Antalya da müzecilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antalya da müzecilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2009

MUSTAFA DEMİREL



Antalya Maarif Müdürlüğü”, “Konsoloshane”, “Dahiliye Nezareti”, “Türk Asar-ı Atikası Müdürlüğü”, “Antalya Mutasarrıfı” veya “Masarif Müdiriyyet-i Behiyyesi” gibi kurum isimleri bugün bizlere çok yabancı olsa da, bu kurumlar Antalya Müzesi’nin kurulması için çalışan kurumlardı. Osmanlıdan günümüze gelene kadar birçok tarihi eserimizi kaybettik. Antalya Müzesi’nin kuruluş çalışmaları sürecinde de İtalyanlar tarihi eserleri toplamak yönündeki faaliyetlerine devam etmişlerdi.

Dönemin Antalya Sultanisi Türkçe öğretmeni Süleyman Fikri Erten, bu mücadelenin eylemsel ve düşünsel anlamda öncüsü olmuş ve fahri asar-ı atika memurluğuna atanmıştır. Bu süreç uzun süren yazışmalar ve çabalarla 28 Mart 1919 yılında tamamlanmış ve ilk olarak Kaleiçi’nde bulunan Alâeddin Camii’nde daha sonra da Yivli Minare’de yer alan Antalya Müzesi, 1972 yılında Konyaaltı’nda yer alan bugünkü binasına taşındı.


Antalya Müzesi bugün 30 bin metrekareye yayılan bir alanda, üç antik kültür bölgesinden Likya, Pamphilya ve Pisidia’nın önemli bir bölümüne ait eserleri sergilemektedir.


1984 yılında Elmalı’nın Bayındır Köyü'nde yapılan kaçak kazılar sonucu bulunan ve daha sonra Amerika'ya kaçırılan Elmalı Hazinesi, 1900 adet gümüş sikkeden oluşmaktaydı. Tarihin seyrini değiştiren bu hazine ne yazık ki yurt dışına çıkarıldıktan sonra, yetkililerce fark edildi. Her biri farklı bir şekil ve boyutta kabartma olarak yapılan hazinenin geri getirilebilmesi için uluslararası düzeyde mahkeme ve diplomatik girişimler başladı. Bu hazine o kadar değerliydi ki, 80’li yıllarda Oxford Üniversitesi'nde, bu define ile ilgili bir özel bir sempozyum bile düzenlenmişti.

Elmalı Definesi'nin en büyük özelliği, 14 dekadrahmiyi birden içermesi değildi. Define, sanki o çağda birisi tarafından özenle yapılmış bir para koleksiyonu gibiydi. Orta ve Kuzey Yunanistan'dan Trakya'ya, İyonya'dan Likya'ya ve Ege Adaları'na kadar hemen yer yerden sikke vardı ve tümü MÖ 5. yüzyıla aitti. Definenin diğer bir önemli özelliği ise, sikkelerin büyük bir kısmının ticari amaçla basılmamış olmasıydı. Yüzyılın definesi Elmalı Sikkeleri, o bölgede bulunan bütün şehir devletlerinin paralarını içeriyordu. Söz konusu sikkelere yüzyılın definesi denilmesinin en önemli nedeni de Yunanlılar'ın Persler'i yendikleri için bir anı parası çıkarma kararı almalı ve normal olarak o zamanın para birimi için en fazla 4 drahmi değeri biçilirken; anma nedeniyle 10 drahmililik paranın çıkarılmış olmasıydı .“

Gelelim Yüzyılın Hazinesi’nin trajikomik bulunuş hikâyesine… Elmalı ilçesinden İbrahim eski definecilerdendir. O güne dek herhangi bir define bulamadığı ve parası da kıt olduğu için, Antalya'da yaşayan ve elektronik tamirciliği yapan Bayram’dan kendi özel imalatı olan metal dedektörlerden bir tane satın almıştı. Satın aldığı bu yerli malı dedektör de ilk kullanımda hemen bozulmuştu. 18 Nisan 1984 günü, iki kafadar, hem bozulup tamir edilmiş olan dedektörü deneyip, hem de bu deneme bahanesi ile Bayındır Köyü civarında define ararlarken, köyün eski muhtarıyla tanışırlar. Muhtarın define aramaları için onlara gösterdiği yer, komşusunun tarlasıdır. Daha dedektör yeni çalışmaya başlamışken bir vınlama sesi duyulur. Heyecanla o noktayı kazmaya başladıklarında ise gördükleri manzara inanılmazdır. Karşılarında, kırık bir küpün içinden toprağa yayılmış yüzlerce gümüş sikke durmaktadır. Tek tek defalarca sayarlar, define tam 1900 adettir. Bayram’ın atölyesinde yaptığı yerli malı metal dedektör, daha ilk doğru dürüst çalışmasında, tarih boyunca rastlanan en kıymetli definelerden birisini ortaya çıkartmıştır. Asıl hikâye de bundan sonra başlar.

1984 yılında Antalya’dan kaçırılan Yüzyılın Hazinesi, 1999 yılında Türkiye’ye getirilip Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde muhafaza altına alındı, Elmalı Sikkeleri bulunmasından 25 yıl sonra 26 Ekim’de de Antalya Müzesi’ne nakledildi.

Elmalı Sikkelerinin polisiye filmleri aratmayan hikâyesini ve yurda dönüş sürecini Antalya Müzesi Müdür Vekili Mustafa Demirel’le konuştuk. Antalya Müzesi’nde yapılan çalışmaları ve müzeciliği değerlendiren Mustafa Demirel, bu hazinenin doğru tanıtımının yapılması halinde Antalya turizmini de katkı sağlayacağını belirtti.

Bu hafta Antalya Müzesi Müdür Vekili Mustafa Demirel bizleri tarihimizde unutulmaz bir yolculuğa çıkardı. Geçmişten günümüze ışık tutan tarihi eserlerin masal tadındaki serüvenlerini kendisinden dinledik.

-Elmalı Sikkelerinin talihsiz hikâyesiyle başlayalım mı?

10 Mart 1988 tarihinde Los Angeles'ta antik sikke müzayedecisi "Numismatic Fine Arts" adlı şirketin çıkardığı katalogda Elmalı Sikkelerinden 10 adeti yayınlanmıştı. Katalogda sikkeler "Güney Anadolu'da 1984 yılında bulunmuş" cümlesiyle tanıtılmış ve satışa sunulmuştu. Türk Hükümeti bu açık artırmaya müdahale ederek, sikkelerin satışını durdurdu. Bu sikkelerle birlikte bir geri alma operasyonuna başlandı. Los Angeles'tan 10 sikke, Zurih'ten 6 sikke anlaşma ile 2 sikke de şahsi olarak iade edildi. 4 Ocak 1999'da OKS Partners'dan 1661 sikke dava yolu ile iade edildi. Bayındır Köyü'nde kaçak kazı ile bulunan sikkelerin yaklaşık 1800 adedinin koleksiyoncu William Koch'un da dahil olduğu OKS Partners Şirketince satın alındığı saptanmasına rağmen, Koch’dan sikkelerin iadesi talep edilmiş ancak olumlu bir sonuç alınamaması üzerine 1989 yılında ABD’de dava açılmıştı. Bu dava on yıl sürdü. 29 Nisan 1999 tarihinde de Elmalı Sikkeleri Ankara'ya getirildi ve sergilenmeye başladı.

-Eserlerin Antalya’ya gelmesi kimin fikriydi?

Aradan on yıl geçmesine rağmen Elmalılar ve biz Antalyalılar bu eserlerin Antalya’da sergilenmesi gerektiğini düşündük. Antalya’ya nasıl getiririz diye Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurunca, Bakanımız Ertuğrul Günay Bey’in talimatı ve AK Parti Antalya Milletvekili Sadık Badak’ın girişimleriyle müzemize nakledildi. Önce Antalya Müzesi’nden bir uzmanımızla birlikte Ankara’ya gittim. Eserleri getirirken çok büyük bir heyecan duyduk. Bu süre içinde de çok yoğun bir bürokrasi savaşı vermemize rağmen sonuç hepimiz için gurur verici oldu. Dünya’nın hiçbir yerinde bu nitelikte eserlerin sergilendiği bir başka müze yok.

-Antalya Müzesi’nin fiziki şartları yeterli mi?

Bulunduğumuz alan 30 bin metrekare ve Konyaaltı varyantında muhteşem bir konuma sahip. Bu binayı günlük yaşayan müze haline dönüşmüş, öğrencilerin geldiği, atölyelerin bulunduğu, idari bürolar, depolar, laboratuarlar, kütüphane, kafesi, otoparkı, konferans salonları ve restoranlarıyla modern bir müze olarak görmek elbette ki benim de en büyük hayalimdir. Binayı tekrar yapmak çok masraflı bir proje olur. Ama mevcut durumun da kısa zamanda fiziki iyileştirmeler düşünüyoruz. Daha modern bir müze için tadilatlara başlıyoruz.

-Tarihi eser koleksiyonculuğunda Antalya’da durum nedir?

Antalya Müzesi olarak şuanda aktif 35 koleksiyonerimiz var. İnsanların eski eserlere ilgisi hayli fazla ama kurumsallaşması gereken bir durum olduğuna inanıyorum. Koleksiyonerlik etiğine sahip kişilerin olması gereken hale getirilmelidir. Koleksiyoner olmak için özel bir şart gerekmiyor. TC vatandaşı olmanız ve sabıka kaydınızın olmaması yeterli. Bulduğunuz eseri kayıt ettirmeniz gerekiyor. Bizim gönlümüzden geçen bu topluluğun, etik kurallara uyarak dinamik olarak yapan kişilerden oluşması.

-Vatandaşlar buldukları eserleri size teslim ediyor mu? Toplumsal bilincimiz bu konuda yeterli mi?

Yasal olarak bize teslim etmeleri gerekiyor. İkramiye adı altında da eserin bedelini bulan kişiye ödüyoruz. Getirenler elbette ki oluyor ama koleksiyonerlere ya da kaçakçılara satanlarda oluyor. Bu konuda yeterli bilince sahip olduğumuzu söyleyemem. Ama Türk insanının bir başka özelliği de çevresinde olup biten olayları değerlendirme ve ilgililere bildirme yönündedir. İhbarlar konusunda hiçbir şikâyetimiz yok. Vatandaşlar bir şekilde bize ulaşıyorlar. Mesela sergilediğimiz lahitlerden biri yurdumuzdaki eski eser kaçakçılığının en çarpıcı örneğidir. Kırılarak bazı parçaları yurt dışına kaçırılan lahdin bir parçası 1983 yılında Amerika'dan geri getirilerek yerine monte edilmiştir. O yıllarda aynı lahdin daha küçüğünü bulmamız çalınan parçaların bize ait olduğunun da tesadüfi bir göstergesiydi.

-Çok fazla ihbar alıyor musunuz? En son aldığınız ihbar neydi?

Antalya ve çevresi antik kentlerle çevrili olduğu için ihbarlar alıyoruz. En son yine Elmalı’dan lahit kaçakçılığı ihbarı aldık. Önce bana bir telefon geldi. Elmalı bölgesinde lahit kaçakçılığı yapılacağı yönündeydi ve öncelikle Antalya Mali Şube ve Kaçakçılık bürosuyla görüştüm. Oradan da İlçe Jandarma Komutanlığı’nı aradım ve onlar bir takip süreci başlattılar. Tarif edilen alan üzerinde gözlem yapılmaya başlandı. İlgili kişilerin telefon dinlemeleri falan tespit edildi. Bir Pazar günü bize bir telefon geldi. Müzeden bir uzman arkadaşımı gönderdim ve lahitlerin kaçırılacağı söylenen alanda sürülmüş bir tarla yüzeyinde kepçeyle yüzeyle yüzeysel bir sondaj yapıldı ve birinci lahite ulaşıldı. Tarlayı kamufle etmek için sürmüşler ama biraz daha uğraşınca ikinci lahite de ulaştık. Bunun ardından o bölgede hemen kurtarma kazısına başladık. Lahitlerin birinin kaçakçılar tarafından açılmış olduğu diğerininse kapalı olduğu görüldü. Bunlar Roma dönemine ait lahitler olduğu için Bizanslılar tarafından da kullanılmışlar. İçlerinde yoğun miktarda kafatası bulduk. Birkaç tanede obje ele geçirildi. Lahitleri Elmalı Müzesine naklediyoruz. Aslında müzecilik çok değişik bir meslektir. Akşamdan sabaha çok farklı hikâyelerle karşılaşabilirsiniz.

-Müze kültürümüzün olmaması müzelerin devlet dairesi olarak algılanmasından mı kaynaklanıyor?

Müzecilik benim için vazgeçilmez bir meslek. 15 yıldır bu meslekteyim. Müzelere ilginin az olması kültürümüzle ilgili. İlginin az olması algılayışla ilgili… Sadece okul döneminde gidilmesi gereken binalar olarak algılıyoruz. Halbuki müzeler bizlerin geçmişini yansıtıyor. Binlerce yıllık tarihe canlı tanıklık etmiş oluyorsunuz. Bizler müzenin bir kere görülecek bir yer olduğunu düşünüyoruz. Müze kavramını hayatımızın içine almalıyız. Mesela ben Katar’a gittiğimde çok etkilenmiştim. Muhteşem bir müze binası yapmışlar. Katar’da hava sıcaklığı oldukça yüksektir. Sadece Cuma günleri dükkanlar saat 11.00 ile 16.00 arasında kapalı oluyor. Cuma günleri saat 20.00’ye kadar dükkanlar açık oluyor. Katarlı kadınlar çocuklarıyla birlikte Cuma günleri müzeye akın akın geliyorlar. Otoparktan müze binasına gitmek için golf arabalarına binmeniz gerekiyor. O binaya gerçekten hayran kalmıştım hatta aydınlatma ve çevre düzenlemesiyle ilgili birkaç fikri Antalya’da uygulamayı planlıyorum.

-Müzelere gelen ziyaretçileri arttırmak için çıkarılan “Müze Kart” uygulamasında durum nedir?

Biz 13 ören yerimizde müze kart konusunda oldukça başarılıyız. 2009 yılında Ekim ayına kadar toplam satışta Türkiye sıralamasında olduğumuzu düşünüyorum. Hem müzelere gelen kişilerin sayısını arttırdı. Hem de yoğun olarak kart satılıyor. Yıllık abonelik 20 TL ve bütün ören yerlerine bir yıl boyunca gidebiliyorsunuz. Öğrenciler için bu fiyat 10 TL. Müze kart gerçekten hedefine ulaştı ve beklediğimizden de iyi sonuçlar almaya başladık.

- Bir yıldır devam eden Doğu Garajı kazılarında son durum nedir?

Bu çalışmaya başladığımızda biz de bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemiştik.Arkeolog Aynur Tosun ve Hülya Yalçınsoy’un yürüttüğü Doğu Garajı kazılarında şu ana kadar 763 mezara ulaşıldı. Bu rakam Antalya’nın bilinen tarihini 100 yıl geriye çekti. Alanda, 5 metre 70 santimetre boyuyla en büyük mezar olarak bir toplu mezara ulaşıldı. Yaklaşık 100 insana ait iskelet tespit ettik. Bu mezarın o dönemde yaşanan veba hastalığı dolayısıyla oluştuğunu ve bu kadar insanın bir mezarda toplu olarak gömüldüğünü düşünüyoruz.

-Müzede en çok ilgi gören bölümler hangileri?

Bu aralar Elmalı Sikkeleri çok yoğun ilgi görüyor ama dönemsel olarak da değişiyor. Müze Kurtarma Kazıları Salonunda mitolojik tanrılardan Zeus, Aphrodite, Tykhe, Athena, Apollon, Artemis, Nemesia, Hermes, Hygieia, Dioskurların heykelleri sergilenmekte. Onları Mısır kökenli Serapis, İsis ve Harpokrates tamamlamaktadır. Yine bunların yanında Elmalı Bayındır Köyü tümülüslerinden çıkarılan ve XX.yüzyılın en önemli buluntularından sayılan, MÖ.VIII. ve XVII.yüzyıla tarihlendirilen altın, gümüş, bronz ve fildişi eserler müzenin başlıca koleksiyonlarıdır.

Mustafa Demirel Kimdir?

1966 yılında Artvin’in Yusufeli ilçesinde doğdu. İlköğretimi Çeltikdüzü köyü İlköğretim okulunda tamamladıktan sonra 1976 yılında Ankara Etlik Ortaokulu, Etlik Lisesi ve 1983-1987 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümünden mezun oldu. 1990-1994 yılları arası Bağ-kur Genel Müdürlüğü, Antalya İl Müdürlüğünde görev yaptıktan sonra Kasım 1994 tarihinden bu yana Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne bağlı Antalya Müze Müdürlüğünde görev yapmaktadır. Mart 2008 – Eylül 2009 tarihleri arası Müze Müdür Yardımcısı olan Demirel, bu tarihten itibaren de Müze Müdürlüğüne vekalet etmeye başlamıştır.

18 Mayıs 2009

KAYHAN DÖRTLÜK


Antalya bir zamanlar Anadolu’da yaşayan ve Anadolu kültürüne biçim veren ilk kavimlerin bölgesiydi. Şehrin merkezinde neredeyse her köşede tarihi bir eser karşımıza çıkıyor. Antalya civarındaki bölge hayranlık uyandırıcı tarihi kalıntıların Türkiye’deki en önemli kaynağı ve Suna- İnan Kıraç Anadolu Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü (AKMED) Türkiye’nin ilk araştırma enstitüsü olarak 12 yıl önce açıldı.
Binlerce kitap yazıldı medeniyetler boyunca… Binlerce tarihi eser geçmişimizle beraber kaybolup gitti. Bütün bunların yanında tarihi mirasımıza sahip çıkmayı öğrenebildik mi?
AKMED Enstitüsü Müdürü Kayhan Dörtlük, hayatını müzeciliğe ve arkeolojiye adamış bir araştırmacı… Dörtlük, tozlu rafların arasında görmeye alışık olduğumuz tarihi eser sergileme çalışmalarını değiştirmiş ve Türkiye’de ilk defa kullanılan sergileme teknikleri ile bizi zamanda keyifli bir yolculuğa çıkardı.
Birçoğumuzun müze denilince aklında kalan tek anı, belki de çocukluğuna ait… Okul gezilerinde tek sıra halinde müzeye giriş ve hiçbir şeye dokunmayın uyarıları altında hızlıca gezilip çıkılan bir yer çoğumuz için…
Antalya Kaleiçi’nin gururu Suna-İnan Kıraç Müzesi ise alışılanın aksine farklı dizaynı, pırıl pırıl rafları ve muhteşem aydınlatmasıyla adeta tarihi bir ziyafet sunuyor.
Geçtiğimiz günlerde Almanya Nürnberg’de “Gezginlerin gözüyle Antalya” sergisini açan Kayhan Dörtlük, 17. yüzyılda Antalya’dan geçmiş olan bir Nürnbergli gezginin anılarına da yer verdiği sergisinde Antalya’yı dönemin gezginlerinin gözüyle anlattı. Nürnberg’de övgüyle karşılanan serginin hazırlık aşamasında, Antalya’da hiç bilinmeyen bazı eski gravür, resim ve fotoğraflara da ulaşıldı.
“Araştırmacı yönüm sayesinde çok farklı şeylere ulaşıyorum” diyen Kayhan Dörtlük, bugünlerde Antalya’da her yıl düzenlenen ve rekor katılımcı sayısına ulaşılan etkinliklerin hazırlığını yapıyor.
Müzelerin işletmelerinin en kısa zamanda özelleştirilmesi gerektiğini söyleyen Dörtlük, klasik müzecilik anlayışı yüzünden Antalya’ya gelen yabancıların müzelere gitmediğini ve tarihi mirasımıza yeterince sahip çıkamadığımızın da altını çizdi.
Antalya’nın en önemli isimlerinden biri olan Kayhan Dörtlük’le Antalya’daki çalışmalarından, tarihi değerlerimizden ve Antalya’daki müzeciliği konuştuğumuz keyifli sohbetimizden sonra aklımda iki soru kaldı.
Tarih nerede saklı bilinmez. Satırlar arasında mı? Yoksa bizlerin bile göremediği küçük bir ayrıntıda mı?

—Antalya Müzesinin eski müdürüsünüz. Emekliliğinizin üzerinden 12 yıl geçti. Bu sürede neler değişti?
Antalya Müzesinde 17 yıl çalıştıktan sonra emekli oldum. Ne yazık ki Etnografya bölümü bıraktığım gibi duruyor. Bu müzenin içine Etnografya bölümü yakışmıyor. Ben ve meslektaşlarımın ortak fikri, Antalya’ya acil bir Etnografya Müzesi açılması gerektiğidir. Yeni bir bina olmalı ama Antalya’nın en büyük şansızlığı böyle bir müzeyi içine alabilecek tarihi bir bina yok Antalya’da… Osmanlı dönemine ilişkin anıtsal yapılardan hiç biri günümüze gelememiş. Yıllar önce Yivli Minare Camii Antalya Müzesiydi ve çok hoş bir müzeydi. Yeni yerine aceleyle taşındıktan sonra Etnografya bölümü çok sönük kaldı. Arkeoloji bölümü çok başarılı olmasına rağmen Antalya çok daha iyi bir müze yerini ve işletme mantığını hak ediyor. Bu yüzden de özellikle belirtmeliyim ki müzelerin işletmeleri özelleştirilmeli…
—Antalya tarihi yapısını koruyabiliyor mu sizce?
Antalya arkeolojinin cenneti… İlk kazılar 1946 yılında Perge ve Side’de başladı. Bu yörenin halkı arkeolojik kazılara oldukça aşinadır. Kazı çalışması yapılmayan köy ya da ilçe yok denecek kadar az… Neredeyse kazılarda çalışan işçilerde meslek babadan oğla geçiyor. Antalya bunlarla ne kazandığının farkında ama yeri gelince tepki çok fazla çıkmıyor. Aspendos Antik Tiyatrosunun haberlerini basından takip ediyorum, Perge konusunda, Termessos konusunda ya da eski eser kaçakçılılığı konusunda yeterince tepki vermediğimizi düşünüyorum. Yıl 2008. Hala Termessos’da bir lahiti parçalanmış görebiliyorsunuz. Bunlar olacak iş değil… Devletin olanakları belli ama burada da insan faktörü ve kişisel özveri işin içine giriyor.
—Müzelere ilginin arttırılması için neler yapılmalıdır?
İlginin az olması algılayışla ilgili… Bizler müzenin bir kere görülecek bir yer olduğunu düşünüyoruz. Müze kavramını hayatımızın içine almalıyız. Genelde konuşmalar “Ben gördüm” ile başlar. Kafadaki müze olgusu, müze bir kere görülür diye ve çocukluğunda bir kez müzeyi gezmişse bir daha gitmek istenmiyor. Hâlbuki batıda böyle değil… Batıda müzeler bir ihtiyaç gibidir. Bir dinlenme yeridir. Bir hafta sonu aileler çocuklarını müzeye götürdüklerinde çocuklar tekrar gitmeyi kendileri istemeye başlıyor. Batıdaki müzelerde kafeteryalar, alışveriş stantları çok daha gelişmiş durumda… Batıda müzeye gitmek sinema gibi, tiyatro gibi doğal bir ihtiyaç haline gelmiş.
—Bu yanlış algılayışın bir sebebi de müzelerin çalışma sistemi olabilir
mi?
Elbette çok önemli bir etken… Bizde müzeler biraz resmidir. Bizim müzelerimiz gridir. Türk bürokrasisi müzedeki birçok şeye engeldir. Kafeterya açamazsınız, müzelerde alışveriş yetersiz, hala otopark sorunları yaşanıyor. Antalya müzesinin 16 yıl müdürlüğünü de yaptım bundan önce… Maddi imkânsızlıktan dolayı temizlik malzemelerinde bile tasarrufa gidilir durumda şu anda… Yönetimde ciddi sıkıntılar var. Özelleştirme kesinlikle müze işletmelerinde yapılmalı… Otoparkından, tuvaletine, kafeteryasından, dinlenme yerlerine kadar profesyonel işletmelere verilmeli. Devlet sadece çalışan akademik personelden ve oradaki eserlerden sorumlu olmalı…
—Peki, şu durumda ziyaretçi sayısı nasıl?
Yılda bu şehre 8- 10 milyon yabancı geliyor. Ama müze ziyaretçisi yılda 100 bin kişiyi geçmiyor. Bu biraz garip değil mi? En azından bu turistlerin 2 milyonu müzelere niçin yönlenmiyor? Asıl bunu araştırmak ve bu konuda çalışmalar yapmak gerekir.
—Akdeniz bölgesindeki müzelerin sizce genel durumu yeterli mi?
Size iki farklı örnek vereyim. Burdur müzesi çok başarılı ve güzel bir müze… Ben Burdur müzesini inanın hayranlıkla gezdim. Başka bir gün ismini vermeyeceğim bir müzeye gittim. Sabah saat 11.00. Müzenin kapısında kocaman bir asma kilit… Müze açık mı diye sorduğumda, açarız hemen ziyaretçi olmadığı için kapalı cevabını aldım. Kendimi de tanıtmadım özellikle ki sistemi objektif değerlendirebileyim. Müzeyi açtılar ama küf kokusu ve rutubet kokusu o kadar keskin ki müzeyi gezecek insanı rahatsız edecek kadar kötü bir durum… Ne kadar acı değil mi? Ziyaretçisi olmadığı için pislikten ve rutubetten mahvolmuş. Bu iki müzede devlete ait… Burdur müzesi bu kadar başarılı ve temizken diğerinin bu durumda olması insan faktörünü devreye sokuyor. Yaptığınız işi en iyi şekilde yaparsanız en azından istikrarı sağlamış oluyorsunuz.
—Gezginlerin gözüyle Antalya sergisi Nürnberg’de nasıl tepkiler aldı?
Nürnberg’de bugüne kadar açılan ve Antalya’dan gelen en profesyonel en bilimsel sergi olduğunu söylediler. Nürnberg Belediye Başkanı sergide Nürnbergli gezgin Johann Wilt’in kitabına da yer verdiğimizi görünce bu hem onlar için çok hoş bir sürpriz oldu hem de başkanın “ Biz Nürnberg ve Antalya’nın kardeş şehir olmasının onuncu yılını kutladık. Oysa bizler 1640’ten beri kardeş şehirmişiz” sözleri ayakta alkışlandı ve bizlerin en büyük gururu oldu. Nürnberglilerin Antalya’yı deniz, güneş ve antik kentleriyle biliyorduk ama bu boyutuyla hiç bilmiyorduk demelerini sağladık. Doğru ve kaliteli işler mutlaka güzel sonuçlar doğuruyor.
—Gezginlerin gözünden Antalya’yı anlatma fikri nasıl ortaya çıktı?
Öyle bir sergi götürmeliydik ki hem Akdeniz Medeniyetlerine yakışmalı hem de farklı olmalıydı. Benim yıllardır merak sardığım bir konu gezginlerin gözüyle Antalya’nın anlatılmasıydı. Enstitümüzde bu konuyla ilgili çok sayıda belge ve kitabımızda vardı. Bir yıllık özverili bir çalışmayla ve gezginlerin çoğu batılı olduğu için batılı düşünceyle Antalya’yı anlatma fikri düşündüğümüzden de başarılı oldu. M.Ö. 1. yüzyıldan 1908 yılına kadar olan gezginlerin arasından 28 tanesini seçtim ve bu gezginlerin görselleri ne olacaktı. En önemli soru buydu. Her gezginin kitabında görsellere ulaşmak mümkün olmadığı için yurt dışından da çok ciddi paralarla Antalya resimleri ve gravürleri satın aldık. Sonunda çok kusursuz bir arşiv ve hiç bilinmeyen Antalya ile ilgili birçok yeni belgeye ulaştık.
—Kaleiçi müzesi sizce yeterli ilgiyi görüyor mu?
Kaleiçi müzesi de gerekli ilgiyi görmüyor. Bunu yıllardır söylerim. Kaleiçi müzesi Kaleiçi’nde bir vaha… Ama ben müzenin vahalarının keşfedilmediği görüşündeyim. Özellikle bizim insanımız tarafından gezilmesi gereken bir yer ama ilgi çok az. Bedava denecek kadar ucuz, çok sembolik bir parayla gezilebiliyor ama ilgi maalesef ilköğretim okullarıyla sınırlı… Bizler Antalya ya da tatil denilince deniz, kum, güneş ve yeme içmeye odaklanıyoruz. Kentin tarihi mirası ve etnik kültürünü merak etmiyor olmamız bu mirasa sahip çıkmamamızı da beraberinde getiriyor. Yıllar önce içim acıyarak yazdığım bir makalede aynen şunu söyledim. “Melteme kurban giden surlar, yok edilişin trajik öyküsü...” Yıllar önce şehir meltem rüzgârı almıyor diye Antalya’nın surlarını yıktılar. Böyle bir şey dünyanın hiçbir yerinde görülecek bir olay değil… Aspendos Antik Tiyatrosunda yapılan gösteriler ve yoğun ziyaretçi sayısı tiyatrodaki aşınmaları arttırdı. Hala da bir çalışma yapılmıyor. Tarih yıkıldıktan sonra geri getiremezsiniz. Kaybolup giden değerler bizim öz kültürümüzü kaybetmememize zemin hazırlıyor. Yeni bulunan eserleri başımıza bela olarak gören bir zihniyetin değişmesi lazım. Yeni bir eser bulunduğunda “Eyvah yeni bir eser çıktı” diye de üzülüyoruz.
—AKMED’in kuruluş amacı nedir?
Akdeniz Medeniyetleri Türkiye’nin en zengin bölgesi… Ama bu konuda yeterli bilimsel çalışmalar yapılamıyordu. Türkiye’de açılan ilk araştırma enstitüsü AKMED’dir. Bölgedeki çoğu arkeolojik kazılara ve yüzey araştırmalarına maddi destek oluyoruz. Bunu birçok kişi bilmez. Genç araştırmacılara yüksek lisans ve doktora bursları veriyoruz. Eğer devletin gücü yetmiyorsa ülkedeki aristokratların kültüre ve tarihe sahip çıkması doğru olandır. Türkiye’de en az bütçe desteği verilen alan kültür ve tarih alanı… Ödenek sıkıntısı yapılması gereken birçok projeyi engelliyor. Sadece Akdeniz Üniversitesi’ndeki 6 arkeoloji öğrencisine burs veriyoruz. Bu çalışmalar Kıraç ailesinin ve Koç Vakfının Akdeniz Medeniyetlerine verdiği önemi gösteriyor. Enstitü bizim bilimsel tarafımız Kaleiçi müzesi ise görsel yanımız… Arkeolojinin ve tarihin karı olmaz, kazancı olmaz. Bunun tek getirisi insandır. İnsanlığa yapılan karşılıksız bir yatırımdır. İnanıyorum ki yeni nesiller bu konuda daha duyarlı olacaklar ve bizlerin yürüttüğü bu işleri layıkıyla devralacaklardır.
-AKMED bünyesinde her yıl düzenlenen etkinliklere ilgi her geçen yıl artıyor. Bu başarının sırrı nedir?
Konferanslara katılımın oldukça yüksek olması insanı sevindiren ayrı bir konu… Toplum olarak genelde konuları kültür, tarih ve sanat olan etkinliklere fazla ilgi göstermediğimiz için bu toplantılara küçük bir oda da başladık. 15- 20 kişi gelmiyordu bile… Ama yıllar içinde ayakta izleyenler olmaya başladı. Bir toplantıda İnan Kıraç’a durumu gösterdim. “Bakın insanlar ayakta izliyorlar “dediğimde İnan Kıraç’ın gözünden yaş aktı. Bunun üzerine 150 kişilik bir konferans salonu yaptırdık ve neredeyse her konferansta 300 kişi geliyor. Konferansa konuşmacı olarak katılan misafirlerimiz oldukça şaşkın… Biz bu konuları yurt dışında bile bu kadar çok kişiye anlatmıyoruz derken bize yaşattığı gurur doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Kaliteli ve düzgün işler yaparsanız ilgi görmemesi için bir neden kalmıyor. Bu yılda 22 Kasım’da başlayacak ve 2 Mayıs’a kadar sürecek olan bu etkinlik programımıza tüm Antalyalı tarih severleri bekliyoruz.
—Müzeciliğin duayenlerindensiniz. Unutamadığınız bir olay yaşadınız mı?
Evet, yurt dışında beni çok etkileyen ve yıllardır anlattığım bir anekdot var. Biz yıllardır tarihimizi 1071 yılı olarak aldık. Anadolu’ya Türklerin gelişini tarihi başlangıç yaparak çok önemli eserleri kaybettik. Adeta Anadolu’nun tapusunu çıkartamadık. Bu Roma eseri, bu Bizans eseri diyerek ayrımcılığa gidildi. Oysa bunların hepsi bu toprakların eserleriydi. Bu bilinç daha yeni yeni uyanmaya başladı. Yıllar önce Newyork’da Metropolitan Müzesini geziyorum. Genç bir baba, göğsünde ana kucağı asılı ve içinde küçük bir bebek var. Müzeye yalnız gelmiş. Bir eliyle bebeğin kafasını desteklerken bir yandan da kulağına oradaki eserleri anlatıyordu. Bu manzara karşısında gözlerimin dolduğunu hissettim. Yaşadığım mutluluğu anlatamam. O genç baba beni o kadar çok etkiledi ki yıllardır o görüntü hep gözümün önündedir.

Kayhan Dörtlük kimdir?

1945 Antakya doğumlu. 1967 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Klasik Arkeoloji bölümünü bitirdi.
Kültür Bakanlığına bağlı olarak merkez ve taşra örgütünde müze müdürlüğü ve müfettişlik görevlerinde çalıştı. Aralıksız 16 yıl Antalya Müze Müdürü olarak hizmet verdikten sonra emekli olan Kayhan, 1995 yılında özel sektöre girerek Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü Kurucu Müdürü oldu. Halen bu görevi sürdürmekte olan Kayhan Dörtlük, meslek yaşamı boyunca birçok arkeolojik kazı çalışmasında bulundu ve başkanlığını yaptı. Meslek hayatında birçok ödül almış olan değerli arkeolog Kayhan Dörtlük’ün yayınlanmış pek çok kitabı ve makaleleri bulunmaktadır.