonradan bu ağaçların turunç ağaçları üzerlerindekinin de portakal olmadığını öğrendim. Ankara şehir hayatının yaşamımızdan eksilttiği tatların arasına turunç meyvesi de böylelikle eklenmiş oldu. Sanırım bugün bile dışarıdan gelen çoğu kimse benim gibi düşünüyordur.
Dönem itibarıyla kaydı bulunamasa da 1842 yılında kurulan ve 1914 yılında kayıtlara geçen Yenigün Reçelleri’nin üçüncü kuşak temsilcisi Mahmut Alpagot, çeşit çeşit reçelleriyle Antalya’nın “şeker kralı”…
Mahmut Bey’in odasındaki 60’lı yılların Antalya manzarası fotoğrafı yaşanan değişimin en çarpıcı örneğiydi. 60’lı yılların fotoğrafına zaman zaman gözü takılan Mahmut Bey’in, meyve bahçelerinden bahsederken kullandığı “Eskiden sokaklar türül türül portakal çiçeği kokardı” cümlesi, bizi eskilere, mendillerin içinde sakladığımız akide şekerli yıllara götürdü.
96 yıllık reçelci Yenigün, 'Bundan reçel mi olur' önyargısını kamkat, bergamut, patlıcan gibi 43 çeşitle yıktı.
Yaklaşık bir asırdır lokum, pekmez, şeker, reçel üreten ve milyon dolarlık ihracat yapan Yenigün Reçelleri, küresel krizde araştırma ve geliştirme çalışmalarına ağırlık vererek, diabetik reçelden sonra organik reçel üretimine de başlama kararı almış. Yenigün Reçelleri Limited Şirketi Sahibi Mahmut Ruhi Alpagot, 96 yıldır, reçel ve pekmezle şekerleme çeşitleri üretimi yaptıklarını, son yıllarda yaptıkları araştırma ve geliştirme çalışmalarıyla, Türk halkında ‘Bundan da reçel mi olur’ ön yargısını yıktıklarını söyledi. Patlıcan, karpuz, bergamutun da aralarında yer aldığı turunçgillerden reçel üreterek, Türk damak tadına yeni ürünler kattıklarını anlatan Alpagot, “Bergamut reçelleriyle Antalya markası yarattık. Turunçgillerden kamkat, nar, patlıcan, karpuz, ceviz içli patlıcan reçeli, bal kabağı, yeşil ceviz reçeli başta olmak üzere 43 çeşit reçel üretiyoruz. Beş kıtaya yılda 1 milyon dolarlık ihracat yapıyoruz” dedi.
Tamamen otomasyon üzerine kurulu fabrikada bütün ürünler el değmeden hazırlanıyor. Aile mesleği babadan oğula geçtiği gibi isimler de baban oğula geçmiş. Mahmut Bey’in oğlu Necmi Alpagot işin pazarlama ve ihracat kısmıyla ilgileniyor. Lokumdan, şekerlemeye, reçelden, turşuya sayamayacağımız kadar çok çeşit ürün mevcut…
Yıllar önce ürünlerine turşuyu da eklemeleri konusundaki ısrarları “Şekerciden turşucu olur mu?” diyerek esprili bir cevapla yanıtlayan Mahmut Bey’in, turşularını tattıktan sonra gördük ki şekercinin elinden turşucu çok da güzel oluyormuş.
Yenigün Reçelleri’nin başlangıç hikayesini bu hafta bizlere Mahmut Bey’i babası Necmi Alpagot anlattı. Konyaaltı’daki evlerinde bizleri ağırlayan Mürvet ve Necmi Alpagot çiftinden kahvelerimizi yudumlarken, muhteşem Antalya manzarası eşliğinde Yenigün’ün doğuş hikayesini dinledik. Cumhuriyetle yaşıt bir baba Necmi Alpagot. Yıllarını şekerciliğe veren Necmi Bey o günleri şimdilerde özlemle anıyor.
Bu haftaki söyleşimizi gerçek anlamıyla tatlı yiyerek ve tatlı konuşarak geçirdik. Benim en favori reçelim elbette ki ceviz reçeli… Türkiye’nin en az bilinen ama bilenin de vazgeçemediği, henüz olgunlaşmamış yeşil cevizlerin çok emek verilerek işlenmesinden elde edilen ve yüksek oranda enerji deposu olan ceviz reçelini günün her anında tüketebilirsiniz. Yaz mevsiminin habercisi olan karpuz meyvesinin reçeli insanı şaşırtan bir lezzet. Karpuz kabuğunun bir seri işlemden geçirilerek ve çok düşük ısıda kaynatılmasından elde edilen reçel ile yazlık anılarınızı hep taze tutun. Denemediyseniz mutlaka denemenizi önererek, sözü ‘Şeker Kralı’ Alpagot ailesine bırakıyorum.

- Bu kadar yüksek üretim kapasitesi için hammadde ihtiyacını nereden karşılıyorsunuz?
Hammaddelerimizin büyük çoğunluğunu Antalya bölgesinden ve nerdeyse tamamını yurt içi kaynaklardan elde etmekteyiz. Dolayısıyla bölgemiz tarımsal üreticilerine de ciddi ekonomik katkı sağlamaktayız. Üretimimizin yaklaşık yüzde 36’sını ihraç etmekteyiz. Son iki yıldır döviz kurunun düşük olması nedeniyle ihracatımızı yüzde 17’lere kadar düşürdük. Bu yıl ihracatımızı tekrar eski düzeyine getirmek için çalışmalarımızı hızlandırdık. Başta Almanya, Fransa, Hollanda gibi Avrupa ülkeleri olmak üzere, İsrail, Sudan, Malta, Avustralya, Amerika gibi dünyanın çok geniş coğrafyasında ürünlerimizle karşılaşmanız mümkündür.
- Uzun yıllardır bu meslektesiniz, hayatınızın en özel günü hangisiydi diye sorsam…
1986 yılında ailemle birlikte İstanbul’a arabayla yolculuk yapıyorum. Çocuklar kola isteyince bir benzinlikte durdum. Tam elimi rafa götürürken bizim patlıcan reçelinin etiketini gördüm. Şok oldum bir anda, çok şaşırdım ama “Bu reçeli nerden buldunuz” diye de sordum. İstasyon sahibi “Biz Antalya’ya her yıl tatile geliyoruz. Dönüşte de bu firmaya uğrayıp reçel alıyoruz. Burada bu reçeli beğenenler özellikle sipariş edenler var” deyince, ilk defa Antalya dışında kendi ürünümü görmüş oldum. “Ben bu firmanın sahibiyim, inanın çok şaşırdım ve mutlu oldum” derken kartımı uzattım. “Antalya’ya gelirseniz mutlaka ziyaretime de gelin” diyerek ayrıldım. Bu günü hayatım boyunca unutmam mümkün değil. Buna benzer bir de yurtdışı anım var. İlk defa Paris’te ürünümü gördüğümde de çok şaşırmıştım. Raftan ürünü almış dakikalarca incelemişim. O anki gururumu ve heyecanımı anlatamam.
- Şekerlemelere olan ilgi zamanla azalıyor mu ?
O yıllarda helva, akide şekeri, tahin imalatı yapılarak işe başlanmıştı. Bugünkü Mevlana şekeri olarak anılan kaba şeker imalatı da vardı. Tabi ki üretim tekniği o zamanın koşullarına göreydi ve gelenekseldi. Zamanla üretimdeki ürün çeşitleri değişti. Ama akide şekerinden asla vazgeçmedik. 1998 yılından bu yana, 9 bin 500 metrekare kapalı alana sahip, modern teknolojinin ve çağımız üretim tekniklerinin kullanıldığı Antalya Havaalanı karşısındaki fabrikamızda üretime devam etmekteyiz.
- Yabancıların ürünlerinize ilgisi nasıl? En çok hangi ürünü talep ediyorlar?
Yurt dışından en çok narenciye reçeli, harnup pekmezi, hıyar ve acı biber turşusu talep ediliyor. İngilizlerin tatlı biber turşusunu, İsraillilerin ise silor cinsi tohumdan yapılan çubuk (hıyar) turşusunu sevdiğini söyleyebilirim. Amerika'ya her tür narenciye ve meyve reçelinin yanı sıra, çubuk hıyar turşusu gönderiyoruz. Şeker hastaları için özel olarak ürettiğimiz 'diabetik' turunç ve bergamot reçeli de büyük ilgi görüyor.
- Neler üretiliyor?
Reçel olarak; turunç, bergamut, patlıcan, incir, karpuz, vişne, çilek, kayısı, gül, greyfurt, limon çiçeği, hurma, ahududu, böğürtlen, kabak, şatok, portakal, kuşburnu. Marmelat olarak; turunç, bergamut, patlıcan, incir, karpuz, vişne, çilek, kayısı, greyfurt, limon, ceviz, şeftali. Lokum olarak; sade, güllü, muz, limon, portakal, damla, kaymak, kakao, antep fıstıklı, cevizli, fındıfındıklı,fındıklı, yer fıstıklı, meyveli, damla sakızlı, pekmezli cevizli, kakaolu cevizli, pralinli kaymaklı, susamlı beleme, buzlu meyveli, meyve granürlü, cezerye, cevizli sucuk.
Turşu olarak; biberiye, kornişon, karışık, sivri biber. İçecek olarak da elma, vişne, portakal, limon ve tarçın çayları üretiyoruz.
- Yenigün reçelleri üretimine nerede başlandı?
Mürvet Alpagot: Kalekapısı’nda babamın yeri vardı. Üzeri evimizdi, alt katta da üretim yapılıyordu. Çocukluğuma dair en özel anılarım şekerci ustalarımızın sıcak akide şekerinden benim için yaptıkları horozlar, sepetler, hayvan figürlerinden oluşan şekerlemelerdi. Akide şekerinden sepetler yaparlardı benim için ve o sepetlerin görüntüsü hala gözümün önünden gitmez.

SABAH AKDENİZ’DEN ALINMIŞTIR