14 Haziran 2010

BESTELERİN BEYEFENDİLERİ


Milletlerin kültür unsurlarının başında sesli ve sözlü ifade aracı olan musiki ve konuşma gelir. Nasıl milletlerin farklı dilleri varsa, aynı şekilde farklı musiki sistemleri de var. Türk insanının kendi ses dünyasını oluşturan, beyninde ve bilinçaltında asırlardır yerleşmiş ve müesseseleşmiş duyguların, ancak ve ancak, gene kendi ses malzemeleriyle ifadelendirilebilmesinin mümkün olacağı gerçeğini unutmamalıyız. Bu gerçekten haberi olmayanların, çağdaşlık adına sergiledikleri eserler, hezeyandan başka bir şey olmuyor.
Bir millet ancak kültür unsurlarının canlı tutulması ile yaşar ve payidar olur dedik ve bu hafta sözü devlet memurluğundan emekli olan ama notalardan hayatları boyunca kopamamış, üç önemli sanatçıya bıraktık.
26 yıl lise Fransızca öğretmenliği yapan, emekli Udî Mustafa Coşkun, DSİ’den emekli Ziraat Mühendisi Kemani Servet Yeğin ve Çorum Belediyesi’nden emekli Kanun Sanatçısı Gazanfer Eryüksel ile müziğe olan bağlılıkları ve notalarla dolu hayatları üzerine konuştuk. Emeklilik sonrası kurdukları fasıl grubuyla gecelerimize renk katan grubun en büyük özelliği çaldıkları enstrümanları kendi kendilerine öğrenmiş olmaları…
Çocukluğunda müziğe olan yeteneğini konserve tenekelerini çalmaya başlayınca keşfeden, bir süre sonra babasının ilk çömlek darbukasını aldığı günü hala sesi titreyerek anlatan Gazanfer Eryüksel, “İlk enstrümanım bir akordeondu, hem kendim öğrendim, hem de arkadaşlarıma öğretirdim. Ortaokul son sınıfta düğünlerde akordeon çalmaya başlamıştım” diyen Mustafa Coşkun ve babasının mandoliniyle müziğe başlayan Servet Yeğin o günleri özlemle anıyor.
Onlar 1950’li yılların çocukları… İmkânsızlıklar, parasızlık ve kaynak yokluğuna rağmen içlerindeki müzik aşkına dur diyememiş üç büyük sanatkar… Bir yanda geçim derdi, öte yanda müzik aşkı olunca memuriyetlerini bırakamayan sanatçılar, müzisyen olarak geçinmenin hala mümkün olmadığı günümüzde, yıllar içinde hiçbir şeyin değişmemiş olmasının burukluğunu yaşıyorlar.
Üçünün de özgeçmişleri o kadar dolu ki sanata ve sanatçıya verdiğimiz önem bu söyleşimizde tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. TRT repertuarına 9 bestesiyle giren Mustafa Çoşkun, aynı zamanda Cumhuriyetimizin kuruluşunun 80. yılı Türk Sanat Müziği Beste yarışmasında, sözleri Cumali Karataş'a ait '' Tutsam O İpek Elini '' adlı hüseynî-düyek bestesiyle, 210 eser arasında Altın Koza birincilik ödülünü aldı.
Yayınladığı 3 şiir kitabıyla ödüller alan Gazanfer Eryüksel’in ilk şiiri Yansıma Dergisi’nin Günümüz Türk Şiiri özel sayısında yayımlandı. Daha sonra şiir ve yazıları Yeni Adımlar, Varlık, Hürriyet Gösteri, Milliyet Sanat, Kıyı, Dize, Mor Taka gibi dergilerde yayımlandı.
İlk maaşıyla aldığı sazı hala unutamayan Servet Yeğin, hayatında sadece bir tane güfteyi bestelemiş. Kendisi için büyük anlam taşıyan bestesini ve müziğe aşkını anlatırken geçmiş yıllarını hatırlayan sanatçı, “ Müzik öyle bir tutkudur ki gözünüz hiçbir şeyi görmez. Gündüz memuriyet, akşamları müzik çalışmalarımın olduğu yıllarda eşim her gece sitem ederdi. Bir süre sonra ben de dayanamadım ve ‘Hanım, ben senden destek olmanı beklemiyorum, bari köstek olma’ demiştim” diyerek anlatıyor anısını. Anneannesinin kendisinin en büyük destekçisi olduğunu özlemle hatırlayan Servet Yeğin, “Keman çalmaya ilk başladığımda arka odada çalışırdım. Keman çalmaya ilk başlandığında rahatsız eder. Eşim anneanneme beni şikayet ettiğinde hacı olan anneannem ‘Çal oğlum, çal; aşk-ı olmayanın imanı olmaz’ demişti. Musikiye o yıllarda sahip çıkan anneannemin o sözü hiç kulaklarımdan gitmez” diyor.
Ya nasip, belki bir okuyan çıkar da baki kalan kubbede birkaç duyan çıkar umuduyla bestelenen güfteler…
Ben grubun yanından ayrılırken, onlar sahne programlarına başlamıştı. Yavuz Özcan Parkı’nda Çarşamba, Cuma ve Cumartesi fasıl gecelerine hayat veren müzisyen ağabeylerime veda ederken, onlar da beni, “Seni ben, ellerin olsun diye mi sevdim” eseriyle uğurluyorlardı. Özellikle Türk Musikisi adına çok şey merak edenler bu röportajı okumalı... Ömürlerini Türk musikisine adayan sanatçılarımızın alçakgönüllü tavırlarına hayran olacaksınız. Aslında konuşulacak ya da zaten orada konuştuğumuz çok konu var. Ama dedim ya, ben bu haftaki söyleşi de onların hikayesini anlatan kısımları paylaşmak istiyorum sizinle…
KLASİK ESERLER KAYBOLUYOR
- Müziğe olan yeteneğiniz nasıl ortaya çıktı?
Gazanfer Eryüksel: Müziğe çocuk yaşta evdeki konserve kutularını çalarak başladım. Dededen kalma bir ahşap evde yaşıyorduk. Üst katta amcam ve ailesi, alt katta biz oturuyorduk. Yaz akşamları amcam eline udunu, oğlu da darbukasını alır merdivenin basamağına oturup çalmaya başlarlardı. Merdivenlerin trabzanına kafamı dayayıp saatlerce onları dinlerdim. Ardından döner yine konserve kutusu çalmaya başlardım. Bir gün babam eve çömlek bir darbuka getirdi. Annem bu çömlek her tarafı kirletir deyince, babam da onu beyaza boyamıştı. Çömlek olduğu için darbuka kırılıyor, babam yenisini alıyordu. Ortaokul yıllarımdaydım. Bir yılbaşı akşamı saat altı sularında radyoda oyun havaları çalıyordu. O yıllarda yılbaşında radyo programları dinlenirdi. Ben darbuka çalmada kendimi ilerletmiş, artık darbukayı çalarken havaya fırlatıp, tekrar yakalamaya bile başlamıştım. Yine böyle bir anda darbukam elimden kaydı ve paramparça oldu. Bütün gece ağladım. Babam, sana yeni darbuka alamayız dedi. Öyle ki ortaokulu bitirmek için beklemeye kalana kadar da almadı. O yıl bana tekrar darbuka alınca ben müziğe yeniden başladım. Lise yıllarımda İstanbul Pertevniyal Lisesi’nde okuyorum. O yıllarda karma liseler henüz yok. Bizi kızların okuduğu okula müzik grubu olarak götürürlerdi. Lise yıllarımda arkadaşlarım arasında hep dikkat çeken bir öğrenciydim.
-Hocalarından büyük emanet devralmış biri olarak Türk müziğinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Gazanfer Eryüksel: Geleceği ne olacak bilemem ama Türk musikisinin klasik eserleri icra edilmedikleri için gözümüzün önünde kayboluyor. Pek çok büyük bestekârın eserini dinlemek mümkün değil artık. Gençliğimde hanımlar ev işi yaparken radyoda Türk musikisi dinler, eşlik ederlerdi. Bugün bırakın eşlik etmeyi o eser sahiplerinin adı bilinmiyor. Ebu Bekir Ağa'yı, Şevki Bey'i bir tarafa bırakalım, Rakım Hoca'yı duymamıştır pek çoğu. Allah'tan Sadettin Kaynak var. O, kaliteyi düşürmeden her kesime uygun eserler ortaya koymuştur, bu sayede bilinir. Ama tek bir isim musikiyi kurtarmaya yetmez. Geçmişe ait devasa bir hazinenin üzerinde oturuyoruz. Bu hazineyi insanlardan esirger, vermez, küçümserseniz geçmişinize ihanet etmiş olursunuz.
- Müzikle uğraşmaya profesyonel olarak karar verdiğinizde ailenizin tepkisi oldu mu?
Gazanfer Eryüksel : Her ailenin bu konuda gösterdiği tepkiyi ben de yaşadım. Annem o yıllarda elimde darbukayı gördükçe, karşıma oturur, “Allahım, büyük Allahım, Ümmeti Muhammedin evladı, sabah altıda işe gitsin akşam yedi de eve gelsin, ne diyeceğiz? Yarın biz kız istemeye gidince ne diyeceğiz? Benim oğlum tiyatrocu, davulcu çalgıcı mı diyeceğiz?” derdi. O zamanın Türkiye’sinde çok ciddi baskı göstermemişlerdi ama annem de her anne gibi ‘kız istemeye gidince ne diyeceğiz’ sıkıntısını uzun yıllar yaşadı.
TEKNOLOJİ MANEVİYATI KIRDI
- Türk musikisi sanatçılarından biri olarak, sizi en çok üzen konu nedir?
Mustafa Çoşkun: Türkiye’de sanatçıya değer verilmiyor. Çok büyük bir ödül almama rağmen, ne eserime ne bana sahip çıkılmadı. Ben gecekonduda doğdum. 8 kardeştik. Hiç müzik eğitimi almadan kendi kendime ud çalmayı ve notaları öğrendim. Kimse “Bu eserin sahibi kimdir, bu eser neden çalınmıyor” demiyor. Özellikle Telif Yasası’nın çıkmasının ardından kurum yöneticileri kendi bestelerinin söylenmesi için taşralı sanatçıların eserlerini dikkate bile almıyorlar. 30 yıl öncesinde notalar bile tahtaya yazılır, sonra biz defterimize yazardık. Musiki cemiyetlerinde dersin yarısı notaları yazmakla geçerdi. Teknolojiyle birlikte maneviyatta yaşanan kırılma ve azalmalar her şeye yansıdı.
- Günümüzün eserlerinde neden eski şarkılardaki duyguları bulamıyoruz?
Mustafa Çoşkun: Eski duygular elbette artık eskisi gibi yaşanmıyor. Tüketime yönelik eserler yaratılmaya başlandı. Bir bestekar olarak, kendimden örneklersem, geleneksel Türk musikisinin hayranıyımdır ve bestelerimi de bu tarzda yaparım. Son yıllarda özellikle gençlerin geçmişten gittikçe uzaklaştığını gözlemliyorum. Eski özlemler, hasretler artık yaşanmıyor. Belki bizler de artık zamana ayak uydurmalı, günümüze daha uygun eserler yaratmalıyız. Benim özellikle istediğim son projem, Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’a olan aşkını konu alan bir beste yapmak. Bu eserin güftesiyle ilgili çalışmalara başladım. Günümüz gençlerine biraz da olsa kültürümüzü hatırlatır, onlara emanet bırakabilirsek ne mutlu bizlere…
- İlk bestenizin hikayesini hatırlıyor musunuz?
Mustafa Çoşkun: Müzikle yaşamım o kadar birleşmiş ki ilk bestemi eşimin beni eve almadığı gece yaptım. Bir akşam eve dönünce, eşim beni eve almadı, ben de bir arkadaşıma gittim. Onun balkonunda otururken birden yazmaya başladım, “Dökülen gözyaşımda bir günâhın yok senin. Bu sevdada bir suçlu varsa billahi benim. Bırak ben ağlayayım sen gül artık güzelim. Bu sevdada bir suçlu varsa billahi benim” güftesine yaptığım beste, ilk bestemdir. Eşimin eve almamasından ortaya çıkan bu eserde TRT repertuarındadır.
- Grup olarak nasıl bir araya geldiniz?
Servet Yeğin: Antalya’ya geldiğimde musiki cemiyetine gitmeye başladım. Hepimiz orada karşılaştık. Birbirimizle uyum sağlayınca beraber sahneye çıkmaya başladık. Müzik sektöründe geçim şartları belli olduğu için teklif gelirse tek kişi ya da iki kişi de sahne aldığımız oluyor.
UYURKEN ÇALABİLEN UDİ
- Unutamadığınız bir sahne anınız var mı?
Servet Yeğin: Grup olarak sahnede olduğumuz bir gece, bayan bir solistimiz de var kadroda… Saat gece yarısını geçince, Mustafa bir yandan ud çalıyor bir yandan uyuklamaya başlamış. Sahne ışığı loş olduğu için izleyenler çok fark etmiyor ama biz fark edince, solist bayan Mustafa’nın omzuna hafifçe vurunca, Mustafa bir anda uyandı, neredeyse sahneden düşüyordu. Bizi asıl hayrete düşüren, uyurken bile hiç nota kaçırmadan çalmaya devam etmesiydi.
- Siz keman çalmaya nasıl başladınız?
Servet Yeğin : Babam köy enstitüsü mezunuydu. Babamın bir mandolini vardı, zaman zaman çalardı. Bazen benim de çalmama izin verirdi. Liseye kadar o mandolini çalmayı öğrendim. Liseyi yatılı okulda Urfa’da okuyunca, bir arkadaşımdan saz çalmayı öğrenmeye başladım. Sadece tek bir türkü biliyordum ve uzun zaman onu çaldım. “Ah neyleyim gönül senin elinden” türküsü ilk öğrendiğim türküdür. Urfa saz diyarıydı, biz 6 kardeştik. Babama “Bana saz alır mısın” demek tuhaf geldi, kendime bir saz aldım. Yüksek öğrenimim bitene kadar o sazı çaldım. Uzun yıllar sonra Silifke’ye geri döndüğümde, Türk Sanat Müziği’ni daha çok sevdiğim için elden düşme bir keman aldım ve sazdaki altyapımı kullanarak kendi kendime keman çalmayı öğrendim. Nota da bilmiyordum, notaları da o yıllarda piyasada tek olan Keman Çalma Metodu kitabından yine kendi kendime öğrendim.


Mustafa Coşkun kimdir?

1957 'de Adana'da doğdu. İlk, orta ve ilköğretmen okulunu Adana'da okudu. 1979 'da Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümünü bitirdi. Burs kazanıp gittiği Fransa'da, Clérmont -Ferrand Üniversitesi'nde Pedagojik formasyon eğitimi aldı. 1979 'da Mersin'e Fransızca öğretmeni olarak tayin oldu. İlk mûsikî eğitimine 1980 yılında Mersin Türk Sanat Müziği Derneği’nde başladı. ASMEK bünyesinde ney ve kudüm kursu usta öğreticiliği yapmaktadır. TRT repertuvarında 9 eseri bulunmakta.

Gazanfer Eryüksel kimdir?

1952’de İstanbul’da doğdu. Pertevniyal Lisesi ve İstanbul İktisadi İlimler Akademisi İktisat Maliye Bölümünü bitirdi. (1975) Aynı yıllarda İstanbul Belediye Konservatuarı’nda Türk Müziği öğrenimi gördü. Kendi çabasıyla kanun öğrendi. Piyasada müzisyenlik yaptı. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda müzikli oyunlarda çalıştı. Gerek Türk Sanat Müziği gerekse tasavvuf müziği dallarında korolara eşlik etti. Belediye’den emekli olan sanatçı halen Antalya’da müzik, şiir ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.

Servet Yeğin kimdir?

1958 yılında Silifke’de doğdu. Devlet Su İşleri’nden emekli Ziraat Mühendisi olan Yeğin, öğrencilik yıllarında saz çalarak başladığı müzik yaşamında kendi imkanlarıyla keman çalmayı öğrendi. Emekli olduktan sonra Antalya’ya yerleşen Yeğin, 2005 yılından beri Antalya’da yaşıyor.

SABAH AKDENİZ’DEN ALINMIŞTIR

MEHMET AKKANAT


En zor ve zahmetli mesleklerden biri taksicilik şüphesiz… Özellikle de büyük şehirlerde sabahtan gecenin kör saatlerine kadar direksiyon sallayan taksiciler, maceradan maceraya koşuyorlar adeta. Durum böyle olunca da taksicilerin anlatacak hikayeleri hiç bitmiyor.
Sarı bir hayat geçip giden, defalarca yazılıp çizilmiş, öylece bakakalınmış, hep bir şeyler eksik kalmış. Onlar bir şehrin yükünü gece ve gündüz tek başlarına taşıyorlar. Türkiye'deki meslek dalları arasında en fazla fiili saldırı ve gaspa taksicilerin uğraması can güvenliği konusunun önemini bir kez daha vurguluyor. Cebinde 30 lirası olan, çoğu gün bunu bile bulamayan sarı hayatların emekçileri için, bizlere de yolunuz açık, şansınız bol olsun demekten başka bir şey kalmıyor.
Taksicinin sermayesi aracıdır. Otoların çoğu Şahin markadır. En düşük ikinci el Şahin (1998) 5 bin liradır. Antalya’da taksiciler iyi para kazanamıyor. Antalya’da taksiye binme alışkanlığı yok. Taksi kültürü de yok. Ayrıca taksimetre fiyatları da çok yüksek değil, kısa mesafelerde daha uygun. Antalya’mızda taksiler, toplu taşımada kendine düşen paydan faydalanamıyor ya da bir başka deyişle taksiler haksız uygulamalar karşısında eziliyor. Duraklardaki adaletsizlikler, direklerde birden çok zil uygulaması, esnafımıza müşteri yönlendirecek hiç bir projenin olmaması Antalyalı taksicilerin sorunlarını günden güne arttırıyor.
Korsan taksiler, taksi durakları, indi bindi cep duraklar, akaryakıt ve otomotiv sektörü, yedek parça, sigorta şirketleri, bazı huysuz müşteriler taksicileri canlarından bezdirse de şehrimizin kapılarını ilk önce açan kişiler…
Taksi müşterilerinin taksicileri şikayet edecekleri kurum ve kuruluşlar çok ama, taksicilerin müşterilerini şikayet edecekleri hiçbir kurum ve kuruluş yok. Bir mahallede taksi durağı o mahallenin karakolu. Mahalle sakinleri, arabaları çalınmasın diye arabalarını taksi durağının yanına park ederler, mahallede hasta veya yaşlı varsa taksi durağından yardım isterler. Gerekirse yaşlıların alışverişini dahi taksiciler yapar, okuluna veya işine geç kalan çocuklarımızı o mahallede bulunan taksicilerle göndeririz. Mahallede bilinmeyen adresleri bile taksicilere sorarız.
Hani taksiciden al haberi derler ya. Gerçekten de öyle…
Piyasada işlerin nasıl olduğunu, hangi partinin inişte, hangisinin çıkışta olduğunu, liderlerin performansını, halkın gündemini hangi konuların oluşturduğunu en garantili öğrenebileceğiniz meslek grubu taksiciler…
Taksilere her gün her türlü gelir, meslek ve eğitim grubundan insan bindiği için, taksici esnafı toplumun nabzını en iyi tutan meslek gruplarının başında gelir. Üstelik günün her saatinde her türlü semte girip çıktıklarından, toplumun nabzını onlardan daha iyi tutan meslek erbabı yoktur demek abartı olmaz.
Üstelik taksiciler berber ve kuaför esnafı gibi konuşkandır. Siz konuşmak istemeseniz de bir yolunu bulup lafa tutarlar yolcularını. Kimin nerede oturduğundan, kime takıldığına varıncaya kadar oldukça geniş bir portföyü var taksicilerin… Hal böyle olunca taksicilerin hayatını ve sıkıntılarını 27 yıldır aynı durakta çalışan taksi şoförü Mehmet Akkanat’a sorduk. Mehmet ağabey hoş sohbeti ve kurallarıyla hemen farkını hissettiriyor. Taksicilik mesleğine ömrünü vermiş ve hala da çok severek çalışıyor.
“Ben ilkokul mezunuyum ama insanın kendini yetiştirmesi gerekir, ben kendimi geliştirdim” diyerek söze başlayan Mehmet Ağabey’in dilinden dökülenler, hayat üniversitesinin bir başka mezununu tanımamıza vesile oluyor. Taksici ağabeyimin kendine olan güvenine ve bilgisine hayran olmamak mümkün değildi. İki müşteri arası yaptığımız söyleşimizde ne müşterisini kaybetmek ne de beni ihmal etmek istemedi. Benim için de değişik bir tecrübeydi diyebilirim, her müşteri geldiğinde “Siz beni bekler misiniz ben şu müşteriyi de götürüvereyim” deyince, ben de bu istek karşısında uzun saatlerimi taksi durağında geçirmiş oldum.
“Sarı Hayatlar”ın hikayeleri dinlemekle bitmeyeceği gibi, yazmakla da bitmiyor. 27 yıldır direksiyon başında olan Mehmet Ağabey söze hoş bir taksicilik hikayesiyle başlıyor.
Taksiye binen yaşlı kadının, “Karşı caddeyi göstererek, oğlum beni şu taraftan karşıya götürüver” demesinden sonra, Antalya’nın öbür tarafına yolcu götüreceği düşüncesiyle sevinen taksici, yaşlı kadının “hemen şuracıktan dönüver oğlum” demesiyle birlikte bir “U” dönüşü yaparak yolun karşısına geçer. Hemen ardından da kadının, “ben burada inivereyim oğlum” sesi duyulur. Taksicinin, “Pardon teyze, Konyaaltı’na gitmeyecek miydik” sorusu üzerine, “İşte karşıya geçtik ya evladım” cevabını alır. Taksici, teyzenin Konyaaltı’na değil, yoğun trafik yüzünden bir türlü geçemediği caddenin öbür tarafına geçmek istediğini öğrendiğinde ise artık yapacak bir şey yoktur.

- Taksiciliğe ne zaman başladınız?
Ben aslında lastik tamirciliği yapıyordum, 27 yıl önce taksiciliğe başladım. 27 yıldır da Eski Otogar durağında çalışıyorum. Taksicilik yapacaksanız arabanın arızasından da anlamanızda yarar var. Birinin beceremediği bir iş mi var? Teknik bilgi mi lazım? Bazen dışarıdan arkadaşlar da bana danışır. İşi bilmek için mutfağından başlamak gerekiyor. İlkokul mezunuyum ama kendimi geliştirdim.
- Turizm bölgelerinde taksi şoförlüğü yapan birinin dikkat etmesi gereken kurallar var mı?
Müşteriye karşı kılık kıyafetlerimize dikkat etmeliyiz. Müşteri arabamıza bindiğinde bizi bir televizyon gibi izlediğini düşünmeli ve öyle davranmalıyız. Türkiye’nin en gözde turizm cenneti olan Antalya’ya yakışacak şekilde, arabamızla, şahsımızla örnek birer şoför olmak zorundayız. Ben taksime binen müşterime asla nereye gideceksiniz diye sormam, müşterinin söylemesini beklerim.
- Taksicilik mesleği zamanla gelişme gösterdi mi?
Mesleğe başladığım günden beri devlet desteği gördüğümüzü söyleyemem. Bizlere bir çok konuda kolaylık tanınmıyor. Ticari olmayan araçların fenni muayeneleri iki yıl ve üzeri oluyorken biz her yıl yaptırıyoruz. Camlı kamyonet diye bir sistem çıkardılar ama bu araçlar ticari kullanım için güvenli değiller. Bir kaza olsa toplu kayıplar yaşansa hesabını kim verecek? Müşteri taşınan araçlarda yan ve arka kapıların sac ile kapalı olması gerekiyor. Ama bizde böyle bir uygulama yok. Trafikte küçük araç kullanmak trafiği de rahatlatır ama kimse bunu düşünerek karar almıyor. Araç alırken normal vatandaş aldı mı fiyat farklı, ticari araç olarak biz aldık mı yüksek oluyor. İkinci el araçlarda bile 3 yaşından fazla araçları almak zorunda kalıyoruz. Kredi bile alırken 30 bin liralık plakalarımız olmasına rağmen kredi vermiyorlar. Müşteri memnuniyetinde arabanın temizliği kadar kalitesi de önemlidir. Benim bir hafta öncesine kadar Şahin arabam vardı. Müşteri benim gözümün içine bakar ama binmezdi, 10 metre ilerde daha iyi bir araba varsa ona işaret ederdi. Bu devirde müşterinin bineceği arabanın kaliteli ve özellikli olması önemli.
- Arabanıza binen müşterilerle en çok hangi konuda sohbet ediliyor?
Her kim binerse binsin devlet meseleleri mutlaka konuşulur. Geçim sıkıntısı herkeste var. Arabama binen herkes mutlaka “ne olacak bu memleketin hali” sorusunu sorar. Antalya’ya yapılan yatırımlar konuşulur. Antalya çok güzel yatırımlar almasına rağmen yanlış yerlerde yatırımlar aldı. Alt geçitler yapılırken Falez Kavşağı’nda olduğu gibi 3 katlı sistem olması gerekirdi. Özellikle Meydan, Güllük ve Mevlana kavşaklarında çok sık kazalar yaşanıyor. Araç sayısı arttıkça trafik sıkışıklığı olmaya başladı ve yeni yapılan tramvay hattının güzergahı ana yollardaki yoğunluğu arttırdı. Antalya’nın ekonomik bütçesi yok diyorlar ama tramvay hattı bile çift şerit yapıldı. Festival Çarşısı’ndan Kepez’e kadar olan güzergahta tek şerit yapılsa daha iyi olurdu. Yollar çok daraldı hatta kapatıldı. Antalya plansız bir şehir olduğu için özellikle tramvay hatlarının olduğu yerlerde daha çok zorlanıyoruz.
- Taksiciler için olan yasalar sizce yeterli mi?
Devletimizden esnafa biraz daha kulak vermesini rica ediyoruz. Bizler bu ülkenin esnafı olduğumuz için gurur duyuyoruz. Cumhuriyet demek özgürlük demektir. Özgürlük demekse cebimizdeki kimlik kartımızdır. Halk bir bütündür ve halk olduğu zaman Cumhuriyet olur. Müşteri bindiğinde biz kimseyi ayırmayız, bizim için yerlisi de yabancısı da birdir. Müşteri arabaya bindiğinde eğer yüzü düşerse ben kahroluyorum. Müşteri bizlerin ekmek kapısıdır. Başbakanımız taksicilerin çayını içmek için beş yıl önce bir durağa uğradığında, düşük faizle 3 yıllık kredi verileceğinin müjdesini vermişti ama böyle bir imkan yaratılmadı. Bu sözün unutulmamasını istiyoruz. Çok zor şartlarda, gece gündüz demeden çalışıyoruz. Bizler de sorunlarımızla ilgilenilmesini, çözüm bulunmasını istiyoruz. Antalya merkezde 3 bin 750 taksici arkadaşımla beraber ekmek parası peşindeyiz. Yönetmeliklerde değişiklik yapılacağında bizlerin de isteklerinin dinlenmesi lazım. Örneğin SSK ve Bağkur emeklilik yaşımızda düzenleme olabilir. Bizler de diğer mesleklerde olduğu gibi yıpranma payı uygulansın istiyoruz. Bizim meslekte yıpranma hiç olmuyor mu zannediliyor?
- Antalya’da taksi kullanma alışkanlığı sizce neden diğer büyük illerdeki gibi yoğun değil?
Antalya’da yeni bir sistem gelişti. Halk otobüslerinin ve dolmuşların kavgaları bitmediği sürece biz taksicilerin dertleri de bitmez. Otobüs ve dolmuş güzergahlarında bizler müşteri bulamıyoruz. Oysa birkaç kişi birleşip taksiye binse, hem daha ekonomik hem de daha hızlı ulaşım imkanı olur. Dolmuş taksi alışkanlığımız olsa artık taksicilikle geçinemeyen meslektaşlarım için ayakta kalmalarını sağlayacak bir uygulama olur.
- Yerel yönetimlerden istekleriniz var mı?
Yeni seçilen başkanların ve sivil toplum örgütlerinin başkanlarının öncelikle esnafı ziyaret etmesini istiyoruz. Makam sahibi kişileri ziyaret ediyorlar ama bizlere uğramıyorlar. Bizlerin bir isteği sıkıntısı var mı sormuyorlar. Esnaf bu ülkenin can damarlarıdır. Öncelikle esnafınla konuşan onu dinleyen, çözüm üreten başkanlar istiyoruz.
- Taksicilik mesleğinde can güvenliği sorunu Antalya’da da çok yaşanıyor mu?
Antalya’da da İstanbul Ankara gibi şehirlerde olduğu kadar sık yaşanmasa da gasp ve cinayet olayları oluyor. Can güvenliğimiz için şüpheli gördüğümüz şahısları hemen emniyete bildiriyoruz. Bizim gelirimiz çok yüksek olmadığı halde maalesef bizler de gaspa uğruyoruz.
- Yabancı turistleri ilk karşılayanlar da sizlersiniz. Türkiye denilince ilk söyledikleri ne oluyor?
“Father (Baba) Mustafa Kemal” diyorlar. “Mustafa Kemal is the world's number one leader (Mustafa Kemal dünyadaki bir numaralı liderdir)” diyorlar. Atatürk'ün Türkiye'de yaptığını hiçbir tarafta hiçbir kimse yapmadı. Yabancılar da bunu biliyor ve biz söylemeden onlar bize anlatıyorlar.

Mehmet Akkanat kimdir?

1966’da Antalya’da doğdu. 1978’ de lastik tamirciliğine başladı. Daha sonra taksicilik mesleğine geçti. 27 yıldır Eski Otogar durağında taksicilik yapan Akkanat, evli ve iki kızı var.

SABAH AKDENİZ’DEN ALINMIŞTIR

MAHMUT ALPAGOT



‘Bunun da reçeli olur mu’ demeyin

Antalya ve reçel dendiğinde akla ilk gelen patlıcan ve turunç reçeli... Beni tanıyanlar Antalyalı olmadığımı bilir, bilmeyenler için belirtmeliyim ki Ankaralıyım. Haliyle şehrin göbeğinde geçen çocukluğumdan, hafızamda kalan meyveler arasında “turunç” kelimesi hiç geçmedi. Bizler portakal, mandalina ve greyfurdu da sadece manav tezgâhlarında görerek büyüdük. Antalya’ya ilk geldiğimde bahar mevsimiydi. Her köşe başında, sokak aralarında yemyeşil meyve ağaçları, üzerlerinde kocaman portakallar… “Antalyalılar bu portakalları neden yemiyor acaba, başka şehirde olsa ağaçta bir tane meyve kalmazdı” diye aklımdan geçirmiştim ki sonradan bu ağaçların turunç ağaçları üzerlerindekinin de portakal olmadığını öğrendim. Ankara şehir hayatının yaşamımızdan eksilttiği tatların arasına turunç meyvesi de böylelikle eklenmiş oldu. Sanırım bugün bile dışarıdan gelen çoğu kimse benim gibi düşünüyordur.
Dönem itibarıyla kaydı bulunamasa da 1842 yılında kurulan ve 1914 yılında kayıtlara geçen Yenigün Reçelleri’nin üçüncü kuşak temsilcisi Mahmut Alpagot, çeşit çeşit reçelleriyle Antalya’nın “şeker kralı”…
Mahmut Bey’in odasındaki 60’lı yılların Antalya manzarası fotoğrafı yaşanan değişimin en çarpıcı örneğiydi. 60’lı yılların fotoğrafına zaman zaman gözü takılan Mahmut Bey’in, meyve bahçelerinden bahsederken kullandığı “Eskiden sokaklar türül türül portakal çiçeği kokardı” cümlesi, bizi eskilere, mendillerin içinde sakladığımız akide şekerli yıllara götürdü.
96 yıllık reçelci Yenigün, 'Bundan reçel mi olur' önyargısını kamkat, bergamut, patlıcan gibi 43 çeşitle yıktı.
Yaklaşık bir asırdır lokum, pekmez, şeker, reçel üreten ve milyon dolarlık ihracat yapan Yenigün Reçelleri, küresel krizde araştırma ve geliştirme çalışmalarına ağırlık vererek, diabetik reçelden sonra organik reçel üretimine de başlama kararı almış. Yenigün Reçelleri Limited Şirketi Sahibi Mahmut Ruhi Alpagot, 96 yıldır, reçel ve pekmezle şekerleme çeşitleri üretimi yaptıklarını, son yıllarda yaptıkları araştırma ve geliştirme çalışmalarıyla, Türk halkında ‘Bundan da reçel mi olur’ ön yargısını yıktıklarını söyledi. Patlıcan, karpuz, bergamutun da aralarında yer aldığı turunçgillerden reçel üreterek, Türk damak tadına yeni ürünler kattıklarını anlatan Alpagot, “Bergamut reçelleriyle Antalya markası yarattık. Turunçgillerden kamkat, nar, patlıcan, karpuz, ceviz içli patlıcan reçeli, bal kabağı, yeşil ceviz reçeli başta olmak üzere 43 çeşit reçel üretiyoruz. Beş kıtaya yılda 1 milyon dolarlık ihracat yapıyoruz” dedi.
Tamamen otomasyon üzerine kurulu fabrikada bütün ürünler el değmeden hazırlanıyor. Aile mesleği babadan oğula geçtiği gibi isimler de baban oğula geçmiş. Mahmut Bey’in oğlu Necmi Alpagot işin pazarlama ve ihracat kısmıyla ilgileniyor. Lokumdan, şekerlemeye, reçelden, turşuya sayamayacağımız kadar çok çeşit ürün mevcut…
Yıllar önce ürünlerine turşuyu da eklemeleri konusundaki ısrarları “Şekerciden turşucu olur mu?” diyerek esprili bir cevapla yanıtlayan Mahmut Bey’in, turşularını tattıktan sonra gördük ki şekercinin elinden turşucu çok da güzel oluyormuş.
Yenigün Reçelleri’nin başlangıç hikayesini bu hafta bizlere Mahmut Bey’i babası Necmi Alpagot anlattı. Konyaaltı’daki evlerinde bizleri ağırlayan Mürvet ve Necmi Alpagot çiftinden kahvelerimizi yudumlarken, muhteşem Antalya manzarası eşliğinde Yenigün’ün doğuş hikayesini dinledik. Cumhuriyetle yaşıt bir baba Necmi Alpagot. Yıllarını şekerciliğe veren Necmi Bey o günleri şimdilerde özlemle anıyor.
Bu haftaki söyleşimizi gerçek anlamıyla tatlı yiyerek ve tatlı konuşarak geçirdik. Benim en favori reçelim elbette ki ceviz reçeli… Türkiye’nin en az bilinen ama bilenin de vazgeçemediği, henüz olgunlaşmamış yeşil cevizlerin çok emek verilerek işlenmesinden elde edilen ve yüksek oranda enerji deposu olan ceviz reçelini günün her anında tüketebilirsiniz. Yaz mevsiminin habercisi olan karpuz meyvesinin reçeli insanı şaşırtan bir lezzet. Karpuz kabuğunun bir seri işlemden geçirilerek ve çok düşük ısıda kaynatılmasından elde edilen reçel ile yazlık anılarınızı hep taze tutun. Denemediyseniz mutlaka denemenizi önererek, sözü ‘Şeker Kralı’ Alpagot ailesine bırakıyorum.

- Bu kadar yüksek üretim kapasitesi için hammadde ihtiyacını nereden karşılıyorsunuz?
Hammaddelerimizin büyük çoğunluğunu Antalya bölgesinden ve nerdeyse tamamını yurt içi kaynaklardan elde etmekteyiz. Dolayısıyla bölgemiz tarımsal üreticilerine de ciddi ekonomik katkı sağlamaktayız. Üretimimizin yaklaşık yüzde 36’sını ihraç etmekteyiz. Son iki yıldır döviz kurunun düşük olması nedeniyle ihracatımızı yüzde 17’lere kadar düşürdük. Bu yıl ihracatımızı tekrar eski düzeyine getirmek için çalışmalarımızı hızlandırdık. Başta Almanya, Fransa, Hollanda gibi Avrupa ülkeleri olmak üzere, İsrail, Sudan, Malta, Avustralya, Amerika gibi dünyanın çok geniş coğrafyasında ürünlerimizle karşılaşmanız mümkündür.
- Uzun yıllardır bu meslektesiniz, hayatınızın en özel günü hangisiydi diye sorsam…
1986 yılında ailemle birlikte İstanbul’a arabayla yolculuk yapıyorum. Çocuklar kola isteyince bir benzinlikte durdum. Tam elimi rafa götürürken bizim patlıcan reçelinin etiketini gördüm. Şok oldum bir anda, çok şaşırdım ama “Bu reçeli nerden buldunuz” diye de sordum. İstasyon sahibi “Biz Antalya’ya her yıl tatile geliyoruz. Dönüşte de bu firmaya uğrayıp reçel alıyoruz. Burada bu reçeli beğenenler özellikle sipariş edenler var” deyince, ilk defa Antalya dışında kendi ürünümü görmüş oldum. “Ben bu firmanın sahibiyim, inanın çok şaşırdım ve mutlu oldum” derken kartımı uzattım. “Antalya’ya gelirseniz mutlaka ziyaretime de gelin” diyerek ayrıldım. Bu günü hayatım boyunca unutmam mümkün değil. Buna benzer bir de yurtdışı anım var. İlk defa Paris’te ürünümü gördüğümde de çok şaşırmıştım. Raftan ürünü almış dakikalarca incelemişim. O anki gururumu ve heyecanımı anlatamam.
- Şekerlemelere olan ilgi zamanla azalıyor mu ?
O yıllarda helva, akide şekeri, tahin imalatı yapılarak işe başlanmıştı. Bugünkü Mevlana şekeri olarak anılan kaba şeker imalatı da vardı. Tabi ki üretim tekniği o zamanın koşullarına göreydi ve gelenekseldi. Zamanla üretimdeki ürün çeşitleri değişti. Ama akide şekerinden asla vazgeçmedik. 1998 yılından bu yana, 9 bin 500 metrekare kapalı alana sahip, modern teknolojinin ve çağımız üretim tekniklerinin kullanıldığı Antalya Havaalanı karşısındaki fabrikamızda üretime devam etmekteyiz.
- Yabancıların ürünlerinize ilgisi nasıl? En çok hangi ürünü talep ediyorlar?
Yurt dışından en çok narenciye reçeli, harnup pekmezi, hıyar ve acı biber turşusu talep ediliyor. İngilizlerin tatlı biber turşusunu, İsraillilerin ise silor cinsi tohumdan yapılan çubuk (hıyar) turşusunu sevdiğini söyleyebilirim. Amerika'ya her tür narenciye ve meyve reçelinin yanı sıra, çubuk hıyar turşusu gönderiyoruz. Şeker hastaları için özel olarak ürettiğimiz 'diabetik' turunç ve bergamot reçeli de büyük ilgi görüyor.
- Neler üretiliyor?
Reçel olarak; turunç, bergamut, patlıcan, incir, karpuz, vişne, çilek, kayısı, gül, greyfurt, limon çiçeği, hurma, ahududu, böğürtlen, kabak, şatok, portakal, kuşburnu. Marmelat olarak; turunç, bergamut, patlıcan, incir, karpuz, vişne, çilek, kayısı, greyfurt, limon, ceviz, şeftali. Lokum olarak; sade, güllü, muz, limon, portakal, damla, kaymak, kakao, antep fıstıklı, cevizli, fındıfındıklı,fındıklı, yer fıstıklı, meyveli, damla sakızlı, pekmezli cevizli, kakaolu cevizli, pralinli kaymaklı, susamlı beleme, buzlu meyveli, meyve granürlü, cezerye, cevizli sucuk.
Turşu olarak; biberiye, kornişon, karışık, sivri biber. İçecek olarak da elma, vişne, portakal, limon ve tarçın çayları üretiyoruz.
- Yenigün reçelleri üretimine nerede başlandı?
Mürvet Alpagot: Kalekapısı’nda babamın yeri vardı. Üzeri evimizdi, alt katta da üretim yapılıyordu. Çocukluğuma dair en özel anılarım şekerci ustalarımızın sıcak akide şekerinden benim için yaptıkları horozlar, sepetler, hayvan figürlerinden oluşan şekerlemelerdi. Akide şekerinden sepetler yaparlardı benim için ve o sepetlerin görüntüsü hala gözümün önünden gitmez.

SABAH AKDENİZ’DEN ALINMIŞTIR

08 Mayıs 2010

Gözde Gürer-Cuma Sohbeti: CENGİZ MALKOÇ

Gözde Gürer-Cuma Sohbeti: CENGİZ MALKOÇ

CENGİZ MALKOÇ



"Çim biçme makinasıyla vınnnn"


Pistte bir tur, bağımlı olmaya yeter

Motor sporları ile ilgilenen insanların sayısı son yıllarda biraz düşüşe geçse de karting her yaştan insanın ilgisini çekmeye devam ediyor. Bu dalın kutsal kâsesi Formula 1’i daha çekişmeli ve heyecanlı hale getirmek için her sene kurallarda yenilikler yapılıyor. Karting ise tüm dünyada motor sporlarının beşiği olarak kabul edilmekte. Formula 1’den tanıdığımız dünyanın en çok kazanan sporcusu ve kırılamaz denilen rekorların sahibi Michael Schumacher’den tutun, Raikonnen, Montoya ve Weber gibi isimler de dahil olmak üzere dünyaca ünlü onlarca pilot, motor sporlarına karting ile adım atarak başlamış. Hatta Michael Schumacher, aynı zamanda Köln'ün 30 kilometre kadar dışında uluslararası standartlara sahip büyük bir go-kart pistinin sahibi.
Karting her sene yarış dünyasına yeni isimleri yetiştirmeye devam ediyor. Profesyonel bir spor olarak dünya çapında icra edilmesinin yanı sıra, diğer motor sporlarına nazaran düşük maliyetli olması sayesinde dünyada ve ülkemizde de kartinge başlamak oldukça kolay. Karting, 1950'li yıllarda ABD'de, eskiyen çim biçme makinelerinin motorlarının tekrar kullanılabilmesi amacıyla yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkmış. 1960'lı yıllardan sonra başta İngiltere, Avustralya ve Japonya olmak üzere uluslararası yarışmalarda kullanılmaya başlanmış. Uluslararası karting organizasyonlarının yönetimi İsviçre'de kurulan CIK (Uluslararası Karting Kurulu) tarafından yapılıyor.
1998 yılında Almanya’ya gittiklerinde gördükleri go-kart pistlerinden ve yarışlardan çok etkilenen Malkoç kardeşler Türkiye’ye döndüklerinde ilk işleri yaşadıkları şehire go-kart pisti açmak olmuş. İlk ve en büyük pistlerini Kocaeli’de açan 4 kardeşin böylelikle aile mesleği go-kart işletmeciliği olmuş. Ağabey’i İsmail Malkoç’la birlikte Antalya’ya yerleşen Cengiz Malkoç Deepo Alışveriş Merkezi’nin açık otoparkındaki go-kart pistini kurmuş. Aynı yıl Beachpark Go Kart pistini de işletmeye açan Malkoç kardeşler 3 yıldır Antalyalı hız tutkunlarına hizmet ediyor.
Hız tutkusunu go-kart pistlerindeki yarışlarla sınırlı tuttuğunun özellikle altını çizen Cengiz Malkoç trafikte güvenli sürüşün önemli olduğunu özellikle vurguluyor.
Çim biçme makinesinden bugünlere gelen Go-kart’ın hikayesini ve Antalya’daki hız tutkunları için derledik. Deepo Alışveriş Merkezi Go-Kart pistinin sahibi ve işletmecisi Cengiz Malkoç bizlere hem bu eğlenceli sporu hem de ülkemizdeki gelişimini anlattı. Söyleşimizdeki fotoğraf çekimlerini mizansen olarak yaptığımızı özellikle belirtir, kasksız bu sporu yapmamanız gerektiğinin bir kez de ben altını çizmek isterim. Go-kart’ı en azından bir kere denemenizi gerçekten tavsiye ediyorum. Öyle ki o dakikadan itibaren sitenizin bahçesindeki çim biçme makinesine bile bakış açınız değişiyor, içinizde bir his hep o “vınnn” sesini duymak istiyor. Özetle, go-kart’ta küçük, dört tekerli arabalarla özel hazırlanmış pistlerde “vınnnn” yarışırsınız.Yeni başlayanlar için karting aslında hiç de karmaşık bir spor değil. Tek yapmanız gereken güvenlik koşullarından emin olduktan sonra kartınıza binip, virajlarda devrilmeden direksiyon hâkimiyetinize dikkat etmek ve gaza basmak olmalı! Tabi hıza dayalı sporlarda fren pedalının da gaz pedalı kadar önem taşıdığını unutmamanız dileğiyle, iyi eğlenceler…

- Türkiye’de Karting’in gelişimi nasıl oldu?
Türkiye'de bu sporun ilk kez tanınması 1970'li yılların ortalarında Üst Bostancı Go-kart Pisti’yle İstanbul’da başladı. İstanbul, Karting Kulübü'nün de kurulmasıyla birlikte ilk ciddi pistine 1980'lere doğru kavuştu. 1987 yılında Avrupa standartlarına uygun olarak inşa edilen ve 'C' tipi lisansı ile uluslararası organizasyonları düzenleme hakkına sahip olan Karting pistiyle birlikte bu spor ilgi çekmeye başladı. İlk uluslararası karting yarışı Türkiye'de ancak 1988 yılında yapılabildi. Formula 1 Şampiyonası'nda 1995 yılında Williams Renault ve 1996'dan beri McLaren için yarışan David Coulthard, İstanbul’da düzenlenen bu ilk uluslararası yarışta yer aldı. 1992'de İstanbul Motor Sporları Kulübü (İMK) kurulduktan sonra İstanbul'daki karting organizasyonları, İMK'nın sorumluluğu altında düzenlenmeye başladı.
- Karting araçlarının özellikleri nelerdir?
Başlangıçta kullanacağınız araçlar 5.5-6 HP güç üretebilen 160 cc hacminde tek taraflı motorlara sahip. En fazla 75 km/s hıza ulaşabilseler de pist içinde bu hız ortalama 40-50 km/s. Türkiye'de profesyonel anlamda bu sporu yapmak istiyorsanız Türkiye Otomobil ve Motor Sporları Federasyonu'ndan lisans almanız gerekiyor. Bu alanda profesyonel yarışlar ise Tuzla Pisti, Körfez Pisti ve İzmir Pisti'nde yapılıyor. Bu tür yarışmalarda araçlar 120 km/s hıza ulaşabiliyor.
Şuan kullandığımız araçlarımız Rimo marka Alpha modeli olup 9.0 Hp 270 cc Honda motor kullanılmış. Araçlarımızda dört koldan destekli emniyet kemeri var. Dış bariyer 14 adet darbe emici plastik takoz ile desteklenmiş ve özel katalizörlü sessiz egzoz sistemiyle donatılmıştır. Ayarlanabilir koltuklarla birlikte araçlarımızda disk firen sistemi kullanılıyor. Pistimiz Antalya'nın ilk ve tek asfalt zemine sahip olan pisti. 3 bin metrekare alan üzerine kurulu olup, 400 metre yol uzunluğuna sahip. Pistimizin yolları otomobil lastikleriyle yapıldı ve çevresi koruyucu bant sistemiyle çevrildi. Ayrıca Antalya’da ilk defa bizim pistimizde bilgisayarlı tur ve zaman ölçüm sistemi mevcut. Şu an 8 adet 9.0 Hp gücünde Rimo marka go-kart aracımız ve bir adet de 4.5 Hp gücünde mini kart var.- Karting yapmanın riski var mı?
Karting aslında sürat sporları arasında hızına göre en güvenlisi olarak kabul edilir. Gerekli güvenlik önlemleri alındığında neredeyse hiçbir riski yoktur diyebiliriz. Tabi bu pistteki sürücülerin sürüşleriyle de alakalıdır. Pistte kesinlikle ters yöne gitmemelidirler. Ayrıca bir sorun olduğunda kesinlikle araçtan inilmemeli. Araç içleri yeterince güvenlidir. Bu sporu amatör olarak yaparken özellikle belirli bir giysi giymeniz gerekmiyor ama mutlaka bir kask takmak zorundasınız. Ayrıca kullanacağınız kask başınıza tam olarak oturmalı, aksi takdirde bir çarpma anında başınızdan fırlayabilir ve bu da yarışın geri kalan bölümünde, önemli bir risk taşımayan bu sporu sizin için tehlikeli bir hale getirebilir. Araçların ulaşabildikleri hız başlarda pek tatmin edici görünmese de go-kartlar yere çok yakın olduklarından kendinizi daha hızlı gidiyormuş gibi hissetmenizi sağlıyor.
- Bu sporun kuralları nelerdir?
Elbette, kesinlikle uyulması gereken kurallarımız mevcut. Mutlaka kask takılmalı ve camı kapalı tutulmalı. Görevlinin vereceği kısa bilgilendirme ve bayrak tanımlamaları dikkatli bir şekilde dinlenmeli ve görevlinin bayrak ikazlarına göre hareket edilmeli. En önemlisi ve en dikkat edilmesi gereken madde, kesinlikle parkur içersinde durmayınız, araçtan inmeyiniz. Araçta herhangi bir mekanik sorun olduğunda pit alanına giriniz. Eğer araç hareket edemeyecek durumda ise görevlilerin yardımını bekleyiniz. Damalı bayrak gösterildikten sonra yavaşça pit alanına giriniz. Bu kurallar tamamen sürücülerimizin güvenliği için ve talimatlara uymayan sürücüler kiralama veya yarışlardan diskalifiye edilir.
- Karting sporunu Antalya’da da profesyonel olarak yapabilir miyiz?
Türkiye'de profesyonel anlamda bu sporu yapmak istiyorsanız Türkiye Otomobil ve Motor Sporları Federasyonu'ndan lisans almanız gerekiyor. Bu alanda profesyonel yarışlar ise Tuzla Pisti, Körfez Pisti ve İzmir Pisti'nde yapılıyor. Bu tür yarışmalarda araçlar 120 km/s hıza ulaşabiliyorlar. Şu anda Antalya’da bu özelliklerde bir pist bulunmuyor. Gelecekteki planlarımızın içinde böyle bir yeri hizmete açarak uluslararası organizasyonları Antalya’ya da getirmek var.
- Karting yarışlarında hangi kategoriler var?
Amatör Karting yarışlarında kategori gözetilmez. Çünkü genel kullanıma açık pistlerdir. Ama profesyonel yarışlarda 7-12 yaş arası Mini Kategori, Junior Kategori 13-15 yaş arası ve Süper Kategoride de 16 yaş ve üstü sporcular yarışır. Karting yarışlarında sürücünün ağırlığı çok önemli olduğu için ağırlık takviyesiyle ağırlıkların eşitlenebileceği yerler karting araçlarında mevcuttur.
- Sizin yetiştirdiğiniz sporcular da var mı?
Deepo Alışveriş Merkezinin Müdürü Cem Livanelioğlu’nun 11 yaşındaki oğlu Sarp çok iyi bir sürücü, hatta alışveriş merkezi içinde sergilediğimiz profesyonel karting aracını da onun için getirttik. 26 saniyeyle 400 metrede en iyi tur zamanına sahip, Sarp gibi bir arkadaşımız daha var. O da 11 yaşında ve 26 saniyeyle en iyi tur zamanına ortak. Buraya geldiğinde 8 saat kesintisiz araç kullanıyor. 400 metrelik pistte 8 saatte neredeyse 500 kilometre yol yapmış oluyor. Sarp ve arkadaşının ben ilerde çok iyi derecelerle yarışacağına inanıyorum.
- Go kart pistinizi kullanan en yaşlı sporcunuz kaç yaşındaydı?
Geçen yıl 90 yaşında bir beyefendi parkuru tamamladı ve biz de hayretle izledik. Go-kart’ın yaşı yoktur ama 90 yaşında birinin karting yapacağını biz de tahmin edemezdik. O müşterimi hayat boyu unutabileceğimi sanmıyorum.
- Araçlarınızın bakım maliyetleri yüksek mi?
Araçlarımızın fiyatları 7 bin avro, yedek parçaları Almanya’dan geldiği için çok pahalı. Bir de iki haftada bir lastiklerini değiştiriyoruz. Go kart aslında pahalı bir spordur ama bizim düzenli gelen grup müşterilerimiz de var. Çünkü go-kart arabasına bir kez bindiğinizde sizi kendine bağlar ve kopamazsınız. Biz aynı zamanda kullandığımız go-kart araçlarının distribütör firmasıyız ve şu ana kadar Türkiye genelinde 30 tane anahtar teslim pist kurduk. Pist kurulumu da yaptığımız için standartlara çok dikkat ediyoruz. Karting pisti kurmak isteyenler için konum gerçekten önemli olmakla beraber, kullanılacak alanın her zaman şehir merkezinde olması gerekli. Karting pisti kurmak için ideal olan 3000 metrekare gibi bir alandır. Bu alan, konumuna göre 1500 metrekareye kadar küçülebilir veya profesyonel bir karting pisti için 5000 metrekareye kadar artabilir. Bu ölçüler kafeterya ve servis alanını da içermektedir. Go-kart araçlarının kullanılacağı pistteki ideal zemin "sıfır asfalt" olarak bilinen asfalttır ve Antalya’da biz “sıfır asfalt” kullanan tek firmayız.
- Antalya cemiyet hayatında tanınan ve go-kart tutkusu olan kimler var?
Kepez Belediye Başkanı Hakan Tütüncü Beachpark’taki pistimizin daimi sporcusudur. Sık sık ailesiyle birlikte gelir ve yarışır. Özellikle geçen yıl Ramazan ayında neredeyse her akşam geliyorlardı. Geçen hafta Arka Sıradakiler dizisinin oyuncuları buradaydı. Yabancı turistler de de Rusların ilgisi Avrupalılardan daha fazla.

Cengiz Malkoç kimdir?

1984 Trabzon doğumlu olan Malkoç, liseyi bitirene kadar Kocaeli’de yaşadı. Karadeniz Teknik Üniversitesi Elektronik Haberleşme mezunu. 1998 yılından beri karting sporunun içinde olan genç girişimci ağabeyi İsmail Malkoç’la birlikte 3 yıldır Deepo ve Beachpark Go-kart pistlerinin sahibi.

HÜSAMETTİN ÇETİNKAYA



Günün birinde, Sarıkavak'tan bir köylü Gavur deresinin batı kıyısında kumluk ve fundalık bir arazi olan şimdiki şehir merkezinin bulunduğu yere karpuz ekmiş. Kumsal ve verimli arazide karpuzlar oldukça iri olmuş. Yetişen karpuzları yetiştiricisi köylere götürüp satarken, köylüler bu karpuzları nerede yetiştirdiğini sormuşlar. O da "Derenin kıyısındaki kumluca yerde" diye cevap vermiş. Bu köylünün meşhur karpuzlarının methi, karpuzların yetiştiği yerin adının zamanla "Kumluca" olmasına neden olmuş. Eskiden karpuzları ile ün kazanmış olan Kumluca'da bugün çağın gereklerine uyularak, cam ve plastik seralarda turfanda sebzecilik yapılıyor ve Türkiye'nin sebze ve narenciye ihtiyacının önemli bir kısmı buradan karşılanıyor.



Yapımı 2006 yılında başlayan ve kale-kule olarak projelendirilen Kumluca Kültür Merkezi hem yerli halkın hem de turistlerin yoğun ilgisini görüyor. Kültür merkezindeki yerel müzede, kültürümüze ait eşyalar ve canlandırmalar turistlere kültürümüzle ilgili bilgiler verecek şekilde yerleştirilmiş.



Sadece altyapı belediyeciliği değil, ilçeye kazandırdığı sosyal tesislerle de Kumluca’nın çehresini değiştiren Kumluca Belediye Başkanı Hüsamettin Çetinkaya ile Kumluca’yı ve projelerini konuştuk. Kumluca turumuzda ilçenin birçok yerini gezdik. Kumlucalıların Başkan Çetinkaya’ya olan ilgi ve sevgisine de şaşırmamak lazım, yaptığı çalışmalarla hemşerilerinin gönlünü çoktan kazanmış.



3. dönem Belediye Başkanlığı görevinin ilk yılını tamamlayan Çetinkaya, bugünlerde 11.



Geleneksel Tarım ve Seracılık Festivali’nin yoğunluğu içinde olmasına rağmen, bizlere bütün gününü ayırdı. Şehir turumuzu Kumluca’nın simgesi olan ve benim de çok beğendiğim Kalekule’de noktaladık.



Kumluca’ya yolunuz düşerse Kalekule’nin bahçesinde bir çay içmeden, meşhur Topak Kızartma yemeğinden tatmadan, iki bisküvi arası muska lokumu almadan ayrılmayın…





- Kumluca ilçesi altyapı sorunlarını ne zaman çözdü?



İlçe merkezine yaklaşık 10 kilometre uzaklıkta, ilçenin kuzey batısında Kumluca katı atık düzenli depolama sahası yapılmıştır. Sadece geçen yıl çıkan organik atığımız 390 bin tondu. Şehrin atıksu kolektör sistemi, Atıksu Arıtma Tesisinin inşası ile paralel şekilde yapıldı. Bu kollektör sisteminin tamamlanması sonrasında şehir nüfusunun tamamı kanalizasyon şebekesine bağlandı. Kumluca Atıksu Arıtma Tesisi, Kumluca'da fenni olmayan yöntemlerle (foseptiklerde depolayarak) çözümlenen pissu problemini, çevre kirliliği ve insan sağlığının korunmasını da dikkate alarak ortadan kaldırdı. Ayrıca Kumluca Atıksu Arıtma Tesisi alanı olarak planlanan alan, kanalizasyon şebekesinin cazibeli olarak gelebileceği en uygun alan. Terfi merkezi gerektirmediği için ekonomik bir çözümdür. Alt yapı sorunları çözülmüş bir Kumluca için Aralık 2000 tarihinde de kanalizasyon inşaatı sözleşmesini yaptık ve Kumluca 2002 yılından beri altyapı sorunu yaşamıyor. Geçtiğimiz yıl İller Bankası Genel Müdürlüğü`nün düzenlediği ve 4 gün süren “Kanalizasyon Tesislerinde Elektrik, Pompa Ve Mekanik Ekipman Problemleri ve Çözümleri” konulu seminer, bölgenin en güzel arıtma tesisi olarak kabul edilen Kumluca Arıtma Tesisleri gezisiyle sona erdi. Biz bu tesis için 2008 yılında o günün şartlarında 20 trilyon lira bütçe ayırmıştık. İçme suyumuz da kaynak suyudur ve 2050 yılına kadar rezervimiz var.



- Huzurevi olarak planlanan yerde sonradan neden değişikliğe gidildi?



Kasapçayırı mahallesinde eski adıyla Demirci Tepesi’nde bulunan belediyemize ait 4 bin metrekarelik bir alan vardı. Biz burayı huzurevi olarak projelendirdik. 2006 yılında Valimizin de katıldığı temel atma töreninde Sayın Alaaddin Yüksel “Bu çalışma çok önemli bir vefa örneği, bundan sonra buranın adı Vefa Tepesi olsun” dedi. Binanın inşaatı tamamlandıktan sonra ilçemizde eğitim öğretim verecek olan yatılı öğretmen lisesi için yer lazım olunca burayı uygun gördük ve çocukları buraya yerleştirdik. Tamamen hayırseverlerin tamamladığı huzurevi projesi de böylece bir başka anlamlı projeye hizmet etmeye başladı. Şimdi başka bir yere bir bina daha yapacağız.



- Kumluca Belediyesi aynı zamanda Türkiye’deki ilklere de sahip, bu süreci bizimle paylaşır mısınız?



Biz göreve geldiğimiz günden beri kurumsal çalışmaya çok önem verdik. Belediyemiz bünyesinde ARGE çalışmalarını yürüten bir birimimiz var. Bütün bu çalışmaları tescilletmek istedik ve 25 Eylül 2007’de de ISO-9000 Belgesi almaya hak kazandık. Biz bu belgeyi Türkiye'de alan 32. belediye olmuştuk ve daha ne yapabiliriz derken Ekim 2009 tarihinden itibaren, belediyeye TS ISO 10002 kalite standartlarını getirdik. Ekim 2010 tarihinde de Türk Standartları Enstitüsü’nün (TSE) TS ISO 10002 - Müşteri Memnuniyeti Yönetim Sistemi standardı gereğince personelimiz, 15-16Kasım 2009 tarihinde ve 2010'un ocak ayında eğitim aldı. Hiç kimse bize gelip 'belge verelim' demedi. Bu yola çıkarken, Kumluca Belediyesi olarak vatandaşımıza 24 saat hizmet veren bir belediye olmayı, hizmet verirken de vatandaşımızın memnuniyetini sağlamayı hedef seçtik. Çeşitli yollarla bize ulaştırılan sorunları yerinde tespit ediyoruz. En kısa sürede çözümünü gerçekleştirerek tekrar vatandaşımıza dönüp memnuniyetini sağlıyoruz. Bütün bu çalışmalarımız TSE tarafından denetlenerek, yapılan çalışmaların standardı tespit edildi. Türkiye'de bir ilk olarak bu belgeyi almaya hak kazandık. Bu konuda özveri gösteren tüm belediye personelimize teşekkür ediyorum.



- 3. dönemde de belediye başkanlığına seçilmenizi nasıl değerlendiriyorsunuz?



Sadece altyapı çalışmaları bir ilçe için yeterli değildir. Son bir yılda 14 mahallemizin 7 tanesine spor aletleri, dinlenme yerleri ve çocuk oyun alanları olan parkları yaptık. Bunların yanında kültür merkezimizin inşaatına 2006 yılında başlandı. Bir sene öncede faaliyete geçti. Antalya’nın ilk seyir kulesi olan bu yapıda özellikle istediğim şey hem kale hem de kulenin aynı yapı olmasıydı. Mimari özelliği ile kale-kule görüntüsüne sahip kule, bu özelliğiyle benzerlerinden çok farklı. İki bölümden oluşan kulenin içerisinde, mini Anadolu müzesi, restoran, sinema salonu, kültür merkezi, otopark, şelaleler bulunuyor. Kumluca'nın tüm etkinliklerine ev sahipliği yapan merkezimizde simgesel kulenin en üst katı konaklama alanı olarak tasarlandı. Burada kalan misafirler, doğa harikası Kumluca'nın manzarasını izleyerek dinlenme fırsatına sahip olacak. Bu kale- kulenin en önemli ayrıntısında kaplama taşı limra taşıdır. Bu taş aynı zamanda Rhodiapolis’teki kentinde kaplamasında da kullanılmış.



- Rhodiapolis kazı çalışmalarını sizde yakından takip ediyor musunuz?



Rhodiapolis’e bir karşılama merkezi yapıp ziyaretçiler için açmayı düşünüyoruz. Eskiden beri birçok ören yeri gezmiş olmama rağmen bu kentin hikâyesini dinlemeye başladığımda özel olarak ilgimi çekti. Rhodiapolis antik kenti ilçe merkezimize hâkim bir tepede kurulmuştur. Buraya gelen yerli ve yabancı turistler ilçemizi en iyi noktadan izleme imkânı da bulacaktır. Böylelikle turizmde ilçede alternatif bir gelir yaratacak. Bundan sonra dünyaya açılan bir başka penceremizde turizm olacak. Likya bölgesinde, 1. yüzyılda Akdeniz tabanlı büyük bir deprem yaşıyor. Bütün kentler büyük zarar görüyor. Opramoas sadece Rhodiapolis’te değil Anadolu'da da çok ünlü ve çok zengin bir kişi. Bu zenginliğini de bütün Likya kentlerine yaptığı yardımlarla gösteriyor. Zarar gören kentlere önemli yardımlar yapıyor. Zarar görmüş yapıları ayağa kaldırıyor, onartıyor. Bu nedenle bütün Likya kentlerinin hemşerilik beratları var. Rhodiapolis'te ve annesinin yaşadığı hemen bu kentin yakınında bulunan bir başka kentte yaşayan fakirlere yardım ediyor. Öğrencilere burs, evlenecek kızlara çeyiz parası veriyor. Opramoas'ın hangi kente ne kadar yardım ettiği yazıtlarda anlatılıyor. Para kazanmak için de bankerlik yapmış. Belki de dönemin ilk bankerlerinden biri. Antik kentimizdeki çalışmalar tamamlandığında Olimpos, Çavuşköy (Adrasan) ve Rhodiapolis Kumluca’nın turizmdeki çehresi olacak.



- Belediye başkanlığınız boyunca sizin için özel olan bir çalışmanız oldu mu?



Bütün çalışmalarımızı ekibimle beraber yaptık ve hepsi benim için değerli ama içlerinde en değerli olanı Kumluca’da kardeşliğin, barış ortamının ve kaynaşmanın oluşmasına olanak sağlayan ve Çarşamba günü başlayan 11. Geleneksel Tarım ve Seracılık Festivali ilçede pozitif bir sinerji oluşturdu. Festivalin ilk yılından itibaren yapılan Yörük göçü ve domates güreşi festivalimizin simgesi haline geldi. Yağlı güreşlerimiz bu yıl iki gün sürecek. Festival süresince Sinan Yılmaz, Ziynet Sali, Kubat ve Kıraç gibi sanatçıların konserleri olacak. Bu yıl festivalimizi Kon TV ile tüm dünyaya yayınlama şansımızda olacak. Festivalimizi bugünlere getirebilmiş olmak benim içimdeki en büyük mutluluğumdur.



- Kumluca tarımı bu yılki sel felaketinden çok zarar gördü mü?



Türkiye'nin turfanda ihtiyacının yüzde 60'i Kumluca ve çevresinden elde edilmektedir. Yetiştirilen turfanda sebze ve meyveler ekseriyetle yurt dışına ihraç ediliyor. Bu da ilçe ekonomisine büyük ekonomik katkı sağlıyor. Tarımda gelişen teknolojinin son ürünleri bölge çiftçisi tarafından kullanılarak kaliteli ürün elde edilmekte. 2004 yılında yıpranan hal bölgemizi de yeniledik. Böylece yılda 6000 TIR meyve sebzenin ihraç edildiği Kumluca Hal Binası modern bir görünüme kavuştu. Yap işlet devret sistemiyle Türkiye’nin en modern halini hizmete açtık. 2000 yılında da şehrin içinden geçen Baysın deresinin çıkışını denize verdik. Ben bile o derenin denize aktığını düşünüyordum. Oysaki varış noktası deniz değilmiş. Böylece bölgemiz bu yıl selden en az etkilenen bölge oldu. Aldığımız bu önlem bizi bu yıl çok büyük bir maddi zarardan kurtardı.



- İlçenin belli başlı büyük eksiklikleri tamamlandı değil mi?



Kapalı spor salonumuzu yaptık. Otogar binamızı ve hastanemizi de yeniden yaptık. Şimdi de Kapalı spor salonu yanında yapılan 3 katlı binanın iki yılda tamamlanmasını planladık. 19 derslikli, spor sahaları ve amfilerin yer alacağı yeni binada 3 bin öğrenci okuyacak. İlçemizde birde Tarım Meslek Lisesi yapılması için çalışmalarımız devam ediyor.







Hüsamettin Çetinkaya kimdir?





1963’te Kumluca’nın Sarıcasu köyünde doğdu. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Matematik Bölümünü bitirdikten sonra yüksek lisansımı TODAİE (Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü) Kamu Yönetimi Uzmanlık programında tamamladı. Diyarbakır İli, Dicle Lisesi Matematik öğretmenliği ve müdürü, Antalya İli, Akseki İlçesi Şahinler Lisesi müdürlüğü ve matematik öğretmenliği, Antalya İli, Finike İlçesi, Cumhuriyet Lisesi müdürlüğü ve matematik öğretmenliği ve aynı ilçede Milli Eğitim Müdürlüğü ile Kumluca Ziya Gökalp ilköğretim Okulunda matematik öğretmenliği görevlerinde bulundu.18 Nisan. 1999 seçimlerinde Kumluca Belediye Başkanı seçildi, 3 dönemdir b.u görevi yürütüyor. Evli ve üç çocuk babası.

27 Nisan 2010

İSMAİL HANOĞLU



Havaların ısınması ve günlerin uzamasıyla şehir hayatı da üzerindeki kış rehavetinden kurtulmaya, yazlık mekânlar da yavaş yavaş açılmaya başladı. Televizyonlardaki magazin programlarına uzun yıllar ev sahipliği yapan Antalya gece hayatı, yerli ve yabancı turistlerin de ilgi odağı.

Birçok seçeneğin bulunduğu eğlence mekânlarıyla Antalya’da çok canlı bir gece hayatı olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle yaz aylarında, ödüllü marina ve civarında bulunan kulüp ve barlar, yerli ve yabancı turistler için son derece popüler mekânlar olarak karşımıza çıkıyor.
Nuri Alço filmleriyle bir döneme damgasını vuran diskotek kültürü de artık yerini gece kulüplerine bırakınca, cemiyet hayatının seçkin simalarını ağırlamaya başlayan, içkili eğlence yerlerinin de kendine göre kuralları bulunuyor. “Gece kulüplerine giderken ne giyilir? Ne yenir, ne içilir?” gibi sorular, gece eğlenmek isteyenlerin bilmesi gereken detaylar…
1997 yılında Doğu Garajı’ndaki balık pazarında 6 masası olan, küçücük bir balık lokantasıyla yiyecek sektörüne giren Antalya Balık A.Ş, 2001 yılından sonraki atılımlarıyla Antalya gece hayatının ve balık restoranı kültürünün en başarılı işletmelerine imza attı.
Gücünü, kaliteli ürünlerinden ve hizmetinden alan kurum, Club Arma Rome ile Antalya’daki en elit eğlence kompleksini müşterisinin hizmetine açtı ve sadece bir yıl içinde “Türkiye’deki En Güzel Mekânlar Araştırması”nda 2 kez dereceye girdi.
Club Arma Rome Antalya Kaleiçi Yat Limanı’na hakim konumu ve tüm Akdeniz’i kucaklayan panoramasıyla gece hayatının vazgeçilmezleri arasında yer alıyor. Club Arma Rome, 19. yüzyıl sonlarında İtalyanlar tarafından inşa edilmiş, bir süre gazhane olarak kullanılmış, daha sonra yıllarca un değirmeni, un deposu olarak hizmet vermiş. Mekânın mimari özellikleri, mekânı taşıyan sütunları oluşturan taşlar, özgün Antalya taşlarından oluşuyor. Kemerdeki tuğlalar da İtalyan orijinli...
Tarihin büyülü dokusunu günümüze kadar taşıyan mekânın atmosferi modern hizmet anlayışıyla birleşince ortaya muhteşem bir eğlence mekânı çıkıyor.
Kulüp işletmeciliğinde kışlık mekân olarak Clup Arma Lara’yı da (eski Shantel) geçtiğimiz Şubat ayında bünyesine katan şirket, kulüplerin işletmelerini kendisi yapmıyor. Bu sezona kadar farklı işletmecilere kiralanan Clup Arma Rome, kışlık mekânın da eklenmesiyle bu yıl her iki mekânı da uzun yıllar Antalya Balık A.Ş. bünyesinde çalışan İsmail Hanoğlu’nun yönetimine bıraktı.
Clup Arma Lara’da hafta sonu düzenlediği konserlerle ve hizmet anlayışıyla hemen farkı hissettirmeye başlayan Hanoğlu, bu yaz için de sürprizleri olduğunu belirtti.
24 Nisan Cumartesi pop müziğinin sevilen sanatçılarından olan Bengü’yü ağırlayacak olan mekânda, Cuma gecesi de DJ Barış eşliğinde eğlence devam ediyor.
Bir yandan Kaleiçi’deki Clup Arma Rome’u açılışa hazırlayan, diğer yandan Clup Arma Lara’daki organizasyona hazırlanan İsmail Hanoğlu ile Antalya eğlence hayatına dair eğlenceli bir söyleşimiz oldu.
Gece yarısına doğru hizmet vermeye başlayan gece kulüplerini gündüz açık yakalamak ve haliyle de işletmecilerini bulmak biraz zor olsa da İsmail Bey’e ulaştık ve 2 bin kişilik Clup Arma Lara’da bizleri ağırladı. Son derece şık konsepti ve mimarisiyle detaylı inceleme fırsatı da bulduğum mekânda ufak yenilikler yapan Hanoğlu, asıl değişimin önümüzdeki kış için yapılacağını söyledi. Bu haftaki keyifli sohbetimizin sonunda sıra fotoğrafları çekmeye geldiğinde, 2 bin kişilik mekânda 2 kişi olunca ortaya da eğlenceli görüntüler çıktı.

- Aniden Clup Shantel’i devralmanızla bu yıl sezona erken bir başlangıç yaptınız. Sonuç beklediğiniz gibi oldu mu?
Şimdiye kadar 3 konser düzenledik. Ziynet Sali ve Kıraç organizasyonlarından sonra geçen hafta da Fatih Ürek ve oryantal Didem’i ağırladık. Cuma günü de DJ eşliğinde kulüp olarak açığız. Bizim için ani bir değişim olsa da hızlı hazırlandık ve planlarımızda aksama olmadı. Yarın pop müziğinin sevilen sesi Bengü’yü, 1 Mayıs’ta da Demet Akalın’ı ağırlayacağız. Şu anki programımıza göre havalar müsaade ederse Demet Akalın bizim son konserimiz olacak ve Mayıs’ın ilk haftası Kaleiçi’deki yazlık mekânımızı açmayı planlıyoruz.
- Clup Arma Rome’da ne gibi değişiklikler yapıldı?
Bu yıl bar sayımızı 8’e çıkardık, şimdi barlarımızın işletmelerini ayarlıyoruz. Dekorumuzu yeniledik. Geçen yıl yaşanan ses problemini çözdük. Açılış için de değişik sürprizlerimiz olacak. Çok iyi iki konser planlıyoruz. Bu yılki hedefimiz 100 bin kişi ve tüm planlamalarımızı da bu yönde yapıyoruz.
- Gece kulüplerinin en büyük sıkıntısı olan ses sınırı sizi nasıl etkiliyor?
Ses sınırlamasında ilk yıllarda zorluklar yaşandı. Artık alıştık desem de ciddi bir sorun olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Turizmin kalbinin attığı bir şehirde eğlence konusunda biraz daha opsiyonel olunabilir. Çevrenin huzurunu ve asayişi bozmayacak şekilde bir düzenlemeyi tüm işletmeciler ister. Bizim sektörümüzde eğlence çok geç başlar. Yabancı turistlere acenteler bilgi verirken olması gereken neyse onu söylüyor. Gece kulüpleri gece yarısı açılır ve 03.00’e kadar açık kalır. Bu saatler düşünülünce ses sınırı bizi zorluyor. Kulüp içinde bir ambiyans yakalandığı anda sesi kısmamız tüm eğlenceyi bozuyor.
- Yerli ve yabancı turistlerin eğlence anlayışları ne gibi farklılıklar gösteriyor?
Artık bizim yabancılarla aramızda çok fazla fark olduğunu söyleyemeyeceğim. Yenilikleri ve gelişimleri takip ediyoruz ve çok çabuk adapte olabiliyoruz. Bizim vermiş olduğumuz hizmet kalitesi dışarıdan gelen turistlere çok cazip geliyor. Mekânlarımızın panoraması ve tarihi dokusu turistlere ve misafirlerimize çok çekici geliyor. Yabancılar bizim buradaki eğlence sektörümüze aşık olup gidiyorlar.
- Antalya gece hayatının en önemli sıkıntısı nedir?
Mekânlar olarak değil ama karşılaşılan genel sorunlar var. Öncelikle ses problemi, özellikle sezon açıldığında ciddi sorun oluyor. Kışlık mekânlarda da sigara olayı ciddi bir sıkıntı. Kulüpler gece yarısından sonra açık ve 18 yaş altındakilerin girmesi zaten yasak. Belki eğlence mekânlarına özel bir çözüm bulunabilir. Bu kadar yatırım yapan bir işletme eğer bir çözümü varsa mutlaka yapar. Aslında bizim insanımız da bu konuda oldukça uyumlu davranıyor. Ben bu kadar olacağını düşünmemiştim. Terası ve balkonu olmayan işletmeler yazın ne yapacak? Bu kadar yatırıma yazık değil mi? Sigara yasağı yüzünden ev partileri daha da çoğaldı. İnsanlar artık alternatif eğlence arayışına girdiler.
- Gece kulüplerinde en çok tercih edilen içkiler neler?
Bizlerin konsepti gereği öncelikle tüketim viski ve votka üzerine ama arada sırada bira içmek isteyen de oluyor. Fakat bizim yoğunluğumuz viski ve yanında da enerji içeceği diyebilirim.
- Peki bu içki konusunda geçen yıl yaşanan ve turizme ciddi zarar veren sahte içki olayında ne yapılabilir?
Bu çok ciddi bir sorun aslında çünkü bütün sektörü etkiliyor. Burada iş öncelikle işletme müdürünün sorumluluğunda. Kendi denetimlerini iyi yapmalı, alışveriş yaptığı firmaya dikkat etmelidir. Biz tek bir firmadan her şeyi alıyoruz. Stok kontrollerimiz çok önemli ve titizlikle inceleriz. En ufak bir değişimi fark ederim. “Müşterileriniz bu konuda ne yapabilir” derseniz de gittikleri mekânlarda eğer şüpheleniyorlarsa mutlaka şişelerde Tekel bandrolüne ve hologram olmasına dikkat etmeliler, şişelerin hepsinin altında kabartma damgalar bulunur. Eğer bunlar yoksa mutlaka sebebini sormalılar.

İsmail Hanoğlu Kimdir?

Antalya doğumlu olan Hanoğlu, İşletme Fakültesi’ne devam ediyor. Uzun yıllar Antalya Balık A.Ş’de AR-GE müdürü olarak çalışan Hanoğlu, Şubat ayından itibaren Clup Arma Rome ve Clup Arma Lara’nın Genel Müdürü olarak görevine devam ediyor.

20 Nisan 2010

HAMDİ GÜNEŞ


Triatlonda hedef olimpiyatlar



Haydi Antalya Triatlon’a



Antalya bu hafta sonu 1. Antalya ITU Triatlon Avrupa Kupası'na ev sahipliği yapacak. Gözde Gürer, bu hafta Cuma Sohbeti’nde ‘Demiradam’ların yöneticisi Triatlon Federasyonu Başkanı Hamdi Güneş’i konuk etti




Triatlon yarışmalarının tarihçesi 1978 yılında başlıyor. İlk Triatlon yarışı 18 Şubat 1978’de Hawaii adalarında Waikiki plajında yapılmış. Triatlon, üç farklı disiplinin bir yarışta buluşması olarak kısaca açıklanabilir. Yarışın yapıldığı yere göre değişiklik gösterse de genel olarak triatlon yüzme, bisiklet ve koşu parkurlarının geçilmesiyle yapılıyor. Triatlerler genellikle 1.5 kilometre yüzerek başladıkları yarışı, 40 kilometre pedal çevirerek sürdürüyor ve son etapta 10 kilometre koşarak tamamlıyor. İşte bu yüzden triatlon sporunu yapanlara Ironman yani Demiradam deniliyor.


Triatlon sporu, kuvvet, dayanıklılık ve dayanıklılık becerilerinin çok iyi olmasını gerektirdiğinden ve çevresel koşullardan (rüzgâr, yağmur, dalga v.b) kolayca etkilenebildiğinden dolayı elde edilen derecelerde rekor kırma gibi bir süre kavramı bulunmuyor. Triatlon felsefi bir spor. Azimle çalışan, gereklerini yerine getiren herkes bir diğerini geçer, mutlak birincilik, ikincilik, üçüncülük çok uzun süreli devam etmez. Ama sağlam istikrarlı triatlet vardır. Hemen hemen mevcut tüm yarışmalara başarıyla katılan ve bitiren bir önceki derecesinden 1 saniye ve dakika önce bitiren minimum 10 yıl, maksimum 20–25 yıl triatlon sporuna gönül veren kişi gerçek triatlet gerçek şampiyon kabul ediliyor bu camiada.


“Triatlon” terimi bizim ülkemiz için de oldukça yeni bir kelime. Ülkemizde Triatlon ilk kez 1988 yılında Eskişehir’de o zamanki adıyla Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüğü’nün organizasyonunda gerçekleşmiş. Daha sonra Alanya’da sporun turizme katkısını, yurtdışında gören bir kısım sporseverin çabaları ile ilk olarak 17 Ekim 1991 tarihinde uluslararası boyutta bir organizasyon düzenlenmiş, bu organizasyonun yerli ve yabancılar tarafından olumlu eleştiriler almasıyla gelenekselleşmiş ve günümüze kadar giderek gelişen bir konuma ulaşmış.


Alanya’daki olumlu gelişmenin devlet desteğinde sürmesini sağlamak ve yapılan organizasyonun sadece Alanya Triatlonu ile sınırlı kalmaması için Triatlon sporu 1994 yılı sonunda Bisiklet Federasyonu’na bağlanmış ve 2001 yılına kadar faaliyetlerini Bisiklet Federasyonu bünyesinde sürdürmüş. Aralık 2001 tarihinden sonra “Türkiye Triatlon Federasyonu“ Bisiklet Federasyonu’ndan ayrılarak kendi faaliyetlerini üstlenmiş.


Şubat 2009’da yapılan Genel Kurul’da ise Triatlon Federasyonu’nun kuruluşundan beri camianın içinde olan ve sevilen isimlerinden Antalyalı Hamdi Güneş yeni dönemde başkanlık görevini devraldı.


2010 ANTALYA ITU TRIATHLON EUROPEAN CUP


Antalya son dönemlerde adını spor faaliyetleriyle de duyurmaya başladı. Antalyaspor Kulübü ve Antalya Büyükşehir Belediyesi ile Kepez Belediyesi basketbol takımlarımızın çabalarına artık bisiklet ve triatlon takımlarımız da eklenecek. Alanya’dan başlayan ve her yıl daha çok sporsevere ulaşan bisiklet müsabakalarımızın, üç aşamalı versiyonu olan Triatlon branşının kupa heyecanına bu yıl Antalya da ev sahipliği yapacak.


1. Antalya ITU Triatlon Avrupa Kupası'na 30 ülkeden 150 sporcu katılacak. Bu sayı yönetici ve antrenörlerle 300'ü bulacak. Müsabakalarda 40 hakem görev alacak. Triatlon aslında kişisel bir spor, sporcunun erişebildiği gücü zorlayan insanüstü bir çaba gerektiren, değişik yaş gruplarının yapabileceği bir branş diyebiliriz. Olimpik tarzda rekor denemelerinin yapılmadığı hava ve zemin koşullarına göre derecelerinin değişebildiği bir spor olması insanların bu spora ilgisini arttırıyor.


Triatlon Federasyonu Başkanı Hamdi Güneş, mütevazılığı ve diyaloğa açık yapısıyla tüm işadamlarımıza örnek olacak bir kişiliğe sahip. "Ben" duygusundan uzak; "biz"i benimsemiş karakteri kendisini daima başarılı kılacak. Sorumluluğunun farkında ve Antalyalı bir başkan olarak, Antalyamızı Triatlon’da en iyi şehirlerden biri haline getireceğine inanıyorum.


Bu haftaki keyifli söyleşimizden anladığımız kadarıyla hayli eğlenceli ve heyecanlı bir spor dalı olan Triatlon’da “1. Antalya ITU Triatlon Avrupa Kupası” ev sahipliğinde bizlere de iş düşüyor, üzerimize düşeni yapmalı sporcularımızı yalnız bırakmamalıyız.


Haydi Antalya, 18 Nisan saat 10.00’da Konyaaltı’nda, Avrupa Triatlon Kupası’na!


- Bu yıl nasıl bir organizasyon takvimi belirlendi?


Müsabakalarda milli sporcularımızdan başarılı sonuçlar bekliyoruz. Federasyonumuzun 2010 yılı etkinlikleri 1. Antalya ITU Triatlon Avrupa Kupası ile Antalya'dan başlıyor. Son etkinliğimizi ise Ekim ayında Alanya'dan sonra Kaş’ta yapacağız. Türkiye'de henüz tanınmayan triatlon sporu, Alanya ilçemizde 19 yıldır yapılıyor. Antalya'da ise triatlonda ilk kez uluslararası bir organizasyon gerçekleşiyor.


- Yarışmanın parkuru nasıl olacak?


Konyaaltı Kent Meydanı'nda başlayacak yarışlar, kategorilerine göre mesafeleri değişmek üzere önce yüzme, ardından bisiklet ve son olarak koşu ile tamamlanacak. Koşu ve bisiklet yarışı Kent Meydanı ile Mini City kavşağında gidiş - dönüş olarak gerçekleşecek. Müsabakalar genç erkek, bayan, büyük erkek ve bayan kategorilerinde olacak. Yüzmede gençler 750 metre, büyükler ise 1500 metre yüzecek. Büyükler daha sonra 40 kilometre bisikletle yarışacak ve son olarak 10 kilometre koşacak. Gençler ise 20 kilometre bisikletle gidip, 5 kilometre koşacak. Dereceye giren sporculara aynı günün akşamı düzenlenecek törenle ödülleri verilecek. Yarışmayı izleyecek 2 bin kişiye de çeşitli hediyeler dağıtılacak. Türkiye'de triatlon sporunu yaymak ve sevdirmek için çalışmalarımız sürüyor. Şu anda 17 ilde triatlon sporu yapılan 43 kulüp var. Bu sayıyı arttırmak istiyoruz. Antalya Muratpaşa Belediyesi de triatlon bölümünü oluşturdu.


- Triatlon hikâyeniz nasıl başladı?


90’lı yıllardan beri değişik federasyonlarda görev aldım. İlk Halter Federasyonu’yla başladım. Daha sonra Herkes İçin Spor Federasyonu’nda görev aldım ve Engelliler Federasyonu’yla devam ettim. Şimdi de bir yıldır Türkiye Triatlon Federasyonu başkanlığı görevindeyim. Aslında spor olarak halter ya da triatlon yaptığım sporlar değil ama yönetici olarak görev almaktan çok mutluyum.


- İlk defa yapılan organizasyonlar daha zordur. Sizin çalışmalarınız nasıldı?


Bu yıl bir ilke daha imza attık. Sayın Valimizin desteğiyle Antalya’dan start verdiğimiz, Triatlon müsabakalarının finalini de Alanya’dan sonra 29 Ekim’de ilk defa Kaş’ta yapacağız. Kaş ilçesinin coşkuyla geçen Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında bu yıl farklı bir heyecan daha yaşanacak. Sayın Valimiz ve Turizm Konseyi ile yaptığımız görüşmeler sonucunda Antalyalı işadamlarımızın çok büyük desteğini aldık. Antalyalı işadamları ve kamu kuruluşları büyük bir özveriyle organizasyona sahip çıktı. Yönetim olarak hedefimiz olimpiyatlarda başarılı sonuçlar almak. Ancak, bu hedefimize ulaşabilmemiz için güçlü bir bütçeye sahip olmamız gerekir. İşte bu konuda içimizde bir burukluk var.


- Triatlon Federasyonu’nun bütçesi hedefleriniz için yeterli mi?


Geçen yıl 225 bin lira olan Federasyon bütçesini bu yıl Spor Toto'nun katkısıyla 300 bin liraya yükselttik. Şunu ifade etmeliyim ki geçen yıl sadece uluslararası kimlikli Alanya Triatlon Şampiyonası 200 bin liraya mal oldu. Ama biz 7 ayrı organizasyona imza attık. Borçluyuz, ancak borç yiğidin kamçısıdır felsefesi ile çalışıyoruz. Bu anlamda Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğümüzden bütçemizin yeniden gözden geçirilmesini talep ediyoruz. İnanıyoruz ki bize hak ettiğimiz destek verilecektir. Bu inançla 2010 yılı programımıza daha çok faaliyet koyduk. Triatlon, futbol, basketbol gibi popüler bir spor olmadığı için sponsor bulmakta zorlanmaktayız. Ama Antalya’nın bu sporda ismini duyuracağına inanıyorum. Kamp organizasyonlarıyla özellikle kış aylarında hareketlilik sağlayabiliriz. Bir de Antalya’nın kapalı ve açık bir olimpik yüzme havuzuna ihtiyacı var. Spor tesisleri yenilendiği takdirde başarmamamız için bir sebep yok.


- Müsabakanın sonucuyla ilgili bir tahmininiz var mı?


Antalya dünyanın her yanından gelen misafirlerini ağırlayıp mutlu bir şekilde göndermekte, yetiştirdiği tarım ürünleri ile bu güzelliğe lezzet katmakta ve temiz sanayisi ile emin adımlarla yükselmekte iken artık spor alanında da kendini üst sıralara taşımaya kararlı. Bu kararlılığa Antalya’da iş yapmış yaşamış ve bugün de görevim gereği yöneticisi olduğum ve çok sevdiğim Triatlon Federasyonu ile bir katkıda bulunabiliyorsam mutlu olacağım ve yaşadığı kente borcunu ödemeye çalışmanın gururunu taşıyacağım. Ben şimdiden bu organizasyonu uluslararası düzeyde başarıyla tamamlayacağımıza inanıyorum. Türk milli takımı 9 erkek ve 6 bayan sporcu ile temsil edilecek. Tüm Triatlon dostlarını ve özellikle de Antalya’da yaşayan herkesi 18 Nisan’da Konyaaltı sahiline izlemeye doyamayacakları bu güzel sporumuzu görmeye davet ediyorum.



Hamdi Güneş kimdir?



1960 yılında Antalya’nın Kemer ilçesinde doğan Güneş, ilk öğrenimini Kemer, orta ve lise eğitimini Antalya’da tamamladı. Uludağ Üniversitesi İktisadi ve Sosyal Bilimler Fakültesi’ndeki öğrenimi sonrası babası ile birlikte işe başlayan Güneş, 1982 yılında yaş sebze ve meyve toptancılığına bilfiil atılmış oldu. Sebze meyve komisyonculuğu ile iş hayatına başlayan Güneş, turizm sektörüne tedarik ve servis hizmeti, hiper ve süpermarketlere tedarik hizmeti, ihracat ve son 5 yıldan buyana da 60 dekarlık topraksız kültür sebze üretimi yapılan teknolojik modern sera kurarak üretime de başlamıştır. TÜRKONFED tarafından 2008 Kobilerde Dönüşüm, Küçük Firmaların Büyük Başarıları yarışmasında 24 firma arasında seçilme hakkını kazanmıştır.

SURURİ ÇORABATIR



Belediyeler vizyonlarını yenilemeli



Belediyeler turizmi yok sayıyor



Turizm sezonunun resmi olarak başladığı günlerde AKTOB Başakın Sururi Çorabatır’ı ağırladık. Çorabatır, en çok turizmi düşünmeyen, 3 kilometre arayla sıralanmış vizyonsuz belediyelerden şikayetçi



Sancılı geçen 2009 sezonunu başarıyla atlatan Antalya’da bu yılın manşetlerindeki haberleri şimdiden görür gibiyim. “Turizm patladı” ve “Bu yıl rekor kıracağız” manşetlerinin devamında turist sayısındaki artıştan bahsedilse de aslında kazancımız ve kayıplarımızın masaya yatırılması gerekiyor. Salt turist sayısına endeksli bir tablonun gerçeği yansıtmadığını 2009 sezonunda bizzat yaşadık. Krizin etkilerinin azalmasıyla birlikte canlanmalar da kendini hissettirdi ama bundan sonrasını nasıl planlayacağız?


Akdeniz Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği’nin (AKTOB) dinamik ve güler yüzlü Başkanı Sururi Çorabatır, turizmde çok rastlamadığımız ve alışık olmadığımız bir söyleşiye imza attı. Düşüncelerini SABAH Akdeniz okurları için dobra dobra açıklayan Başkan, tespitlerini cesaretle dile getirdi.


Pembe gözlüklerle bakmaya alışık olduğumuz turizm sektörünün gerçeklerini samimiyetle masaya yatıran Çorabatır, bu konuda alınması gereken önlemleri de sıraladı. 2010 ve 2011 yıllarının bizim için çok önemli olduğuna dikkat çeken Başkan, bu yılların Antalya turizmindeki dönüm noktası olduğunu belirtti.


Antalya’nın tüm dünyadaki bilinirliğinin en az İstanbul kadar olduğunu söyleyen Çorabatır, asıl önemli olanın marka değeri olduğunu da bir kez daha hatırlattı.


Antalya’daki tanıtım ve yatırımın bugüne kadar devletin ve derneklerin desteğiyle yapıldığını, oysa ki turizmde çok önemli bir yeri olan bankacılık sektörünün bu tanıtım ve yatırım planlamalarına niçin katılamadığını merak ettiğini açıkladı. “Örneğin bankalarımız tarihi yerlerimizin restorasyonunda sponsor olabilirler, kültürümüze sahip çıkmamız, kültür ve turizmi beraber düşünmemiz gerekir. Kültür ve turizm birbirinden ayrılamaz” diyen Sururi Çorabatır, sadece doğal güzelliklerimizi pazarlayarak bu sektörü yaşatamayacağımızı, kültürümüzü de tanıtmamızın turizmin devamlılığı açısından önemli olduğunun altını çizdi.


Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hiç şüphesiz ki Antalya, dünyanın en güzel yeridir” cümlesini hatırlatan Çorabatır, “Antalya’ya sahip çıkmak ve onu hak ettiği yere getirmek sadece işimiz değil, bize bu toprakları bırakanlara olan vicdani sorumluluğumuzdur, vefa borcumuzu ancak bu şehre sahip çıkarak ödeyebiliriz” dedi.


2010 sezonu için hazırlıkların tamamlandığı bölgemizde, sezon öncesinde Antalya turizmine dair notların alındığı, mevcut durumumuzu ve beklentilerimizi masaya yatırdığımız keyifli sohbetimizin sonunda, öncelikle kendi elini taşın altına koyan turizm sevdalısı Sururi Çorabatır’la ortak bir dileğimiz var, “Turizm patladı” ve “Bu yıl rekor kıracağız” manşetlerinin sektöre nazar değdirmemesi…



- AKTOB 2010 kışını nasıl geçirdi?


Turizmciler olarak çok çabuk bir araya gelip önemli kararlar alabiliyoruz. 1990 ve 2000 seneleri arasına baktığımızda gerek Antalya gerek Türkiye olarak birçok sıkıntı ve kriz atlattık. Turizm sektörü tüm olumsuzluklardan en çabuk etkilenen sektör. Kriz ortamında bir masanın etrafında çok çabuk toplanabilme ve krizi yönetilme becerisine sahip olmamıza rağmen krizin ardından çok çabuk rehavete kapılıyoruz. Antalya’nın yurtdışındaki bilinirliğini arttırmaya yönelik fuar çalışmalarımızdan çok iyi geri dönüşler alıyoruz. Sadece profesyonellerin katıldığı fuarlara değil, tüketicinin katıldığı daha küçük fuarları da ekleyerek bu yıl 35 fuara katıldık. Birebir tüketiciyle görüşme ve tanıtım imkânımız oldu. Pazar çeşitliliği açısından önemli ilerlemeler sağladık. Profesyonellerin bir araya geldiği fuarlar prestij fuarlarıdır ve çok önemlidir ama tüketici fuarları da atlanmaması gereken fuarlar.


- Geçtiğimiz sezonun olumsuz etkilerini bu yıl silebilecek miyiz?


Döviz bazında gelirlerimizde gerileme olurken, giderlerimizin yükselmesiyle kazançlarımız düştü. Döviz kurundan dolayı Türk lirası gelirimizde artış olmasıyla kazanç sağladığımızı söyleyemeyiz. Antalya havalimanından geçtiğimiz sezon 9 milyon turist giriş yaptı ve yüzde 2’lik düşüş gösterdik. Turist sayısı bazında güzel bir gelişme ama bununla birlikte Antalya’nın kayıpları oldu. Bunları telafi etmek çok önemli. Ne yazık ki bununla ilgili hem biz hem de diğer sivil toplum örgütleri bir planlama yapamadık. Sadece 2009’u stabil bir şekilde geçirebilmek için çalışmalar yaptık ama 2010 ve 2011 sezonu öyle değil. Bunun hazırlığını çok detaylı yapmamız gerekiyor. Turizmi 12 aya yaymamız gerektiğini Sayın Başbakan bile söylerken, biz bu konuda ne yapıyoruz? Hiçbir şey yapmıyoruz. Sadece bunu istiyoruz. Hedefe gitmek, çalışmakla olur. Sadece isteyerek yapmamız mümkün değil.


- Antalya Kongre Bürosu’nun yeni planlamaları yapıldı mı?


Antalya'nın kent ve destinasyon olarak turizmdeki geleceğinin daha sağlıklı şekillenebilmesinin en önemli adımı turizm etkinliklerinin yılın tamamına yayılmasıdır. Antalya bölgesindeki otellerde önemli bir kongre ve toplantı altyapısı bulunuyor. Ancak bu potansiyelimizi yeterince değerlendiremedik. Hedefimiz Kongre Bürosu ile bu potansiyelimizi yurt içi ve yurtdışında daha etkin tanıtarak, önemli organizasyonları Antalya'ya çekmek. Kongre ve toplantı turizminin gelişmesi ile hem bölgemizin düşük sezonu hareketlenecek, turizm 12 aya yayılacak, hem de yüksek gelir gruplarından insanlar bölgemize çekilebilecek. Böylece otellerden başlayarak tüm tedarikçi zincirinin, istihdam edilen personelin, kısaca bölgemizde ve kentimizde yaşayan tüm insanların refahının artmasına katkıda bulunulacak. Antalya Kongre Bürosu (ACB), bünyesinde çalışmaları yürütecek profesyonel bir ekip kurulması, önümüzdeki yurt dışı fuarlara katılım sağlanarak, etkin bir tanıtım yapılması konusunda çalışmalara başladık.


- Antalya’daki hizmet-fiyat-kalite üçlemesini dengeli buluyor musunuz?


Gündemde iyi şeylerle kalmak elbette ki çok önemlidir. Biz bunu başardığımıza inanıyoruz. Geçen sene sektör fiyat-kalite dengesini iyi ayarlayarak bu pax sayıları oluştu. Diğer sektörlerle karşılaştırdığımızda iyi bir sonuç aldığımız ortada. Fiyatların 2009’da geriye gelmesiyle 2010’daki dengeyi şöyle sağladık. 2009’un kontrat fiyatlarını 2010’a yansıttık. Bazı oteller fiyatlarıyla ilgili yükselen oynamalar yaptı ama bunu sektöre mal edemeyiz. Genelimiz, ben de dahil olmak üzere 2009 kontrat fiyatlarını kullandık. Ama Antalya’daki 16 milyar dolarlık yatırıma baktığımızda, karşılığı bu mudur? İşte bunun tartışılması lazım. Bu güzelim tesisler, kalite, hizmet, havaalanımız ve şehrimizi düşünürsek bunun değeri bu fiyatlar değildir?


- Antalya bilinirliği olan ama marka değerini ortaya koyamamış bir şehir, bu fiyatları etkiliyor mu?


Marka değeri hakikaten çok önemli bir konu, yerel yönetimler ve sivil toplum marka değeriyle ilgili adımlar atmaya çalıştılar ama sabun köpüğü misali kaybolup gitti. Bir anlık alevlenmeler bizi sonuca götürmüyor. Antalya bilinirliği en az İstanbul kadar olan bir şehir ama markalaşma çok farklı. Turizmi 12 aya yayıp, bırakılan gelirin yükselmesi, istihdamın istikrarındaki en önemli adım marka sürecidir. Eğer Antalya’yı markalaştıramazsak, Paris, Roma, Barselona gibi olamazsak sadece doğal kaynaklarla ileriye gitmemiz mümkün görünmüyor. Sayın Kültür ve Turizm Bakanımızın da önemle üzerinde durduğu Antalya’nın tarihini marka değeriyle ilgili çalışmalarda birleştiremezsek, kültür ve tarihe yönelik bir müşteri kitlesi oluşturamazsak önümüzdeki senelerde Antalya kaybedecek.


3 KİLOMETRE ARAYLA BELEDİYE VAR


- Bölgenin turizm politikasında nasıl bir yol izlenmeli?


Antalya’nın destinasyon markası olma yönünde çalışmaları yapılırken alt bölgeleri de unutulmamalıdır. 640 kilometre sahili olan bir şehirde Gazipaşa’yı da Oymapınar’ı da Kaş’ı da konuşmak zorundayız. Bunun için komple bir plan yapılmalıdır. Çok rahatsızlık duyduğumuz konulardan birini açıkça söylemek isterim. Kimseyi gücendirmek istemeyiz ama 640 kilometrelik sahil içinde sayısını bilemeyeceğimiz kadar belediye var. Kendi bölgemde bile ilçe belediyesinin altında 3 kilometre arayla belde belediyeleri var. Turizm yapılan bir şehirde bu kadar belediyeyle iş yapmak, proje hazırlamak, masaya oturmak mümkün değil, bir de parti farklılıkları var. Böyle olunca master planlama yapılamıyor. İmar müdürü olmayan bir belde belediyesinde 30-40 milyon liralık yatırım yapacak bir yatırımcıya nasıl yön vereceksiniz? Nasıl kontrol edeceksiniz? Biz turizmciler yatırımlarımızı yaptık, işletiyoruz da ama dışarı çıktığımızda görülen manzara çok yetersiz. Antalya merkeze neden turist gelmiyor diye soranların aslında belediyecilik hizmetlerini incelemesi lazım. Turistlik bir bölgede veya ilçede sadece kaldırım ve festival yapmak turizm açısından yeterli değil. Bu konuda belediyelerin vizyonlarını yenilemesi lazım.


- Peki, belediyeler özel ve farklı bir proje hazırlayıp, size altından kalkamayacaklarını ve destek beklediklerini iletseler cevabınız ne olur?


Ben Manavgat bölgesinin otelcisiyim. Kendi bölgem için konuşursam, 10 tane belediye var. Bugüne kadar herhangi bir proje getirmediler. Farklı partilerden 10 belediyeyi aynı çatı altında bir araya getirmek zor olsa da böyle bir proje gelse desteklerdik. Sayın Antalya Valimiz belediyecilik çalışmalarını yakından takip ediyor ama bunun yanında bizim bunları bir araya getirmemiz lazım. Gelen misafirler sadece otellere gelmiyor. 14 gün bir insanı otelde tutmanız mümkün değildir. Bu projeleri hazırlarken bizlerin de aralarında bulunduğu komisyonlar olmalı, bu kadar yatırımı yapmışız, turizmle ilgili koordinasyonu sağlayacak projelere destek mi vermeyeceğiz? Cazibe merkezi projeleri yaptınız da yapmayın mı dedik. Birbirini taklit değil, ayrı ayrı bölgelerde farklı temaların işlenmesi lazım. Maalesef yerel yönetimlerin seçildikleri günden itibaren yaptıkları tek şey bir sonraki seçimde nasıl oy alabiliriz hesapları yapmak. Geçtiğimiz günlerde bir yılını dolduran belediyelerimizin çalışmalarına baktığımda, üzülerek belirtmeliyim ki bir yılda turizmle ilgili hiçbir proje yapmadıkları gibi, turizmin gelecekteki projelerinde de yer almadığını gördüm. Bu şehirde turizmi yok sayarak bir şey yapamazsınız. Yerel yönetimler bana, sezon nasıl olacak, kaç kişi gelecek diye soruyor ama kimse ne yapabiliriz diye sormuyor.


SEZANO GİRERKEN YAPILACAKLAR


- 2010 sezonu öncesinde yapılması gereken son denetimler nelerdir?


Hizmet kalitemizi 2009’dan daha iyi yapmamız lazım. Arıtmalar ve altyapı hizmetlerinin deniz kirliliğine neden olmaması için tekrar gözden geçirilmesi gerekli, inşaatların 15 Mayıs’a kadar bitmesi ve etrafının toparlanması lazım, su sporlarının düzenlenmesi lazım, sahilde hizmet veren yatların ve tur şirketlerinin denetlenmesi lazım, ören yerlerinin acil bir şekilde gözden geçirilip müşterinin en basitinden tuvalet problemi yaşamaması lazım, pazar yerlerinde ve dükkânlarda mutlaka fiyat etiketlerinin olması lazım, oteller ve tedarikçi firmalar gıda kalitesine ve içki denetimlerine çok dikkat etmeliler, havalimanı, anketlerimizde en çok övgü alan yerlerden biri, bu yılda aynı başarıyı göstermemiz lazım, Antalya’nın her şey dahil sistemindeki standartlara dikkat etmesi, aile ve çocuklara yönelik etkinliklerin arttırılması gerekli, havai fişek gösterilerinin ve hanutçuluk olaylarının denetlenmesi gerekiyor. Hala müşteriyi kolundan tutup çekenler var. En önemli eksiklerden biri, şehrimizin haritası yok. Tabelalar ve ilan panoları acayip bir görüntü kirliliğine sebep oluyor.


- Antalya, tanıtımı için yeterli imkân yaratılıyor mu?


Kriz dönemi olmasına rağmen Bakanlığın 2009 ve 2010 ile ilgili tanıtım çalışmaları hakikaten çok büyük başarı sağladı. Sayın Kültür ve Turizm Bakanımız tanıtım ihaleleri için TÜROFED’den temsilci aldı. O masanın etrafında biz de oturduk. Fuarlar hariç 45 milyon dolarlık bir bütçenin planlanmasında bizlere de yer verildiği için teşekkür ediyorum. Farklı koldan tanıtımlar yerine tek elden tanıtım yapılması için “Cebimizi ve gücümüzü birleştirelim” sloganıyla Tanıtım A.Ş’nin kurulması gündemde. Böylelikle yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri daha etkili tanıtım yapabileceğiz. Rusya fuarında toplamda 50 milyon dolarlık bir bütçeyle bulunmamıza rağmen istediğimiz etkiyi alamadık. Tanıtım A.Ş. ile ortak bir tanıtım politikasında birleşip daha kalıcı sonuçlar elde edebileceğiz.


BANKALARA SİTEM VAR


- Bölgenin kültürel mirasının devamlılığı için neler yapılabilir?


Turizm sektöründe milyar dolarlık yatırımların hepsi öz kaynakla olmadı. Muhakkak finans desteği aldık. 90’lı yıllarda Kalkınma Bankası desteğiyle ilerledik, ondan sonrasında özel bankalar da sektöre girdi. Fuarlara katılıyoruz, bütün banka bölge müdürleri de bizlerle beraber oradalar. Yatırımlarla ilgili verdikleri kredi desteklerini kriz dönemi de dahil olmak üzere yasal faiziyle birlikte geri ödüyoruz. Bu konuda bir sitemde bulunmak istiyorum. 2009 yılında birçok bankanın Yönetim Kurulu Başkanlarıyla, birçok görüşmelerde bulundum. Hepsi, “turizme kredi anlamında nasıl destek verebiliriz? Nasıl kredi kartı verebiliriz?” diye sordular. Yatırımları destekledikleri için teşekkür ederiz ama mesela bu hafta iki tane özel bankanın üst düzey yöneticilerinin katılacağı toplantılar Antalya’da yapılacak. Hatta birinde Sayın Günay da yer alacak. Bankacılarımıza sormak istiyorum, tanıtıma hiç destek oldunuz mu? Sponsorluk çalışmalarında herhangi bir destekleri niçin olmuyor? Mesela niçin “Perge’nin restorasyonunu biz üstleniyoruz” diyen bir banka çıkmıyor? İstanbul’da Genel Merkezi bulunan tüm bankaların Manavgat’ta da bir şubesi bulunuyor. Eğer turizm sektöründen bankalar kazanç sağlamıyorsa neden bu kadar çok şube açıyorlar? Eğer siz de bu sektöre dahilseniz o zaman neden sadece ticaret yapıyorsunuz da elinizi taşın altına koymuyorsunuz?



KUTU



ÜÇ ÖNEMLİ TEŞEKKÜR



- Kriz yılı sonrasında işler iyi görünüyor. Bu anlamda bundan sonra ne yapmalıyız?


Kriz sonrası dönemlerde ivmeyi iyi kullanmak yerine, rehavete düşülüyor. Bir krizi iyi yönetmek kadar, kriz sonrası rehaveti iyi yönetebilmek de önemli. Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ertuğrul Günay’ın da gayretleriyle bu sefer kriz sonrası dönemi daha iyi değerlendireceğiz. Artık dinlenmek yerine 2011’i planlamalıyız. Bakanımızın da katılacağı bir Turizm Danışma Kurulu’yla, bundan sonrası için destinasyonlar bazında 10 yıllık planlar yapmalıyız Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Antalya Valisi Alaaddin Yüksel ve Kültür ve Turizm Tanıtma Genel Müdürü Cumhur Güven Taşbaşı Antalya için çok önemli kararlar alıyor ve bizleri destekliyorlar, sektörümüz adına kendilerine bir kez daha teşekkür ediyorum.