04 Haziran 2011
TAHSİN CEYLAN
Deniz tutkunları, ömür boyu yaşar mavinin sakinliğini… Mavi tutkusu da denizdeki devinimi görselleştiren bir tablodur onlar için…
Sualtı fotoğrafçılığı denince Türkiye’de ilk akla gelen isimlerden biri olan Tahsin Ceylan da mavi tutkunu bir deniz sevdalısı…
Onun sevdası bizimkiler gibi değil, bizim sevdamız da onun ki kadar coşkulu olamaz hiçbir zaman…
Denizlerin derinliklerinde, 200 metreden itibaren ışık yoktur ve karanlık başlar. Bununla birlikte derinliği Everest'in yüksekliğinden bile fazla olabilen okyanusların diplerine varıldığında rengarenk bir dünya ile karşılaşılır. Mavi tutkusu öyle bir sevdadır ki denizden uzakta olduğunda göğe bakıp denizi gören kişi Tahsin Ceylan…
Mavi bir ıssızlığın ortasında korkmak yerine yücelen sevgisiyle kucaklıyor denizi, maviyi, özgürlüğü…
“Poyraz” ismini verdiği kamerasıyla, suyun metrelerce altındaki ihtişamlı yaşama “merhaba” diyor sevgiyle…
“Fotoğrafçılığın sadece ekipmandan ibaret olmadığına inanırım. İyi bir ekipman birçok şeydir ama, her şey demek değildir. Çekeceğiniz fotoğrafın, yüreğinizde oluşturduğunuz görüntünün objektife yansıması olması gerektiğine inanıyorum. Kameranın arkasında duran yürek, her zaman finali belirler. Ve bu, benim hayatımda hep böyle olmuştur. Ruhum her zaman mavi sularda yıkanır" diyen Tahsin Ceylan’ı anlatmak için inanın bu satırlar yeterli değil…
Yüreğindeki tüm güzellikleri gözlerine yansıyan bir duayen, yaşama sevincini, direncini, umutlarını çevresine de yaymaya çalışan, ışığıyla bizleri de aydınlatan “Kaptan Cousteaumuz” Tahsin Ceylan…
Uzun aylardır bu söyleşi için Tahsin Hoca’mın yolunu gözlüyordum. Geçtiğimiz hafta dalış için Kemer’e geldiğini öğrendiğimde düştüm yollara… Rotamız Kemer Yat Limanı, sohbetimize ev sahipliği yapan da “North Star” teknesi…
-İsmi de fotoğraflarınız kadar anlamlı olan son serginizin adı niçin “Denizin Ruhu”?
Türkiye ve Dünya denizlerinden çektiğim görüntülerden oluşan sualtı fotoğraf sergim Ankara Esenboğa Havalimanında açıldı. TAV’ın sponsorluğunda hazırladığım sergi toplam 72 eserden oluşuyor ve büyük bölümünü Türkiye denizlerinin sualtı fauna, flora ve kültürel varlıkları teşkil ediyor. Ankara başta olmak üzere, İstanbul, Antalya- Gazipaşa, İzmir ve TAV’ın işletmesini yaptığı yurtdışı havalimanlarında da 45 günlük periyotlarda sergilenecek. Doğanın fırçası, en güzel ebrularını deniz suyunda boyar. Kıyı yakınında turkuvazken, akarsuların denize karıştığı yerlerde sararır, bulanır. Kış güneşiyle aydınlanan kutuplarda, cam yeşiliyle buz mavisi arasında gider gelir. Derinlere indikçe maviden laciverte değişir. Sonsuzmuş gibi görünen okyanus çukurlarında, sadece siyahtır. Okyanusların mavisiyle kuşatılmıştır kıtalardaki renkler. Tıpkı bir prizma gibi, okyanuslar da güneş ışığını çözümler ve renklerine ayırır. Kırmızının sıcaklığı ilk bir kaç metre derinlikte yok olurken, yüksek enerjili mavi derinlerdeki yolculuğuna devam eder. Dünyaya uzaydan bakanlar için burası, mavi bir gezegendir. Mavi yerkürenin hakim rengidir. Oysa, doğanın tüm bu yaratıcı çabası bir bardak suda kaybolur. Su şeffaflaşırken, sanki ruhunu kaybeder. Mavi, denizin ruhudur... Bu yüzden de sergimin adı “Denizin Ruhu”
-Sanatsal değeri olan fotoğraflar çekmek mi yoksa nesli tükenmekte olan canlıların fotoğraflarını çekmek mi size daha çok keyif veriyor?
Nesli tükenmekte olan bir canlının fotoğrafını çekmek benim için çok daha anlamlı ve keyifli diyebilirim. Sualtı fotoğrafçılığı hayatımda, beni en çok heyecanlandıran görüntülerin başında, Kaş'ta görüntülediğim ve "Princess" adını verdiğim denizatı gelir. Böylesine büyüleyici bir fotoğrafı, bir kez daha çekebileceğime asla ihtimal vermiyorum. Bir kez yaşa, bin kez hatırla dedikleri bence bu. Denizatları Akdeniz bölgesinde nesli tehlike altında olan canlılardan biri. 2002 yılında Kaş’da çektiğim bu denizatının erkek mi dişi mi olduğunu bilmediğim halde, ben fotoğrafa bakarak ismini prenses koymuştum. Yıllar sonra çektiğim o fotoğraftaki canlının gerçekten de dişi bir denizatı olduğunu öğrendim. “Princess” isimli o fotoğraf ulusal ve uluslar arası yarışmalarda bir çok ödül aldı. Ama en önemlisi 2005 yılında Amerika’da yapılan dünya denizatları yarışmasında büyük ödülü alarak 2432 fotoğraf arasından“dünyanın en iyi 10 denizatı fotoğrafı” ndan biri seçildi. Akdeniz fokları da yine nesli tükenmekte olan ve WWF tarafından koruma altına alınan canlılardan biri. 1997 yılında çektiğim Akdeniz Foku fotoğrafımı daha sonradan WWF afiş olarak kullandı. Bu çalışmalar benim için kelimelerle anlatamayacağım kadar anlamlı ve duygu yüklü…
- Akdeniz’deki balık popülasyonunda hızlı bir azalmadan bahsediliyor, sizin gözlemleriniz neler?
Çok doğru. Akdeniz’deki balık popülasyonu hızla azalıyor. Doğal evrim dediğimiz düzende, azalan ve yok olan balık popülasyonunun yerini “egzotik göç” dediğimiz Kızıldeniz kökenli canlılar almaya başladı. Akdeniz kökenli canlılar önlem almadığımız sürece günbegün yerini bu canlılara bırakarak yok oluyor. Özellikle deniz kirliliği de deniz canlılarının türlerinin azalmasında önemli bir faktör… Kirlilikten kastımız suyun üzerinde görülen ya da görülmediği için temiz olduğu düşünülen evsel atıklar değil. Asıl tehlikeli olan ve önlem gerektiren kirliliğe “okyanusların asitlenmesi” diyoruz. Birleşmiş Milletlerin 2011 yılı raporunda bu çok belirgindir ve Akdeniz bu konuda ön sıralardadır. Asit oranı arttıkça kabuklu canlılar (istakoz,yengeç gibi) bu asitlenmeden ilk etkilenen canlılardır. Onların kabukları bu asitlenmeye dayanıklı olmadığı içinde özellikle erişkin olamadan ölüm oranlarının arttığı tespit edilmiş.
Tahsin Ceylan: “ Kemer’in bütün kanalizasyonu Paris Batığı’na akıyor”
Deniz kirliliği dediğinizde paylaşmak istediğim bir başka olay da Kemer’de, dün akşam yaşadıklarımız. Kemer Yat Limanının 1,5 mil açığında bulunan Paris batığı aynı zamanda Türkiye’deki “En İyi 10 Dalış Noktası”ndan biri olarak seçildi. Birinci Dünya Savaşı sırasında batan geminin nakliye amaçlı kullanıldığı düşünülüyor. 1896 yılında inşa edildiği tahmin edilen gemi, üç güverte ve iki ambara sahip. Kıç taraftaki ambarda cephane bulunmakta. Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul ve arkadaşları tarafından kıyıdan top atışıyla batırılan Paris savaş gemisi, suyun altında biblo gibi duran çok ender batıklardan birisidir. Yıllarca biz bu batığın görüntülerini çektik. Slayt çektiğim yıllarda üzerinde top vardı. Başka cephaneler vardı. Yıllar içinde bunlar çalındı. İşin daha da garibi geçtiğimiz yıllarda Kemer Belediyesi ilçenin arıtma ihalesini açıyor. Aslında 800 metre ileriden gidilmesi gerekirken kanalizasyon boruları, Paris batığının tam yanından geçiriliyor. Bu borunun yaklaşık bir yıl önce tam batığın yanındaki bölümü patlıyor. Belediyeye söylediğimizde, bize “ihaleyi alan müteahhit kötü malzeme kullanmış o yüzden olmuştur” dediler. Uzun aylardan sonra dün akşam yine Paris batığına bir dalış gerçekleştirdik ve ne yazık ki yaklaşık bir yıldır bütün bu ilçenin kanalizasyonunun Paris Batığının üzerine gelmiş olduğunu fark ettik. Biz dün akşam kokudan o kadar rahatsız olduk ki beş dakikadan fazla kalamadık ve yüzeye çıktık. Turizme bu kadar önem veren bir ilçe olan Kemer’deki yetkililerin bu olaya olan duyarsızlığını kınıyorum.
Ceylan: “Lüfer balığı, henüz lüfer olamadan tükeniyor, bitiyor”
-Sizce “Sürdürülebilir Yaşam” kavramı konusunda ne kadar bilinçliyiz?
İnsanoğlunun doymak bilmez bir iştahı var. Vahşi kapitalizm dediğimiz sistemi, bizler denizlerde yaşayan canlılara baktığımızda çok daha net hissedebiliyoruz. İnsanoğlu denizleri Tanrıların kendilerine bahşettiği tarlalar olarak görüyorlar. Mesela bazı balıkçılar bir foktan önce denizdeki balığın kendi hakkı olduğunu düşünüyor ve balıkçı diyor ki “fok benim balığımı yedi” Bu cümle aslında tüm yaşananların özeti gibi. “Sürdürülebilir Yaşam” kavramını Türk insanı henüz tanımıyor. İnsanlar tüketebilecekleri doğal besin kaynaklarını mutlaka nüfuslarıyla doğru orantılı bir şekilde planlamak zorundalar. Bu planlamalar içinde öncelikle ciddi AR-GE çalışmaları yapılmasını sağlamalılar. Türkiye’de nesli tehlike altında olan tür sayısı sürekli artıyor. Bunun nedenlerinin başında da koruma önlemleri almadan sadece tüketime yönelik alışkanlığımızdan vazgeçememiş olmamız yatıyor.
-Peki, bizler bu bıyıklı ve şirin Akdenizliyi "Akdeniz Foku'nu" ne kadar tanıyoruz ve yaşam hakkına ne kadar saygılıyız?
Akdeniz foku, yeryüzünde yaşamakta olan en nadir canlı türleri arasında. Yaşam alanında korunmasıyla ilgili olarak Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) öncülüğünde, dünya ülkelerinin birçoğunda özel koruyucu kanunlar çıkartıldı ve nesli ileri derecede tehlike altında… Akdeniz Foku’nun bugün bilinen yaşam alanları Türkiye ve Yunanistan kıyıları, Maderia Adaları, Moritanya ve Batı Sahra kıyılarıdır. En yoğun gözlendiği alan ise Türkiye ve Yunanistan kıyıları olup, bu alanlarda 300-400 bireyin yaşadığı tahmin ediliyor. Ülkemizde de sadece 50 civarında bireyin yaşadığı ifade ediliyor. Yeryüzündeki tüm popülasyonun da, 500-550 civarında olduğu sanılmakta...
Akdeniz Foku bir deniz memelisidir. Besinini denizden temin eder ve denizde çiftleşir; ancak doğurmak, dinlenmek, uyumak, yavrularını büyütmek ve güneşlenmek için karaya gereksinim duyar. Bu nedenle kıyısal alanda yayılım gösterirler. Nesillerinin tehdit altında olmalarının en önemli nedeni de, kıyı şeritlerinin insanoğlunun istilasına sürekli maruz kalmasıdır. Artan insan baskısı sonucu günümüzde foklar daha çok, insanların ulaşamadıkları mağaraları yaşam alanı olarak seçmekteler. Ancak Akdeniz Foku’nun kullanabileceği ve içerisinde yavrulayabileceği mağara sayısının sınırlı olması, bu türün üremesini de sınırladı. Ekolojik olarak hızla fakirleştiğimizi de düşünürsek denizlerde azalan besin, fokların da kolay besin teminini zorlaştırmakta... Yeterli besin bulamaması da, yine bir diğer tehdit unsuru foklar için. Ve hepimiz için mutlak bir gerçek var ki, o da “Akdeniz Foku’nu korumak, Akdeniz’i korumaktır”
-“Caretta Caretta” dediğimiz deniz kaplumbağaları da sanırım foklarla benzer bir kaderi paylaşıyor değil mi?
Gerekli koruma önlemlerinin çoğu bizim birinci bölge dediğimiz, önem taşıyan bölgelerde uygulanmıyor. Bu bölgelerde deniz kaplumbağalarını ve onların yumurtalarını bıraktıkları sahilleri korumak amacıyla daha birçok önlem alınabilir. Yasal olmayan kum çıkarma işlemi yumurtlama alanı olan kumsallarda durdurulmalı. Küçük ve yetişkin kaplumbağalar üzerindeki suni ışık kaynaklarının düzen bozucu etkileri üzerine daha fazla araştırma yapılmalı. Kumsalları kullanan yerli halk ve turistler için eğitim programları düzenlenmeli ve kumsal kullanımı için daha sert kurallar uygulanmalı. Ek olarak zararın fazla olduğu bölgelerde yuva koruma prosedürleri uygulanmalı. Balık avlanmasının neden olduğu deniz kaplumbağası ölümleri araştırılmalı ve gerekli önlemler alınmalı. Asıl odak noktası önem sırasına göre ilk sıradaki yuva alanlarına yönelmeli ancak diğer alanlar da koruma altına alınmalı. “Chelonia Mydas” daha kritik bir durumda olduğundan, bu türe özel koruma önlemleri alınmalı…
-Ülkemizdeki deniz canlılarıyla ilgili son veriler düşünüldüğünde ne durumdayız?
Ülkemizi çevreleyen denizlerde 5.000 civarında omurgasız, 450 civarında balık ve 400 civarında alg’in yaşadığı ifade edilmekte. Son yıllarda deniz balıkları faunasına yapılan ilavelerle birlikte 450’e yakın balık türünün Türkiye kıyılarında dağılım gösterdiği ve bu türlerin yaklaşık %61’i Atlantik-Akdeniz, %18’i Akdeniz endemik, %14’i Kozmopolit ve %7’si Kızıldeniz kökenli olarak belirlenmiş. Karadeniz balık faunasının da %75’i Akdeniz kökenlidir. Bu balıkların bir kısmı devamlı Karadeniz’de kalmakta, bir kısmı ise beslenme ve üreme amacıyla Akdeniz ile Karadeniz arasında göç etmektedir. Göç eden türlere örnek olarak Kılıç Balığı, Lüfer, Uskumru ve Palamut verilebilir. Son 50 yıldır Karadeniz’de meydana gelen ciddi ekolojik değişimler, pollusyon baskısı ve aşırı avcılık nedeniyle, pek çok balık türünün stokları belirgin şekilde azalmış durumda. 1950’li yıllarda sıklıkla rastlanan kılıçbalıkları, artık Karadeniz ekosisteminin en kırılgan balıkları arasında yer alıyor. Balıkların yanı sıra, sıcaklık ve tuzluluğun en uygun koşullarda bulunması nedeni ile midye ve salyangozlar gibi yumuşakçalara da sadece Karadeniz’de yoğun olarak rastlanıyor.
-Çevre projelerinde etkin rolü olan Mavi Tutku ekibindesiniz aynı zamanda. Geçtiğimiz dönemde ne gibi projeler gerçekleşti?
Geçtiğimiz yıl önemli projeleri hayata geçirdik. Öncelikle “Halikarnas Balıkçısı” Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın “denizin en deniz olduğu yer” diye tanımladığı Gökova, yoğun çabalarımız sonucunda özel çevre koruma bölgesi ilan edildi. Azmak çayının hayat verdiği sularda yürütülen " Türkiye'nin deniz ve kıyı koruma alanları sisteminin güçlendirilmesi" çalışması ülkemizde ilk defa yapılıyor. Bu sürecin başından beri içindeydik. EKAD (Ekolojik Araştırmalar Derneği) ve Mavi Tutku ekibi olarak görüntüleme çalışmalarda bulunduk.Özellikle nesli tehlike altında olan Lahos,Orfoz ve diğer türlerin koruma altına alınması amacıyla balıkçılığa kapatılan deniz koruma alanlarında pelajik alanlar ve bentik alandaki makro canlıların fauna ve florasının tespitine yönelik yapılan çalışmalar kapsamında görüntüleme çalışmaları da yaptık. Bunun yanında Aralık 2010 ayında biri Mersin Bozyazı’da diğeri Kaş’ta bulunan ve yaşamsal tehlike sınırında olan iki yavru Akdeniz Foku SAD ve AFAG ekipleri tarafından yaklaşık 4 ay Foça’daki Akdeniz Foku rehabilitasyon merkezinde tedavi edilmelerinin devamında 2 Nisan günü Mersin Bozyazı’da doğaya bırakıldılar. Şimdi de özgürlüklerine kavuşacakları günü bekleyen iki yunusumuz var. Uzun süre Kaş’daki yunus havuzunda esaret altında tutulan ve daha sonra Fethiye’deki havuza nakledilen ve SAD-DEMAG(Sualtı Araştırmaları Derneği-Deniz Memelileri Araştırma Grubu) ve Born Free Foundation (BFF) ortak çalışmalarıyla 6 yıllık esaretlerine son verilecek olan iki Afalina yunusu Tom ve Misha… “Maviye Dönüş” projesi kapsamında Gökova’da (SAD Deniz Canlıları Rehabilitasyon Merkezi) uzman ekiplerce doğaya uyum rehabilitasyonları yapılıyor. Altı ay ile bir yıl arasında sürecek olan rehabilitasyon sürecinde yunusların doğal ortamda yaşamaya ve kendi çabalarıyla avlanma yetilerine kavuşabilmeleri durumunda geri kalan yaşamlarını mavi derinliklerde özgürce yaşamaları sağlanmaya çalışılıyor.
-Hayatınızı adadığınız “deniz ve mavi” kelimeleri size ne hissettiriyor?
Deniz ve mavi benim için paylaşmaktır.Tıpkı yaşamak gibidir paylaşmak. Bununla ilgili şöyle bir ifade içime işlemiş. Özellikle nesli tükenen canlıları en azından fotoğraflarla gelecek kuşaklara taşıyalım diye, kendimce bir nedenim var. Bu sulak gezegene bir vefa borcumuz var ve ben de bunu tanıyarak, tanıtarak gelecek kuşaklara aktarmaya çalışıyorum. Sevgini paylaş, kendini paylaş, bilgini paylaş diyoruz. Bu konuda şükranla andığımız Jacques-Yves Cousteau’nun yaşamıma etki eden bir ifadesi var. Bu söylemini bir kez daha hatırlayalım istiyorum. “Zevk satın alabileceğiniz bir şeydir. Ama neşeyi satın alamazsınız... Eğer kendiniz için bir şey alırsanız bundan keyif duyarsınız, size zevk verir. Ancak neşelendirmeyebilir. Bu bencilce bir tatmindir. Neşe paylaşmaktan gelir. Yaşamaktan neşe ve mutluluk çıkarmak için birkaç yol vardır. Birincisi elinizde olanı paylaşmaktır, ki bu sevginin göstergesidir. Bir diğer yol sevginin kendisidir. Bu sadece elindekini değil, kendini paylaşmaktır. Başka biri de evren ile ilgili bilginizi çoğaltmaktan geçer. Bilgi insanı büyütür ona yeni bakış açıları kazandırır ve ona sahip olan kişilere neşe ve mutluluk kaynağı olur. Başkalarını düşünmek için kendinizi unuttuğunuz her an neşeli ve huzurlu bir hayat tarzına ulaşırsınız...”
Tahsin Ceylan Kimdir?
Sualtı Sporlarına 1986 yılında Cankurtarma ve İlkyardım Eğitimleri ile başlayan Tahsin Ceylan, 1959 yılında Diyarbakır'ın Dicle ilçesinde doğdu. 1994 yılında Sualtı Fotoğrafçılığına, 1997 yılında ise sualtı video çekimlerine başlayan Tahsin Ceylan, şimdiye kadar Kızıldeniz, Atlantik Okyanusu, Pasifik Okyanusu ve Türkiye Karasularında, görüntüleme amaçlı sayısız dalış yapmıştır. Çalışmalarının ağırlık bölümünü Türkiye denizlerindeki sualtı yaşamını görüntülemek oluşturmaktadır. Tahsin Ceylan'ın 1995 yılında katılmaya başladığı ulusal ve uluslararası sualtı fotoğraf yarışmalarında çeşitli dallarda toplam 74, 1999 yılında katılmaya başladığı sualtı video çekimi yarışmalarında ise, toplam 18 ödülü bulunmaktadır. Bugüne kadar. "Mavi Derinliklerin Gizemi" adıyla dört, "Sualtından Türkiye" adıyla üç ve "Denizin Ruhu" adlı kişisel sualtı fotoğraf sergileri açmıştır.
30 Mayıs 2011
TUNCA TOSKAY
Son aylardaki tek gündemimiz seçimler… Peki, ama kaset skandalıyla gündeme gelen MHP’nin seçim çalışmaları nasıl gidiyor? Bir milletvekili gözüyle Antalya’yı nasıl görüyor? Antalya’daki son durum nedir? ‘Türkiye’nin ekonomisi öldü’ söylemiyle ne demek istedi? Tüm bu soruları MHP Antalya milletvekili Tunca Toskay ile konuştuk.
MHP Antalya Milletvekili Tunca Toskay, iktidarın bütün devlet imkânlarını seçim kampanyasında pervasızca kullandığını, seçimler yaklaştıkça AKP ve Başbakan'ın büyük bir panik ve gerginlik içinde gittikçe hırçınlaştığını belirtti. Başarı için her şeyi mubah gören bir tutum sergilendiğinin altını çizen Toskay, hem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı hem de AKP’yi sert bir dille eleştirdi.
Kaset olaylarıyla gündemde olmaktan son derece üzgün olduklarını belirten Toskay, “Türkiye ekonomisi öldü. Kimse bunun aksini iddia edemez. Ama gündem gerçek sorunlarla tartışmaya açılmıyor” dedi. 39 yıldır Milliyetçi Hareket Partisi’nde olduğunu ve siyasi görüşün yanında, partisiyle arasında bir gönül bağı da olduğunu söyleyen Toskay, kaset olaylarıyla ilgili merak edilen tüm sorularımızı içtenlikle yanıtladı. "Seçimlerde MHP’nin şu andaki siyasi ortamda, siyasi tarihinin en başarılı sonucunu alacağını düşünüyorum” diyen Toskay, en çok merak edilen konulardan bir olan Türk-Kürt sorunuyla ilgili yaşananları da değerlendirdi.
Siyasetteki tecrübesi ve duruşuyla örnek alınan değerli siyasetçi Toskay, seçim arifesindeki tüm yoğunluğuna rağmen, samimiyetle sorularımız yanıtladı ve Türk Siyasi tarihine not düşülecek önemli mesajlar verdi.
Ortaya atılan bu kaset görüntülerinin sadece muhalefete ait olması sizce de tesadüf mü?
Toplumda yaşayan insanların güven duygusu sarsıldı. Hiç alakası olmayan telefon görüşmelerinin montajlanarak bambaşka bir hale getirilmesi fikri bile son derece yanlış. Halkımız kendi telefon görüşmelerinin bile bir gün internette yayınlanmayacağının güvenini hissetmek istiyor. Arkadaşlarınızla plajda, otelde, bir ortamda eğlenirken oradaki görüntülerinizin çok değişik şekilde yorumlanarak internette yayınlanmayacağından emin olamazsınız. Düşünebiliyor musunuz, bütün toplum böyle bir fobi içindeyse, o zaman hangi demokrasiden bahsedebiliriz? Avrupa Birliği’ne yaklaşan demokratik standartlarımız edebiyatını bıraksınlar, önce bizim en temel anayasal hakkımızı korusunlar. Bu kasetlere prim verilmesi sonrasında yerel seçimlerde herkes birbirinin arkasından neler yapar, bunu düşünmek bile son derece acı ama mevcut durum böyle devam ederse ihtimal dâhilinde gibi görülüyor. Hükümetin çok kararlı bir şekilde bu olayın üstüne gidip, yapanı bulup, cezasını vermesi lazım… Sayın Başbakan, CHP’deki kaset olayında ilk iki gün son derece doğru bir tavır içindeydi ama sonrasında bunu istismar etti. Şimdide aynı söylemleri yaptığı bütün mitinglerde MHP’deki kaset olayı ile ilgili yapıyor. Bu yöntemlerle siyasette başarılı olunamaz, olunsa bile ondan hayır gelmez.
Siyasi açıdan değerlendirdiğinizde, kaset skandalıyla ilgili görüntülerin kişilerin siyasi kariyeri bitirmesi doğru mu?
Nereden bakarsanız bakın üzücü bir olay. Ancak bizler siyasetçi olarak meseleye şöyle bakarız. Bu olay hangi hukuki çerçevede değerlendirilmelidir? Siyasetçiler ve ülkeyi yönetenlerin de meseleye bu açıdan bakmaları gerekir. Öte yandan bu hadiseyi yaşayan arkadaşlarımızın kendileri bir sosyal bedel ödeyecekler. Bunda şüphe yok. Böyle bir olay ortaya çıktığı zaman Türkiye’yi yönetenler ve hukuk sistemi ne yapmalıdır? Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’nin 8. maddesi ve buna dayanarak yazılmış olan anayasanın 20. maddesi özel hayatının mahremiyetinin ihlal edilemeyeceğini bir anayasa hükmü olarak koyuyor. Bunu siz ihlal edemezsiniz diyor. TCK’da bu konuda, özel hayatınız mahremiyetiniz size aittir. Bunu hiç kimsenin deşifre etmemesi gerekir diyor. Hatta kimseye söylemese bile üçüncü şahısların bilmemesi gerekiyor. Eğer birisi sizin mahremiyetinize girip, bilgi edinirse, herhangi birisine söyleyip söylememesine bakılmaksızın bu durum suç teşkil ediyor. Eğer bu bilgileri sesli ve görüntülü olarak tespit etmişse ceza çok daha artıyor. 1 yıldan 3 yıla kadar çıkabiliyor. Bu tespit ettiğiniz sesli ve görüntülü belgeleri medyaya vermeniz durumunda ise ceza daha da yükseliyor. Yaşananları göz önüne aldığımızda, hükümete düşen görev hukuk sistemini çalıştırıp bu işi bir an önce çözmek olabilir. Bu olayın çok profesyonelce olduğu söyleniyor. Çok sistemli hazırlandığı konuşuluyor. Ankara’da bu kadar insan varken sadece MHP’nin üst düzey bürokratlarına odaklanılmış, başka kimsenin evine gidilmemiş. Yalnız MHP’lileri takip etmiş her kimse. Bu yüzden de sistemli ve kurgulanmış bir komployla karşı karşıya olduğumuz hissiyatındayız.
Bunun gibi özel hayat ihlalleri sizce gelecekte de kullanılabilir mi?
Bizlerin yaşanan bu olayları savunmak gibi bir durumu yok. Ama Türk hukuk sistemine göre suç teşkil eden bir fiil var. Bu fiilin kimler tarafından yapıldığını bulup yargıya teslim etmek görevi de iktidara ve Türk yargısına ait. Eğer bu yöntemler Türk siyasi hayatında bu kadar kolay ve takip edilmeyecek şekilde uygulanmaya başlanırsa önümüzdeki dönemde Türk siyaseti ne hale gelir siz tasarrur edin. Böyle bir araç böyle bir yöntem çok tehlikeli bir yöntem ve siyasi kazanç sağlamak için kullanılmaması gerekir.
Yaşananlardan sonra halkın sempatisini kazanan bir MHP gündemde... Siz de bu görüşe katılıyor musunuz?
Uygar hiçbir toplumda böyle bir yönteme izin vermez ama ben sevinerek iki hususu belirtmek istiyorum. Türk halkı buna gereken cevabı verecek. Ben halkın içinde olan biriyim ve halkla beraber siyaset yapıyorum. Geçtiğimiz hafta Burdur, Isparta mitinglerine de katıldım. Antalya mitingine de katıldım. Tüm samimiyetimle belirtmek istiyorum ki, bir vatandaşımız da çıkıp bana “Sayın hocam, sayın milletvekilim bu nedir? Böyle şey olur mu?” tarzında bir tek soru bize yöneltmedi. Aksine bunu kınayan ve buna sert tepki koyan vatandaş sayısı çok fazla. Demokratik sistemin iyi çalışması için bizim vatandaşlarımızın gerçekten sağlıklı değerlendirmeler yapıp, sağlıklı karar vermeleri gerekiyor. Siyasetçiler olarak bizim de, başta iktidar olmakla birlikte diğer siyasetçilerin de halkımıza sağlıklı değerlendirmeler yapacakları ortamları sağlamamız gerekiyor. Mesela, ülkeyi sanal gündemlerle meşgul etmemiz gerekiyor.
Halkımız oy verirken bu skandalları düşünür mü sizce? Yoksa geçim derdi daha ön plana mı çıkar?
Türkiye’nin gerçek sorunlarını konuşalım. İşçinin ve memurun ücretlerini konuşalım. Sosyal güvenliğini konuşalım. Antalya’daki çiftçinin ürününün para edip etmediğini konuşalım. Ben biraz evvel festival çarşısındaydım. Oradaki esnafın niçin siftah yapıp yapmadığını konuşalım. Yapamıyorsa sebebinin ne olduğunu araştıralım ve hepimiz bununla ilgili çözüm önerilerimiz koyalım. Esnaf kimin çözümünün gerçekçi olduğuna karar verir ona göre oy kullanır. Ama biz şimdi sabahtan akşama kadar Başbakan’ın meydan meydan gezip “bir gün öyle, bir gün böyle” bu kaset olayını ele almasını dinliyoruz. Bu hoş bir şey değil. Sayın Başbakan’ın kaset olayı üzerinden MHP’ye hücum etmesi hiç centilmence değil, uygar bir politika da değil. Sanki bütün günahkârlar muhalefette siyaset yapıyor, bütün melekler de AKP’de siyaset yapıyor gibi bir tablo çıkıyor ortaya. Tabi bu işin latifesi ama bu yaşananlar gerçekten çok üzücü ve bu bile bu işin hem planlı hem de az çok dayandığı yerleri göstermesi bakımından enteresan…
Seçim sürecinde yaşanan her türlü çirkinlik, ilk defa oy kullanacak olan gençleri sizce nasıl etkiler?
Bu yıl ilk defa oy kullanacak olan gençlerimizin moralini bozan, ileriye dönük umutla bakmalarını engelleyen bir olay bu. Bu olayın dışında gençlerin moralini bozan başka olaylar da var. Mesela üniversite sınavının durumu, KPSS’nin durumu, ALES’in durumu ama bunların hepsi ben geliyorum diye diye geldi. İlk önce Polis Koleji sınavlarıyla başladı. Medya bunu ele aldı iktidardan tek bir reaksiyon yoktu. Peki, neden acaba, polis kolejinin sınavından başlayıp ALES’e kadar devam eden bu zincir şimdi yaşanıyor? Önceki yıllarda ne siyaset de ne de eğitim camiasında böyle zincirleme skandallar yaşanmadı? Sayın Başbakan cumhuriyet tarihinin rekorlarını kırdığını her fırsatta söylüyor ya; gerçekten latife bir yana bir gencimizi düşünün ki daha lise birinci sınıfta bu sınavın stresini yaşamaya başlıyor. Bütün aile yıllarca çocuğunun üstüne titrer, dişinden tırnağından arttırarak dershaneye gönderir sonra bir sınav skandalıyla bütün hayaller yıkılır, emekler boşa gider. Bu konu çok büyük bir konu… Sadece sınavın iptal edilmesi ya da şifrelenmesi meselesi değil bu. Bu gençlerin devlete güveni kalmıyor, topluma güveni kalmıyor, hukuka güveni kalmıyor. Kendisini yönetenlere hiç güveni kalmıyor. Çocukların hayallerinin yıkılması çok daha önemli bana göre. Bunun ne kadar büyük bir problem olduğunu gidin onların ailelerine sorun. Hala çocuklarını rehabilite etmeye, psikolojilerini düzeltmeye çalışan aileler var.
Basına yansıyan bu görüntülerin bilinçli olarak mı hazırlandığını düşünüyorsunuz?
Sayın Başbakan, her konuşmasında herkesten farklı olduğunu söylüyor. Rekorlar onun döneminde kırılıyor. Hiç yapılmamış şeyler onun döneminde yapılıyor. Sanki 1923 yılında kurulmuş bir cumhuriyete sahip değiliz de bu devlet veya bu millet 2002’den bu taraf var. Böyle bir zihniyetle Türkiye’yi yönetemezsiniz. Türk milleti de buna izin vermez. Vatandaşımızı bu konuda son derece bilinçli görüyorum. Bu yaşananlar seçim güvenliğini de tehlikeye atan hadiselerdir. Başka bir iktidar gelirse ve bu yaşananların AKP’nin başına gelmesi durumunda ortaya neler çıkar düşünebiliyor musunuz? Bana 336 tane milletvekilimiz melek diyebilirler mi? Bu kadar belediye başkanımız da melek. Onları da takip ediyorlar ve hiçbir şey bulamıyorlar mı? Bunu kime söyleseniz inandıramazsınız. Ankara’da biz 40 kişiyiz. Herkes birbirini bilir. Bir tabir vardır; “Biz birbirimiz biliriz”
MHP’nin Antalya mitingi medyada da günlerce konuşuldu. Bu coşkuyu bekliyor muydunuz?
MHP’nin mitinglerinin bir özelliği var. Biz parayla adam getirmeyiz ve getiremeyiz de öyle bir gücümüz yok. Biz kimseye yevmiye falan veremeyiz mitinge katıl diye. Lise öğrencilerine cep harçlığı verip mitinge çağıramayız. Kamu görevlilerini mitinge katılmazsan şöyle olur, böyle olur diye tehdit edemeyiz. Çünkü iktidar da değiliz. 3 bin tane polis getirmemiz de mümkün değil. Kalabalık görülsün bir taraftan da güvenliği sağlasın diye. Yabancı plakalı araçları bizim miting alanımızda göremezsiniz. Bizim mitinglerimiz böyle olur. İnsanlar coşarak, “Ses ver Türkiye” derler. Tüm bu yaşananlardan sonra Antalya mitingindeki coşku hepimize moral oldu. Dilerim bu coşku seçim sandıklarına da yansıyacak.
Heyecanın genel anlamda biraz düştüğünü gözlemliyorum. Sizce vatandaş seçimlerle ilgili ne düşünüyor?
Siyasi arena da sokaktan yansıyan tepkilerde, ben en çok hanımları beğeniyorum. Açıkça söylemek gerekirse, hanımlar erkekler gibi sözü kıvırmıyorlar. Net konuşuyorlar. Esnafa soruyorsunuz, adamın halinden belli omuzları düşmüş ama yine de çaktırmıyor. “nasılsınız?” diyorsunuz “Allaha şükür” diyor, boynunu büküyor. Hanımlara sorduğunuzda düşüncelerini pat diye söylüyorlar. Kızıyla birlikte manifaturacılık yapan bir hanımefendinin dükkânına girdim; “nasılsınız hanımefendi, işleriniz nasıl?” dedim, gözümün içine bakarak “Allaha şükür çok kötü” dedi. Demek ki, bu kadar zor durumda olan esnafımızın bile “Allaha şükür” demesine bir tepkisi var. Esnaf hanımın, “Allaha şükür çok kötü” sözü uzun süre hafızamdan silinmedi. Yine bir başka hanım önümü kesti, şu şu sebeplerden hayatımda MHP’ye oy vermedim, hiç de vermeyeceğimi düşünüyordum ama “eşime rağmen gidip, inadına bu seçimde MHP’ye oy vermeyi düşünüyorum” dedi. Bunlar çok gerçek tepkiler ve insanlar artık bugününün değil geleceğinin peşinde.
MHP’nin seçim sürecinde kendisini yeteri kadar ifade edebildiği düşünüyor musunuz?
Ülke gündemi iki seçimdir, meşgul edilerek konuşulması gereken konular engelleniyor. 2007 seçimlerinde de Cumhurbaşkanlığı seçimleri yüzünden gerçek gündemi konuşamadan seçime giren bir MHP vardı. AKP’liler ellerinde mendillerle, bize Cumhurbaşkanı seçtirmiyorlar diye yollara düşüp ağlaya ağlaya seçimi kazandılar. Bu seçimde de kaset olayları yüzünden gerçek sorunları konuşamadan seçime giriyoruz. Sayın Başbakanımız, Ortadoğu’nun büyük lideri bir tarafta kasetler var. Lübnan’a gidiyor işleri hallediyor, Suriye’ye gidip Beşar Esad’a ne yapması gerektiğini söylüyor. Mübarek’e “direnme çekil” diyor ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olduğunuz zaman, ABD Ortadoğu’da ne yapmak istiyorsa size onu yaptırır. ABD’nin Ortadoğu’da Müslüman bir enstrümana ihtiyacı var. Sayın Başbakan’da bunu kabul etmiş görünüyor. Beşar Esad’a şimdi ne diyor “ya reform yap, ya çekil”. Nerede kaldı dostluğun? Demek ki, bir ayda adamı satabiliyorsun. Bu da bir yapı ve karakter meselesi…
Dış politika’yı ve bölücü terör olayını yeteri kadar masaya yatırabildik mi seçim öncesinde?
Türk-Kürt ayrımı, çok kötü akıl almaz derecede Türkiye’ye zarar verecek bir dış güç operasyonudur. Orada anketler yapılıyor. Güneydoğudaki ve doğudaki anketlerde bizim vatandaşımız terör örgütüyle devletin arasına sıkışıp kalmış olmasına rağmen yüzde 90’ı “benim bağımsız bir Kürdistan gibi bir problemim yok, ben milletime, vatanıma, toprağıma bağlıyım. Benim başka problemlerim var. Devlet bu problemlerin çözülmesine katkıda bulunsun” diyor. Bu da son derece demokratik ve haklı bir istek… Türkiye Cumhuriyet’i devleti olarak bizim görevimiz onu yapmak. Ama küçük bir azınlık oturmuş, bu söylediğimiz masum insanları da baskıya alarak ayrı bir devlet kuracağım diye tutturmuş. Bizim Başbakan’ımız da terör örgütüyle resmen Türkiye Cumhuriyeti devletini müzakere ettiriyor. Ortada “ya benim taleplerimi kabul edersiniz ya da 15 Haziran’da Türkiye’yi kana bularım” tehditlerini savuran bir örgüt var. Bunu kim diyor? Alıp, bir adaya hapsettiğin bir terör örgütünün başı söylüyor. Başbakan’ın yanındaki bürokratlarda adamı yumuşatmak için gayret sarf ediyorlar. Ben böyle bir onursuzluğu Türk vatandaşı olarak kabul etmek istemiyorum.
MHP’de asla böyle bir onursuzluğu kabul etmez. Biz terörle güvenlik güçleri aracılığıyla sadece mücadele ederiz. Terörle müzakere olmaz. Doğu’daki güvenlik güçlerinin devletin arkalarında olup olmadığıyla ilgili şüpheleri var. Bu durumda bu endişeyi taşıyan güvenlik güçleri istenilen mücadeleyi veremiyorsa, sebebinin ne olduğuna bakılmalı. Terör örgütünün ekonomik, siyasi ve lojistik kaynaklarını keserseniz, sizinle mücadele etmeleri söz konusu olamaz. Koskoca 2002 yılındaki şehit sayımız 6. Şimdi bu terör olayları niçin yine yükselişe geçti? Bu adamlar Türkiye’nin her tarafında nasıl her istedikleri eylemi yapabiliyorlar?
Benim esnafım Hakkâri’de güvenlik sebebiyle dükkânını açamıyorsa, bunun sorumlusu Sayın Başbakan’dır. Esnafın güvenliği sağlamak devletin görevidir. Bunu sağlayamayan bir başbakanın o koltukta oturmaması gerekir.
Seçim öncesinde asıl konuşulması gereken ülke sorunumuz ne olmalıdır?
Türkiye’de yoksulluk sınırı 13 milyonu geçti. Türkiye ekonomisi kimin için iyi? İstanbul’daki büyük holdingler için çok iyi, yabancı sermayeli ve yabancı sermaye ortaklı kuruluşlar için çok iyi, bankacılık sektörü için çok iyi, Başbakan’ın etrafındaki yandaşları için harika…
Şimdi dönelim gerçeklere; memurun durumu iyi değil, işçi olarak çalışanların durumu iyi değil, emeklinin durumu iyi değil, ülkenin en talihli çiftçisi Antalya’dadır ama çiftçi bunalmış vaziyette… Bankalara borçlar yığılmış, üretilen hiçbir şey para etmiyor daha evvel alınan kredi borçlarını ödeyemez hale gelen bir üretici var. Peki, bu ekonominin neresi iyi?
Ülkenin işsizlik rakamları kayıtlı olan 3 milyonken ümidini kesmiş ve iş aramayanlarla birlikte 6 milyona yaklaştı. Başbakan’da diyor ki, “İstanbul borsası ne kadar iyi”. Ben de soruyorum Kumluca’daki çiftçiye “sizin İstanbul İMKB’de hisse senediniz var mı?” diye… Suratıma şaşkın şaşkın bakıyorlar. “Ne hisse senedi, borçtan gözümüzü açamıyoruz” diyorlar. Halkımız artık sadece canının peşimde.
Yabancı basının Türkiye ekonomisini öven haberlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yabancı kredi kuruluşları Türkiye’nin notunu yükseltiyor diyen bir Başbakanımız var. Doğru yükseltiyor ama neden? Türkiye’de 110 milyar dolar civarında bir sıcak para var. Para giriyor, yüksek faizden yararlanıyor. Dünya’nın hiçbir yerinde elde edemeyeceği geliri elde ediyor. Karşılığında da istediği tek şey, döviz fiyatlarında oynama olmaması çünkü Türk Lirasına çevirdiği para çıkarırken zarar etmesin istiyor. Bunun yanında da olası bir terslikte Merkez Bankası’nın döviz rezervleri yüksek olsun ki döviz talebi arttığı zaman banka bu talebi karşılayabilsin. Merkez Bankası rezervlerim 95 milyar dolar ve Türk Lirası benim onurumdur diyen Başbakanımızın bu cümlesini iktisatçı olarak tercüme edersek, demek istediği şu; “Siz sıcak para olarak gelin, burada parayı bozdurun, Türk Lirası’nın değeri düşmeyecek. Yani dövizin fiyatı yükselmeyecek. Hiç merak etmeyin. Eğer kritik duruma düşerseniz ben Merkez Bankası’nın rezervinde 95 milyar dolar para tutuyorum” diyor. Oysa, Türkiye ekonomisi öldü! Kimse de bunun aksini iddia edemez.
Tunca Toskay Kimdir?
Tunca Toskay, 8 Ocak 1939'da İstanbul'da doğdu. Baba adı Vahit, anne adı Bedriye'dir. İktisatçı ve Öğretim Üyesi; İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdi. Aynı fakültede doktorasını tamamladı. Hür Berlin Üniversitesi'nde araştırma yaptı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak ders verdi. 1969'da doçent, 1979'da profesör oldu. Uluslararası Turizm Uzmanlar Birliği'ne üye olarak kabul edildi. İstanbul Yıldız Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi ve Eskişehir İktisadi İlimler Akademisi'nde ders verdi. Radyo Televizyon Yüksek Kurulu'na seçildi. TRT Genel Müdürlüğü, Asya Pasifik Yayın Birliği Başkan Yardımcılığı, Başbakan Başmüşavirliği ve Başbakanlık Özel Çevre Koruma Bölgeleri Koruma Kurumu Başkanlığı görevlerinde bulundu. Türkiye ekonomisi, turizm ve çeşitli konularda kitap, makale, araştırma ve tebliğleri bulunmaktadır. 19. Dönem İstanbul, 21. Dönem Antalya Milletvekili. 57. Hükümet'te Devlet Bakanlığı yaptı. Almanca ve İngilizce bilen Toskay, evli ve 1 çocuk babasıdır.
22 Mayıs 2011
MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU - STRASBOURG RÖPORTAJI
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ne Türkiye 1949 yılında katılmış ama parlamentonun son bir buçuk yıldır bizim için ayrı bir önemi daha var. 25 Ocak 2010’da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM)'nin en genç başkanı olarak göreve başlayan Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu, bu göreve gelen ilk Türk ve Müslüman parlamenter… 65 yıldır üyesi olduğumuz ve 2004 yılına kadar ikinci sınıf ülke konumunda bulunduğumuz bir parlamentoya Türk başkan seçilmesi son derece gurur verici...
Avrupa Konseyi 1949 yılından beri toplanan, Avrupa çapında başta hukuk ve insan haklarının korunması, eğitim, kültür alanlarında anlaşmalar kabul eden, hükümetler arası bir kuruluş. Avrupa Birliği'nden farklı bir örgütlenme... Türkiye 65 yıldır Avrupa Konseyinde söz sahibi ve konseyin kurucu üyeleri arasında…
Konsey’de ülkelerin nüfuslarına göre belirlenen milletvekilleri çalışıyor. Türkiye’den de toplam 12 milletvekili konsey çalışmalarını yürütüyor. 2 CHP, 2 MHP ve 8 AKP milletvekilinden oluşan grup Türkiye’nin konseydeki temsilcileri…
Konsey'in çalışma alanları, insan hakları, medya, hukuki işbirliği, sosyal dayanışma, sağlık, eğitim, kültür, spor, gençlik, yerel demokrasiler, sınır ötesi işbirliği, çevre ve bölgesel planlamadan oluşuyor. Kurum AB ile ilişkisi olmayan uluslararası bir teşkilat ancak AB ile yakın işbirliği içinde çalışıyor.
Geçtiğimiz hafta Antalya Milletvekili ve AKPM Başkanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun bahar dönemi oturumunu takip etmek amacıyla Strasbourg’daydım. Böyle bir davet almış olmak kendi adıma son derece onur duyduğum bir durum. Bir hafta boyunca yaşanan tüm gelişmeleri yerinde takip etme şansım oldu.
Avrupa’da Türk Olmaktan Türkiye'li Olmaktan Gurur Duydum
Avrupa Konseyi’ndeki Avrupalıların Türklere bakış açısında çok ciddi değişimler olmuş. Bize son derece saygı duyuyor milletvekillerinin konuşmalarını dikkatle takip ediyorlar. Mevlüt Çavuşoğlu’nun konseydeki ofisinde profesyonel bir grup tüm çalışmaları organize ediyor. Ankara’dan kendisiyle beraber gelen genç danışmanları da yaşları genç olmasına rağmen bilgileri ve yetenekleriyle farkı hissettiriyorlar. Zehir gibi genç bir ekiple Avrupa’da bulunan Çavuşoğlu’nun yoğunluğu görülmeye değerdi.
Konseyde İki Önemli Gündem Maddesi Tartışıldı
Avrupa Konseyi’nde haftanın en önemli tartışma konusu “devletlerin aşırı borçlanmasının, demokrasi ve insan hakları için bir tehlike olduğunu” konusunun tartışıldığı oturumdu.
AKPM Genel Kurulu “borç dengelenmesi ve müteakip azalma konusunda belirlenecek stratejileri" görüşmek üzere konseye üye olmayan Avrupa hükümetlerini de çağırdı. Ülkelerin "dış borçlanma halkın yaşam standartları ve vatandaşın sosyo-ekonomik haklarında erozyonu içerir" görüşü üzerinde fikir birliğine varan genel kurul üyeleri ‘devletler borçlanma öncesinde vatandaşlarının yaşam standartlarını ve demokratik haklarını onlara garanti etmelidir, halkın karşısında borçlanmanın etkileri mutlaka anlatılmalıdır’ dedi.
Ekonomik krizin insan haklarına etkileri konulu raporunu paylaşan Pieter Omtzigt "Ekonomik kriz döneminde uygulanan sertlik politikaları, vatandaşların yaşam koşullarını daha da zorlaştırır ve insan hakları ihlallerine zemin hazırlar” görüşünü savundu.
Kurul ayrıca, demokrasi korumak için devlet hesaplarının tam şeffaflığın sağlanması gerektiğinin önemini vurgulayarak, İzlanda ve Yunanistan örneği üzerinde durdu.
İkinci oturumda ise Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan siyasi gelişmeler sonrası Avrupa’ya yönelik göçmen akını acil gündem maddesi olarak ele alındı. Hollandalı raportör Tineke Strik tarafından hazırlanan ve AKPM Genel Kurulu tarafından kabul edilen raporda; Kuzey Afrika ülkelerinde meydana gelen siyasi değişimler sonrası, Avrupa’nın özellikle güney kıyılarına başlayan göçmen ve siyasi sığınmacı akınlarına karşı bütün Avrupa ülkelerinin sorumluluğu paylaşması gerektiği ifade edildi.AKPM tarafından alınan kararda Avrupa’nın güneyinde yer alan ve göçmenlerin ilk ulaştıkları Avrupa ülkeleri olan Malta ve İtalya gibi ülkelerin bu alanda şu ana kadar gerçekleştirdiği insani çabaların memnuniyet verici olduğu ifade edilirken, diğer Avrupa ülkelerinin de uluslararası sorumluluklarına sadık bir biçimde göçmenlerin ihtiyaçları için dayanışma içinde olmaları gerektiğinin altı çizildi. Libya’da Kaddafi rejiminden kaçan insanların Avrupa’ya göçmen akınını önemli ölçüde artırdığı ifade edilen raporda, göçmen ve siyasi sığınmacıları korumak için Avrupa Birliği’nin geçici koruma hükümleri alması gerektiği belirtildi. Kuzey Afrika ülkelerine ekonomik olarak yatırım yaparak ve demokratik reformları destekleyerek, Avrupa ülkelerinin bu ülkelerden göçmen akınına neden olan asıl problemlerin çözümüne yardımcı olması gerektiği de raporda vurgulandı.
Strasbourg’da Mevlüt Çavuşoğlu ile söyleşi yapma imkanım da oldu. Keyifli sohbetimizde başkanlık döneminin çalışmalarını ve başkanlığını devretmesine altı ay kala yapmayı planladığı çalışmaları bizimle paylaşan Çavuşoğlu’nun bu özel demecini sizler için kaleme aldım. . Antalya yerel basınından genç bir gazeteci olarak konseyde yaşadığım gurur ve onurdan dolayı bende beni destekleyen tüm meslektaşlarıma öncelikle teşekkür ediyor ve sözü Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı ve Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’na bırakıyorum.
-Başkanlık döneminizi basından takip ettiğim kadarıyla oldukça yoğun geçirdiniz. Bu süre içerisinde neler yaşandı?
Çok yoğun bir 1,5 yıl geçirdik. Yapılması gereken işler çoktu. Her şeyden önce Türk bir başkan olmanın sorumluluğu var. Türk dış politikasına uygun bir şekilde hareket etmek gerekiyor. O nedenle önceliğimizi birçok ülkenin siyasi sorunlarını çözmeye verdik. Boykotlar oluyor, Cumhurbaşkanı seçemiyor, anayasasını değiştiremiyor, Bosna Hersek, Moldova ve Arnavutluk’la birlikte önceliği Rusya ve Gürcistan’a verdik.
Bunların dışında Avrupa’da yıllardır dondurulmuş itilaflar var. Mesela Karabağ problemi bunlardan biri, bir diğeri Kıbrıs problemi… Bunlara Moldova, Rusya ve Gürcistan’da eklendi. Bu problemlerin özellikle insani boyutlarını ele alıyoruz. Çatışmalar, savaşlar ve işgallerden dolayı göçmenler, mülteciler var, kendi ülkesinde göç etmek zorunda kalanlar var, geri dönemeyen insanlar, kayıp kişiler derken bu alanlara ağırlık verdik açıkçası. Bu konuların çözümüne yönelik geçici komisyonlar kurdurduk. Raporlamalar ve planlamalar devam ediyor.
-Avrupa Birliği ülkelerinde yapılan bir araştırmada halen birçok ülkede yabancı düşmanlığın yapıldığı ortaya çıktı. Sizin gündeminize bu konu nasıl yansıdı?
Avrupa’da hızla yükselen bir ırkçılık sorunu var. Yabancı düşmanlığı ve İslama Fobya var. 11 Eylül 2001’den bu yana dünyada büyük bir değişim yaşanmaktadır. Bu gün Avrupa ve ABD’de İslam’a karşı korku, tepki ve öfke temaları işlenmekte, hatta bu düşünceler toplumlara pompalanmaktadır. Bu akıma İslama Fobya denmektedir. Bu sorunlar gerçekten Avrupa’nın istiktarını tehdit edecek düzeye geldi. Özellikle son zamanlarda ırkçı partilerinden ulusal meclislerde ve Avrupa Parlementosu’nda milletvekili sayısının giderek arttığını görüyoruz. Diğer taraftan merkez partilerin bile bu ırkçı partilerin söylemlerini kullanmaya başlaması bizi daha da dehşete düşürdü. Aşırı sağın ve solun sosyoekonomik alanda yaşanan krizden faydalanarak ırkçılığı makul bir zemine oturtmaya çalıştığı gözlemliyoruz. Mesela Romanların Fransa’da Sarkozy tarafından sınır dışı edilmesinin yegâne sebebi buydu. Irkçı ve radikal oylarını alabilmeye yönelik bir eylemdi. Öncelikle bununla mücadele etmemiz gerekiyor. Bununla mücadele etmek için ülkelerin liderlerinin ve sağduyulu insanların desteğine ihtiyacımız var. Bunun dışında sivil toplum örgütleri, medya kuruluşları ve de dini liderlerle bir araya geliyoruz. Özellikle dini liderlerin verdiği mesajları çok önemsiyoruz. Şimdiden tedbir almazsak ve bir şey olmaz dersek 1. ve 2. Dünya savaşının benzerlerinin yaşanmasına zemin hazırlanmış olur.
-Arap dünyasında yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Arap dünyasında yaşayan insanların daha demokratik toplumlar inşa etmek için ortaya koydukları meşru çabalarını destekliyoruz. Öte yandan yaşanan devrimlerin trajik sonuçlar yarattığını inkâr edemeyiz. Libya başta olmak üzere birçok ülkede yaşanan devrimler bizim içinde sürpriz olarak nitelendirilen sonuçlar ortaya çıkardı. Bütün bu gelişmelere rağmen insanlığa karşı işlenen suçlara karşı önlem almaya çalışıyoruz ve bu ülkelerden gelen göçmenlerin sorunlarına çare bulmaya çalışılıyor. Ayrıca gündemimizde Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya başlayan göçmen akını konusu önemli bir yer tutuyor. Avrupa Konseyi hızlı reaksiyon gösterip Tunus ve Fas’ın yeni anayasa yapım süreci ve adil seçimlerin gerçekleştirilmesi alanlarında önemli katkılar sağladı. Buna bağlı olarak Arap dünyasında yaşanan gelişmeler ile ilgili kapsamlı bir rapor ile birlikte, Fas ve Tunus ile ilgili iki ayrı rapor Haziran ayında düzenlenecek AKPM Genel Kurulu’nda görüşülecek.
-AKPM’nin önümüzdeki döneme yönelik planları neler?
Bir kurumun başına geçtiğinizde olumlu izler bırakmak gerekiyor. O yüzden bu kurumun reformu için yoğun bir çaba içerisindeyiz. Daha güçlü ve etkili olabilmesi için bu kurumun bir reforma ihtiyacı var. Bu konuyla ilgili komisyon kurduk ve çalışmalar devam ediyor Bu yılsonu itibarıyla bunu tamamlayacağız ve 2012 yılına AKPM, yeni bir tüzükle yeni bir yapılanmayla başlayacak. Bu konuda olumlu bir iz bırakacağımızı düşünüyorum. Diğer taraftan Türkiye’nin de destek verdiği İnsan Hakları mahkemesinin reformuyla da ilgileniyoruz. Avrupa Birliği’nin İnsan Hakları Mahkemesine üyeliği için çalışıyoruz. 2011 yılında 45 tane resmi çalışma ziyareti yaptık. Temmuz ve Ağustos’u saymazsanız ayda 4 tane resmi ziyarette bulunuyoruz. Bunun yanında 51 yerde ulusal meclislere hitaben konuşmalar yaptık. Üniversitelerde konferanslar veriyoruz. Bu kurumun görünürlüğü arttırmak için her türlü çabayı gösteriyoruz.
-“Demokrasi için Ortaklık” adlı bir program başlamıştı. Bu konuda hangi aşamaya gelindi?
Demokrasi’nin gelişmesi için Avrupa Konseyi’ne üye olmayan komşu bölgelerdeki ülkelere yönelik olarak 2009 yılında “Demokrasi için Ortaklık” adı altında bir program kabul ettik. Bu projeyi başlatmakta bugün herkes açıkça görüyor ki çok haklıymışız. AKPM üyesi olmayan ve komşu coğrafyalarda yer alan ülkelerin AKPM'nin tecrübelerinden faydalanarak demokratik standartlarını yükseltmesini amaçlayan bu program özellikle Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerindeki temel özgürlükler ile demokratik kurumların güçlendirilmesi yönünde önemli çalışmalar yürütüyor. Bu programa şu ana kadar Fas ve Filistin’den resmi başvuru geldi. Tam üyelikten farkı oy kullanamıyorsunuz ama birçok haklardan yararlanabiliyorsunuz. Bu süreç çok daha önceki yıllarda başlasaydı o ülkelerdeki kanlı olayların birçoğu yaşanmayabilirdi. Şuanda Tunus’a yardımcı oluyoruz. Filistin de yine rapor hazırlanıyor, Kazakistan bu konuyu değerlendiriyor. Kırgızistan’ın girmesini biz istiyoruz. Yine Lübnan, Ürdün, Cezayir gibi ülkelerin ilgisi var.
-AB sürecinde başkanlığınızın olumlu etkileri olduğunu söyleyebilir miyiz?
60 yılda burada 8 ülke dışında ilk kez bir başka ülkeden başkan çıktı. Bu başkanlık o nedenle Türkler kadar Çekler için de, Slovaklar için de, Ruslar için de önemli. Başkanlık ilk defa 8 batı Avrupa ülkesi tekelinden çıktı. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ve Avrupa Birliği’nin kriterleri birbirine çok yakındır. Meclis Başkanlığı’na seçilmiş olmam Türkiye’nin standartlarını bir kez daha değerlendirmemizi sağladı. Düşünülenin aksine Avrupa Birliği’ne uzak bir ülke değiliz. Bizden daha uzak ülkeler üye yapıldı. Şimdi sıra bize geldi.
AB'nin içine kapanık, sadece kendi refah ve mutluluğunu gözeten bir oluşum olduğuna inanmıyorum. AB'nin ortaya koyduğu değerler, evrensel niteliktedir. Öte yandan günümüz dünyasında hiçbir oluşumun kendini dışarıya kapatarak refahını sürdürmesi de mümkün değildir. Türkiye'nin AB'ye yük olmayacağını, AB'nin yükünü alan bir ülke olacağını başkanlığım süresince ispatladık.
-Antalya’ya stadyum kazandırma konusunda da ciddi çalışmalarınız vardı. Son olarak size bu konudaki gelişmeleri sormak istiyorum.
2013'te Türkiye'de düzenlenecek U20 Dünya Kupası öncesinde, Antalya'ya 30 bin kişilik stadyum kazandırma kararlılığındayız. Antalya'ya daha önce yapılması planlanan ve mahkemeler tarafından iptal edilen stat projesi yüzünden Antalya stadına kavuşamamış 2010 yılında düzenlenen Dünya Basketbol Şampiyonası'nın Antalya ayağını Kayseri'ye kaptırmıştı. Uluslararası alanda yapılacak 20 Yaş Altı Dünya Kupası'nın bir ayağının Antalya'ya verilmesi bizleri tekrar umutlandırdı. Kayseri de bizim şehrimiz ama Antalya'nın bu sebepten dolayı kaçırması üzüntü vericidir. Antalya'da bu gibi tesislerin yapılamaması çok büyük ayıptır. Bu tür şeylerin engellenmesi veya engellenmeye çalışılması da gerçekten ayıp… Birkaç alternatif bölge var. Bunlar Dokuma, Döşemealtı ve Pınarlı gibi semtler. Fakat stadyumun çok fazla da şehir dışında olmaması gerekiyor. Şuan teknik çalışmalar yapılıyor. Hangi bölge uygun olacaksa bir an önce sonuçlandırılıp, kazmayı vurmayı planlıyoruz.
-Alanyalılar merakla il olacakları günü bekliyorlar. Bu konuda gelişme var mı?
Alanya’nın il olması konusu tamamen siyasi bir iradeye bağlıdır. Alanya il olmayı hak ediyor mu? Elbette hak ediyor. Antalya çok büyük bir coğrafi bölge… Bir uçtan bir uca 640 km ve bu da Ankara- Antalya karayolundan bile 100 km daha fazla demek oluyor. Hükümet il yapmaya karar verecek mi vermeyecek mi bu tamamen siyasi bir karardır. Bu konuda zaman zaman değişik görüşler oluyor ama bir şey var biz bu il konusunu hiçbir zaman suistimal etmedik. Bize oy verirseniz Alanya’yı il yapacağız gibi söylemlerden hep uzak durduk. Zamanı geldiği zaman gereken yapılır. Bu konuda çeşitli çekişmelerin ve yanlış haberlerin yer alması son derece üzücü. Bu karar iktidarın vereceği bir karar ve şu anda kesinleşmiş bir karar olduğunu söyleyemem. Biz yine bu seçimde de bu konuyu siyasete malzeme etmeyeceğiz. Seçim vaatlerimizin içinde il olma sözünü vererek halkı yönlendirmek bize uygun değil…
Ak Parti 2007 seçimlerinde Antalya’dan birinci çıkmıştı. Bu seçimlerde de Antalya’dan birinci çıkarız diye düşünüyoruz. Bundan hiç şüphemiz yok. Ama önemli olan daha çok milletvekiliyle Ankara’ya gitmemizdir. Halka hizmet ederseniz karşılığını alırsınız. Halkımız hizmet edeni görüyor ve karşılığını veriyor.
-Türkiye’de siyasi arenada ayakta kalmak ve siyaset yapmak gerçekten zor mu?
Siyasette bu işi kaliteli yapan insanlarda var, bu işin kalitesini düşüren insanlarda var işin doğrusu. Bu 30 yıl önce de vardı. 40 yıl önce de vardı işin doğrusu… Ama artık halk çirkin siyasete oy vermiyor. Kavgaya, dövüşe oy vermiyor. Bu tür gerginliklerin bedelini zamanında çok çektik. Hem halkımız hem ülkemiz olarak bedelini çok ağır ödedik. Askeri darbelerle, ciddi ekonomik krizlerle, batan bankalarla bu bedel çok ağır ödendi. Dolayısıyla ucuz siyaset yapanları görünce insan üzülüyor. Bu kendi partisinde de oluyor insanın başka partilerde de oluyor. İftirada oluyor, yalan da oluyor. Kısa vadede kazanıyor gibi görünseler de uzun vadede kaybediyorlar. Bu tür ucuz yollara tenezzül edenler hiçbir zaman halkın gözünde yer bulamazlar. Neticede siyasetinde siyasetçilerinde kalitesini halkın gözünde arttırmamız lazım.
- Antalyalıların “Antalya, Ankara’da hak ettiği gibi görülmüyor” söylemlerinde olumlu yönde ciddi değişimler oldu. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Antalya’nın son sekiz yıldır önemini bilen ve Antalya’ya her türlü yatırım desteğini veren bir iktidar var. Çünkü Antalya artık turizmde, tarımda ve ihracatta dünyanın gözbebeği bir şehir oldu. Antalya ciddi bir dünya markası oldu. Antalya’ya yaptığınız her 1 liralık yatırım 10 lira olarak Türkiye ekonomisine geri dönüyor. 2002 yılında Türkiye gelen turist sayısı 8 milyondu bugün 28.6 milyon. Sadece Antalya’ya gelen turist bile 10 milyona çok yaklaştı. Dolayısıyla bu çerçevede biz seçildiğimiz zaman Antalya’nın doğru düzgün arıtması yoktu, kanalizasyonu yoktu, altyapısı yoktu. Kundu, Lara ve Belek bölgesinde arıtma yoktu. Kundu bölgesine yol yoktu. Aksu’dan sapıyor aşağıya doğru iniyordunuz. Şimdi duble yollarla gidiliyor. Yine Kemer bölgesine açılan tüneller çok doğru bir yatırımdı. Alanya- Antalya yolu ölüm yoluydu bu sorun çözüldü. Şimdi hızlı trenle gidiş için yollar konuşuluyor.
18 Şubat 2011
SELAMİ GÖKGÖL - ÜNSAL YÜKSEL
“Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar üçüncüde ele geçer” Bu deyimi hemen herkes hayatının bir yerinde kullanmıştır.
Bu hafta sizlere 2006 yılında Antalya’da kurulan “çöl çekirgesi üretim çiftliği”ni tanıtmaya karar verdiğimde çekirgeler ile ilgili tek bildiğim şey bu deyimdi…
Oysa bir deyimden yola çıkarak başlayan yolculuğumuz, Antalya’nın Kurşunlu Köyü’ndeki Çekirge Üretim Çiftliği’nin sahipleri Selami Gökgöl ve Ünsal Yüksel ile yaptığımız keyifli sohbetimizin sonunda çok daha enteresan bir boyut kazandı.
Bu hafta sizlere çok değişik bilgiler aktaracağım. Öncelikle “çekirgeden para mı kazanılır demeyin” haftalık ihracatı 25 bin çekirge olan çiftlikte şuan 350 kafeste 1 milyon canlı çekirge bulunuyor.
1990 yılında kokartlı profesyonel tur rehberi olarak turizmde çalışmaya başlayan ortaklardan biri, 22 yıl boyunca amatör akvaryum balıkçılığı yapar. Yaklaşık 10 bin lira değeri olan akvaryumundaki özenle baktığı balıkları için internet üzerinden canlı yem arayan ancak uzun uğraşlara rağmen bulamayan Selami Gökgöl turizm sektöründeki kariyerini biraz askıya alır ve canlı yem üretimi fikrini araştırmaya başlar. Üniversiteden arkadaşı olan ve 1990 yılından beri beraber çalışan ortağı Ünsal Yüksel’de bu fikre destek verir ve bir yıllık araştırma ve laboratuvar çalışmalarının ardından ''Locusta Migratoria'' cinsi çekirgeleri üretmeye karar verirler. Yani bildiğimiz çekirge aslında…
Üretimdeki çekirgelerin en önemli özelliği “karnı tok ve ortam ısısı yeterli olduğunda” son derece yavaş hareket eden haylaz bir tür olmaları… Üreticiler bunun sebebini şöyle açıklıyor. Bu cinsin hareket kabiliyeti karnı tok olduğunda az olduğu için yem olarak verildiği hayvanı fazla yormadan afiyetle yenilebiliyormuş…
Onlar iki girişimci ruh, iki çılgın yatırımcı, aynı zaman da turizmci ve de en önemlisi güler yüzlü ve samimi karşılamalarıyla bu haftaki köşemizin unutulmayacak iş adamları… Anlatımlarında yaptıkları işe gerçekten inanan ve ilk günkü heyecanı hala hisseden insanların ışığını kolaylıkla hissedebiliyorsunuz. Bu hafta benim için gerçekten unutulmaz bir deneyimdi. Hani filmlerde olur ya milyonlarca çekirgeden oluşan bir sürü görürsünüz. İşte ben bu hafta 1 milyon çekirgeyi kafesinde görme şansını yakalamış oldum. Bu kadar çekirgeyi yakından görünce aslında konuşulacak ne çok şey, sorulacak ne çok sorum varmış dedim içimden…
Bizlerin hayatında çok sık rastlanan bir durum olmasa da yabancılar bu hayvanları canlı yem olarak kullanıyor. Hatta Uzakdoğu ve bir kısım Arap ülkelerinde insanlarda yiyecek olarak kullanıyor. Bende aynen sizin gibi ilk duyduğumda yüzümü buruşturdum “bu da yenir mi?” dedim ama Tarım ve Köy İşleri Bakanlığınca analizi yapılmış çekirgelerin verilerini de paylaşmadan geçemeyeceğim. Çekirgelerin detaylarına ilerleyen günlerde www.antalyacekirge.com web adresinden de ulaşılabilecekmiş.
Ham Protein % 37.38
Fosfor % 0.24
Karbonhidrat % 2.73
Potasyum değeri 2375.53 mg/Kg
Kalsiyum 359.61 mg/kg
Çinko 20.37 mg/kg
Demir 26,53 mg/kg
Magnezyum 505,45 mg/kg
İhracat yaptığı ülkelerin başında 6 milyon insanın sürüngen beslediği (iguana, kertenkele, bukalemun, semender, kurbağa ve kaplumbağalar bu çekirgelerle besleniyor) Almanya`nın geldiğini bildiren Gökgöl, Arap ülkelerinden de talepler geldiğini ancak henüz satışa başlamadıklarını söyledi.
2006 yılında 350 bin liralık yatırım yaparak kurduğu çekirge çiftliği ile Türkiye'de bir ilki başlatan iş adamı Selami Gökgöl ve Ünsal Yüksel, para kazanmaya başladıkları sırada bir talihsizlik yaşanır. Bir gece, sobadan sızan gaz bizim çekirgeleri telef eder. Karbon monoksit zehirlenmesine uğrayan çekirgelerin 500 bini ölür ve 150 bin lira maddi zarara uğrarlar. Yüzde 80’i telef olan hayvanların sadece bir kaçını ve henüz yumurtadan çıkmamış olanlarını kurtarabilen girişimciler, inandıkları bu iş uğruna arabasını, evini satar ve yatırıma devam eder. Sonra ne mi olur? İşte size gerçek bir girişimcilik örneği olan bu çiftliğin kahramanlarının ağzından “çekirgelerle geçen 5 yılın hikayesi”…
-Elbette sizlere ilk sorum bu dâhiyane projenin kimin aklına geldiği?
Selami Gökgöl: 2000 yıllarında amatör akvaryum balıkçılığı yaptım. Balıklarıma internet üzerinden canlı yem aradım ancak bulamadım. Türkiye'de bu yönde bir açığın bulunduğunu fark ettiğimde önce bu fikri yakın çevremdeki arkadaşlarımla paylaştım. Arkadaşlarımdan dalga geçenler oldu. “Kim ne yapacak, canlı yemi? Boşa yatırım” dediler. Birkaç yıl bu fikir üzerine konuştuk ama bu işe girmeye hazır olamadık. Turizm sektörünün akıcılığını yitirmesi ve bizlerinde kendi işimizi kurma isteğinde olmamız sonucunda çekirge üretmeye karar verdik ve yaklaşık 1 yıl süren laboratuar çalışmalarının ardından Almanya’dan 50 bin adet damızlık çekirge getirerek başlamış olduk. Sonra çalışarak günden güne bunların sayısını bugünkü rakama getirdik.
-Eşleriniz bu fikri nasıl karşıladı?
Selami Gökgöl: Aslında ilk duyduklarında çok destek olduklarını söyleyemeyiz. Ama sonradan “eğer inanıyorsanız ve içinizde keşke kalacaksa, evin ihtiyaçlarını aksatmamak şartıyla” kabul ediyoruz dediler. Böylelikle başlamış olduk.
-Çiftliğin ana konusu çekirgelerle devam edelim o zaman… Nedir bu türün özelliği?
Ünsal Yüksel: Bizdekiler Mısır Çöl Çekirgesi. Çekirgeleri 28-32 derece sıcaklıkta özel ortamda, camların içerisinde yetiştiriyoruz. Çekirgeler için nem oranı yüzde 40’ın altında olmak şartıyla çöl ortamı hazırlıyoruz. Günde ortalama 150 metrekare çim boyutu 20 cm olan yeşil alanı rahatlıkla yiyorlar. Çekirgeleri mısır, kepek, buğday çimlendirerek kimyasal ilaçlardan uzak kendimiz yetiştiriyoruz. Ömürleri 70 gündür ve bir dişi gerekli şartlar sağlanırsa ömrü boyunca ortalama 400 yumurta bırakıyor. Bunlarında yarısından fazlası doğar, diğerleri ölür. Kanatlanana kadar beş defa deri değiştirirler. Dişiler daha boyludur. Dişiler erkeklere göre 3 kat fazla yem tüketiyor. Doğada olan döngünün biz burada süresini kısaltıyoruz. Doğada birkaç ayda bir olan üreme ve doğurganlığı biz burada kontrollü olarak sürekli devam ettiriyoruz. Doğa da sonbahar sonunda dişi çekirge vücudunun arka kısmında uzayabilen yumurtlama borusuyla toprakta delik açar. 70 kadar pirinç iriliğinde yumurta bırakır. 4 aylık ömrünün son haftasında üç defada 200 kadar yumurta yumurtlar. Bu yumurtalar kışı toprakta geçirerek ilkbahar ve yazın başlangıcında, 34°C sıcaklıkta 11 gün içinde açılırlar. Yumurtadan çıkan genç çekirgeler toprağı dışarı atarak çıkarlar. Birkaç defa deri değiştirerek büyürler. İkinci deri değişiminden sonra da kanatlar çıkmaya başlar.
-Mısır Çöl Çekirgesi yurtdışında özel olarak tercih edilen bir tür mü?
Ünsal Yüksel: Geçtiğimiz yıl Akseki İlçesi’ndeki çekirge mücadele çalışmaları öncesinde Tarım İl Müdürlüğü’nden bizi aradılar. Bizde gittik hatta çekirgelerin bir kısmını topladık. Ama o çekirgeler talep görmedi. Avrupalıların istediği, bacakları kuvvetli olmayacak, tırnakları keskin olmayacak, çok hareketli olmayacak ve protein yönünden zengin olacak. Avrupa’da insanlar binlerce dolara kertenkele, semender alıyorlar. Haliyle bu hayvanlarına zarar verebilecek olan bir başka canlıyı almak istemiyorlar. Bu özelliklere uyan tek çekirge türü de Mısır Çöl Çekirg-esi…
-Çekirgeler hangi tür hayvanlara veriliyor?
Selami Gökgöl: Sürüngenlerden bukalemun, kertenkele, iguana, semender… Bazı yılan türleri, etçil kaplumbağalar, tarantula… Ayrıca kedi ve köpek yavrularının gelişimi için çok önemli besin kaynağıdır. Gelişmiş kedi ve köpeklerde haftada bir ek besin kaynağı olarak verilmesinde ayrıca büyük yarar vardır. Özellikle kedi ve köpeklerin eğitiminde ödül olarak severek yediklerini göreceksiniz. Hindi, tavuk, keklik, bazı kuş türleri, etçil akvaryum balıkları da ayrıca severek yerler. Ülkemizde çok bilinmese de olta balıkçılığında alabalık avında mutlaka deneyiniz, iğnenin ucuna ağırlık takmayıp bir parça köpükle iğnenin su üstünde kalmasını sağlayın, ucuna da orta boy çekirgeyi takınız. Su üstünde çırpınan çekirgeyi gören alabalık avına zıplayacaktır.
-Canlı yem ihracatı bizde ilk olduğuna göre yasalarla sorun yaşadınız mı?
Selami Gökgöl: 15 günlükten itibaren 30-40 günlüğe kadar olanları rahatlıkla gönderebiliyoruz. Yurtiçi perakende satışta 1,5 cm olan ufak dediğimiz boylar 25 kuruş, orta boyları 30 kuruş, 7 cm olan büyük boyları 35 kuruş. Almanya’da büyük olanlar şu an 35 cent olarak satılıyor. Bizde çok bürokratik engel var. Gerekli şartlarda biz çekirgeleri kutuluyoruz. Almanya'ya göndermede bir sıkıntı yaşamıyorum ama aynı koliyi Türkiye içinde gönderemiyorum. Uçakta sorun olmuyor da normal kargoda mı sorun oluyor? Bazen yolculuk yaptığım istikamette alıcı olursa kendim götürüyorum. 3 kuruş para kazanıyorum, 5 kuruş da benzin parası harcıyorum. Ağırlıklı olarak Almanya, Hollanda ve Avusturya’ya gönderim yapıyoruz. Çek Cumhuriyeti ve Polonya’da bizim sektördeki en büyük rakiplerimiz. Onların AB'de bulunmaları ve devletlerinin sağladığı özel teşvikler, bizim direncimizi kırıyor, rekabet gücümüzü düşürüyor. Onlar kapıya kadar teslim yaparken, biz belli başlı bölgelere, toptancılara ürün gönderebiliyoruz. Son zamanlarda ABD’den konserve çekirge talebi de alıyoruz ama öncelikle canlı talebi karşılamamız lazım.
-Çiftliğin kuruluşundan bugüne kadar hep öz sermayeyle mi geldiniz?
Ünsal Yüksel: Çekirge üretimi sanıldığının aksine oldukça zor ve teknik bilgi gerektiriyor. Türkiye'nin ilk ve tek Çekirge Üretme Çiftliğini kurduk ama üç sene bürokratik yazışmaları sürdü. Canlı hayvan getirme esasları o kadar detaylı ki… Ama söz konusu çekirge olunca pasaport, sertifika, aşı kartı gibi şeyler olamaz. Avrupa'da canlı çekirge transferi, yem transferi olarak görülüyor. Ancak bizde canlı hayvan transferi olarak tanımlandığı için ürün göndermekte hem zorluklar yaşıyoruz hem de çok fazla kargo ücreti ödüyoruz. Özellikle Avrupa'daki lüks gurme restoranlarda çekirge 40-50 avroya mönü olarak satılıyor. Uzakdoğu ülkelerinde de çekirge yeniliyor. Hatta bizdeki kokoreççiler gibi onlarda da çekirge satan seyyarlar olduğunu biliyoruz. Bu çiftliğin giderleri de oldukça yüksek. Aylık enerji tüketimimiz 2 bin beş yüz lira civarında. Herhangi bir teşvikte alamadığımız için kendi yağımızda kavruluyoruz. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı çekirgeyi böcekçilik kategorisine alıyor. Bu kategoride arıcılık, ipek böcekçiliği de var. Ama biz canlı yem üretiyoruz. Henüz böyle bir kategori yok. Ticaret odası kayıtlarında da bizi İstanbul Ticaret Odası Su Ürünlerine bağladılar. Teşvik almak istediğimizde de çekirge zararlı bir böcek olduğu için teşvik verilmiyor.
Selami Gökgöl Kimdir?
1967 yılında Manisa’nın Demirci ilçesinde doğdu 1970 yılında Almanya’ya giden Gökgöl ortaöğrenimini burada tamamladı. 1984 yılında İzmir’e dönen Selami Gökgöl İzmir Fatih Koleji’ni bitirdi. Ardından Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü bitiren Gökgöl 1990 yılında kokartlı profesyonel tur rehberi olarak turizm sektörüne girdi. Turizm de halen serbest çalışmaya devam eden iş adamı Kurşunlu Köyü’ndeki Antalya Çekirge Üretim Çiftliği’nin (www.antalyacekirge.com) kurucu ortağı olarak çalışmaya devam ediyor. Evli ve 2 çocuk babasıdır.
Ünsal Yüksel Kimdir?
1967 yılında Manisa’nın Salihli ilçesinde doğdu. Ortaöğrenimini Almanya’da tamamlayan Yüksel, İzmir Özel Türk Koleji’ni bitirdi. Ardından Hacettepe Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü bitiren Ünsal Yüksel 1990 yılında kokartlı profesyonel tur rehberi olarak turizm sektörüne girdi. Turizm de halen serbest çalışmaya devam eden iş adamı Kurşunlu Köyü’ndeki Antalya Çekirge Üretim Çiftliği’nin kurucu ortağı olarak çalışmaya devam ediyor. Evli ve 2 çocuk babasıdır.
11 Şubat 2011
OĞUZ TEMEL
Sevgililer Günü’nde ona ne kadar özel olduğunu nasıl anlatacağınızı mı düşünüyorsunuz? Bu haftaki sohbetimizin konusu “sevgi” olunca sizlere çok sevdiğim bir hikayeyi anlatarak ‘merhaba’ demek istiyorum.
Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, nine'nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını... Ve hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim...
"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun?"
Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra başörtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı...
"Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kimbilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından...
Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti.Herkes onu
dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu... Ve devam etti...
"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez...50 yıl önceydi.O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye. İyi gelirmiş dedilerdi. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Ta ki geçen geceye kadar… O gece takatim kesilmiş..uyuyakalmışım. Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim. Ondan hiçbir şey göremedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."
Hakim, yaşlı adama dönerek ;
"Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi.
Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.
"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçevan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadimemi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. O çiçeklerle doludur bahçesi...Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi...İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm...
Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu. Ben ona gece sularsan geçer dedim..Adak dilettim...Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece o çiçek ben oldum. Sanki… Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...
"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey… Geçen gece de... Yaşlılık… Ben de uyanamadım. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım. Sesimi çıkartamadım..." O an Mahkeme salonunda her şey sustu... Ertesi sabah gazeteler "Sedef Susuz Kaldı" diye yalnızca neticeyi haber yaptılar...
Aslında her şey sevgi değil midir? Zaten SEVGİLİLER GÜNÜ’nün ortaya çıkışı da çok acıklı bir aşk öyküsüdür. Hikaye, sevgiyi savaşa yeğleyen bir imparatorun , sevgilileri cezalandırmasıyla başlıyor .Sevgililer günü, adını St. Valentine adlı bir Hıristiyan papazdan alır. Efsaneye göre, Aziz Valentine, 3. yüzyılda Roma’da görev yapmakta olan bir papazmış. Dönemin Roma İmparatoru II. Claudius, bekar erkeklerin evli ve çocuklu olanlara oranla daha iyi olduklarına inanırmış. İmparatorluğunu geliştirmek ve daha iyi bir orduya sahi olmak isteyen imparator, genç erkeklere bekar kalmalarını emretmiş. Ancak rahip, genç erkekler için gizlice evlilik törenleri düzenlemeye devam etmiş. Gizli evlilik törenleri II. Claudius’un kulağına gidince, imparator rahibi hapse göndermiş. Hapiste bulunduğu süre içinde rahip ile gardiyan dost olmuşlar ve rahip gardiyanın kör kızını iyileştirmiş. Valentine, infaz edilmeden bir gece önce gardiyanın kızına bir not yazmış ve notu “from your Valentine” yani “senin Valentine’in” diyerek noktalamış. Bu notun sevgililer gününde aşıkların birbirine hediye verme ve sevgi mesajları yazma geleneğinin başlangıcı olduğuna inanılır…
Sevgililer günü, hayatımızdaki özel kişiye duyduğumuz sevgiyi ifade etmemiz gerektiğini bize hatırlatan bir gündür. Sevginizi, sevdiğinize bir hediye ya da sevgi mesajı göndererek yapabilirsiniz.
Biz de bu yıl son yılların popüler hediyesi olan pırlantalı mücevherlerin peşine düştük. Elmas pırlantanın ham yani işlenmemiş maden halidir. Elmasın tarihi, yaşı, simgeselliği ve göz kamaştıran ışıltısı, pırlantayı mücevherlerin en değerlisi ve anlamlısı haline getirmiştir. Her pırlanta eşsizdir ve hiçbir pırlanta bir diğerinin aynısı değildir. Zamanın başlangıcından beri var olan, doğanın hediyesi olan pırlantayı satın almak çok özel bir alışveriştir.
Hiçbir alet elması kesemiyor, en sıcak ateş bile üzerinde en ufak bir iz dahi bırakamıyordu. Bu yüzden birçok insan, elmasın doğaüstü özelliklere sahip olduğuna inandı. Yunanlar için tanrıların gözyaşları, Romalılar için göre yıldızlardan kopan parçalardı. Hintliler de elmasa hastalık, hırsızlık ve kötülükleri uzakta tutan bir şans tılsımı olarak bakıyordu. Başka kültürlerde bu taşların iyileştirme ve bilgelik güçlerine sahip olduğuna inanılırdı. Elmas etrafında dönen efsaneler, onu çok istenen bir taş haline getirdi. Eski krallar savaşlarda elmas takarlardı; kraliçeler ve cariyeler güç ve ihtiras simgesi olarak elmasa sahip olmak isterlerdi.
Eşsiz, değerli ve yok edilemez olan bu taş, yüzyıllarca aşkı simgelemek için kullanılmıştır. Aşk ve bağlılığın simgesi olarak pırlanta yüzük hediye etme geleneği günümüzde dünyanın tüm kültürlerine yayılmıştır. Hiçbir mücevher, duyguları ve yaşamın önemli anlarını bir pırlanta kadar mükemmel yakalayamaz ve simgeleyemez. Pırlanta armağan etmek ya da almak yaşamın özel anlarının değerini arttırır. Pırlantanın hikayesi insanoğlunun büyülenme hikayesidir. Yüzyıllardır pırlantanın saçtığı ışık insan gözünü cezbetmiştir. Değerli taşların kraliçesi olan pırlanta bu şöhretini eşi bulunmaz özelliklerine borçludur. Bu özellikler ender bulunması, tarihi, ihtişamı, aşkı ve en başta da olağanüstü güzelliğidir.
Evlilik yıldönümü, doğum günü, sevgililer günü, anneler günü, yılbaşı, kişisel bir amaca ulaşılmasındaki kutlama ya da sadece kendini ödüllendirme isteği… Nasıl olursa olsun, özel bir gün pırlanta ile kutlanınca unutulmaz hale gelir. Ne de olsa, pırlanta sonsuzluktan bir parçadır.
Değerli taş uzmanı Oğuz Kuyumculuğun sahibi Oğuz Temel’le birlikte değerli taşların büyüleyici dünyasında bir yolculuğa çıktık. Saat, pırlanta ve altın çeşitlerinden oluşan 5 bin parça ürünün bulunduğu mağazaya girdiğinizde ister istemez o ihtişama kapılıyorsunuz. Mücevher satışında kampanyalı ürünler kavramını bizlerle tanıştıran Oğuz Temel, bu yıl “Sevgiler Günü” için hazırladığı kampanyasıyla gerçekten şaşırtıyor. Oğuz Kuyumculuk, 14 Şubat’a kadar mağazadan yapacağınız her saat alışverişine aldığınız saatin değeri kadar mücevheri hediye ediyor. Glashütte, TagHeuer, Maurice Lacroix, Breitling, Tissot, Gucci gibi dünyanın önde gelen saat markalarından oluşan bu koleksiyonda fiyatlar 300 lira ile 30 bin lira arasında değişiyor. İşte size sevgililer gününe özel “sevgi” ve “aşk” kokan keyifli bir sohbet… Tartışmasız, sevmek ve sevilmek dünyanın en güzel duygusudur. ‘Sevgililer gününüz kutlu olsun ...’
-Kaç yıldır kuyumculuk sektöründe hizmet veriyorsunuz?
Kuyumculuk sektöründe hizmet vermeye başlayalı 20 seneden fazla oldu. Önceleri turizm sektöründe kuyumculuk ile başladık. Manavgat, Side, İstanbul merkezli mağazalarımız vardı. Dört yıl önce şehir merkezine de bir yerimiz olsun istedik ve bu mağazayı açtık.
-Mağazanın konumu için Antalya’nın kalbi denebilir. Bu bölgede yerli mi yabancı mı müşteriye yoğunluğunuz fazla?
Bizim müşterilerimizin yarısı turistlerden oluşuyor. Özellikle şu ülkeden diyemem ama kış aylarında Avrupalı turistler daha fazla oluyor. Bu çarşı çok kozmopolit bir çarşı… Burada her milletten birini görebilirsiniz. Şimdi Lara Beyaz Dünya karşısında da ikinci bir şube açmaya karar verdik. Antalyalılar Dönerciler Çarşısı trafiğinden dolayı buraya gelip gitmek müşteriler açısından zor olabiliyor. Ama sertifikalı ürün satışımızın olması ve ürün çeşitliliğimiz en önemli tercih edilme nedenimiz.
-Son dönemde artan altın fiyatları piyasaları ve altın yatırımcısını nasıl etkiledi?
Altın fiyatlarının yükselmesi bizim her zaman dezavantajımızdır. Kuyumcular altın fiyatlarının yükselmesini istemez. Fiyatın yükselmesi nedeniyle altın satışlarında elbette bir azalma oldu. Kar etmek isteyen vatandaşlar ellerindeki altını satmak amacıyla bize getiriyor. Geleneklerimizde altın son derece özel bir konumdadır. Özellikle düğünlerin vazgeçilmez takısı olan altın, hem maddi hem de manevi değeri itibarıyla bizlerin hayatında hep olmuştur, olmaya da devam edecektir. Altın özellikle son kriz döneminde tercih edilir bir yatırım aracıydı. Altının yok olmayan bir emtia olması özellikle yatırımcısına güven veriyor. Altın fiyatlarında son üç yılda olan fiyat artışı yüzde 300 gibi denebilir. Bundan sonra uzun dönemde bu kadar yükselir mi bunu kimse bilemez ama yakın dönemde böyle bir yükseliş beklenmiyor.
-“Mücevherde Kampanya” kavramı çok sık rastlanır bir şey değildir. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?
Ekonomik kriz dendiğinde bundan direk etkilenen sektörlerden biriyiz. Çünkü bizim yaptığımız iş her zaman lüks olmuştur. Özel günlerin takibini elden bırakmıyoruz. Bu tür günlerde herkes farklı hediyeler seçmek, piyasada sıradışı ürünler görmek ister. Sevdiğiniz insanların yüzünü zevkli armağanlarla güldürmek istersiniz. İşte biz bu beklentiyi karşılamak adına özel günler için özenle yeni koleksiyonlar hazırlıyoruz, kampanyalar yapıyoruz. Bu yılda çok sıra dışı bir kampanyaya imza attık. 14 Şubat’a kadar mağazadan yapacağınız her saat alışverişine aldığınız saatin değeri kadar mücevheri hediye ediyor. Glashütte, TagHeuer, Maurice Lacroix, Breitling, Tissot, Gucci gibi dünyanın önde gelen saat markalarından oluşan bu koleksiyonda fiyatlar 300 lira ile 30 bin lira arasında değişiyor.
-Televizyon dizilerinde kullanılan takılar talebi etkiliyor mu?
Dizilerde başrol oyuncularının kullandığı takılar yoğun ilgi görüyor ve farklı markalar tarafından üretilip satışa sunuluyor. Bu aralar Muhteşem Yüzyıl’ın yüzüğü talep görüyor. Dizilerin beğenilen takıları çok büyük bir moda yaratıyor. Aynı ürünün birçok versiyonunu piyasada rahatlıkla bulabiliyorsunuz. Yüzüklerde müşterilerimize bol çeşit sunuyoruz. Fakat en yoğun ilgiyi her zaman olduğu gibi tek taşlar görüyor.
-Pırlantanın dayanılmaz cazibesine kapılmamak mümkün değilken, sattığınız en yüksek karaltı ürün kaç karattı?
Almanya ve Hollanda gibi ülkelerden gelen turistlere 10 karatlık yüzükler sattım ama Antalya’daki en yüksek satış en yüksek 4-5 karattır. Biz özellikle Antalya’da pırlanta üzerine çok tanıtım yaptık, bunun geri dönüşünü de alıyoruz. Daha önceden insanlar pırlantanın çok pahalı olduğunu düşündüklerinden sormaktan bile çekiniyorlardı. Pırlanta satışlarını yüzde 5’lerden yüzde 40’lara çıkardık. Daha önce bizden aldığı bir ürünü birebir değiştirebilme imkanı veriyoruz. İki sene içinde birebir değiştirme yapıyoruz ve müşterinin hiçbir zararı olmuyor.
-Pırlantanın değeri neye göre belirlenir?
Bir pırlantanın değeri doğada ne kadar nadir bulunduğuna, fiyatı ise dört özelliğine bağlıdır. Çıplak gözle bakıldığında aynı görünse de hiçbir pırlanta diğerinin aynısı değildir. Aynı karat ağırlığındaki iki pırlantanın fiyatının neden farklı olduğu 4C bilgilerine bağlıdır.
Pırlanta özellikleri standart olarak 4C Özelliği olarak belirlenmiştir. Bu özellikler şunlardır:
Renk (Colour), berraklık (clarity), karat (carat), kesimdir (cut). Pırlantaların çoğu renksiz gibi gözükür. Fakat aralarında mutlaka belli belirsiz ton farkları vardır. Genel olarak bir pırlanta ne kadar renksiz ise o kadar değerlidir. Renksiz pırlanta yok denecek kadar azdır. Ayrıca çok belirgin renge sahip pırlanta da az bulunur. Diğer yandan "Fancy Diamond" (Fantezi Pırlanta) adı verilen pembe, kırmızı, sarı ve mavi gibi belirgin renklerde nadide pırlantalar bulunmaktadır.
-Peki siz birine mücevher hediye edecek olsanız, hangi ürünü hediye alırdınız?
Tek taş hediye ederdim. Tek taş senelerden beri süre gelmiş manalı bir takıdır. Tek taş özeldir ve anlamı çok büyüktür. Tek taş yüzükle evlilik teklif ediliyor olmasının bir âdet hâline gelmesi, tek taş pırlantaya yüklenen anlamdan kaynaklanır daha çok. Karşınızdaki kişiye evlilik teklifi ederken, dünyada bir eşi daha bulunmayan bir taş veriyor olmak “Sen de benim için eşsizsin” anlamı taşır. Bir de hediyenin kaçıncı hediye olduğu önemlidir. Üç taş; geçmiş, bugün ve geleceği sembolize eder ve genellikle yıl dönümlerinde verilir. Yılllara göre beş ve yedi taş ve ömür boyu birlikte olmayı sembolize eden tamturlarda yıldönümleri için uygun seçimlerdir
Oğuz Temel kimdir?
1970 yılında Yozgat’da doğdu. 1989 yılında Antalya’ya yerleşen Oğuz Temel, turizm sektöründe toptan ve perakende kuyum üzerine uzun yıllar çalıştıktan sonra 4 yıl önce Atatürk Caddesi’nde açtığı Oğuz Kuyumculuk mağazasında 5 bin çeşit ürünle yerli ve yabancı müşterilerine hizmet veriyor.
MUSTAFA HELVACI
Teknokent, teknopark, bilim parkı, araştırma parkı... Ne derseniz deyin, hepsinin amacı ortak... Yasalara baktığımızda, “Teknoloji Geliştirme Bölgesi” olarak geçiyor. Teknokent; teknoloji alanında rekabeti dengeleyen, araştırma-geliştirme faaliyetlerini destekleyen ve artıran, bilginin ve teknolojinin üniversite-şirketler-pazar arasında dolaşımını kolaylaştıran, teknolojiye yönelmek isteyen şirketlerin kurulmasını ve desteklenmesini sağlayan bir organizasyon…
Dünyaya baktığımızda teknokentlerin atası sayılan ABD kökenli Silikon Vadisi, birçok global büyük şirketin çıkış yeri ya da merkezi olmuş, en başarılı model olarak öne çıkmış. ABD, İngiltere, Fransa, Japonya, Çin, Kore, Hindistan, İsrail, Finlandiya gibi birçok ülkede üretim ve hizmet sektörleri ürettikleri katma değerin önemli bölümü teknoparklar bünyesinde yürütülen ar-ge çalışmalarına borçlu.
Teknokentler, firma için arazi sağlamanın yanında ona her türlü olanağı (kesintisiz elektrik, telekomünikasyon santralleri, resepsiyon ve güvenlik hizmetleri, idare ofisleri, lokantalar, banka şubeleri, toplantı merkezi, otopark, toplu ulaşım araçları, eğlence ve spor tesisleri) sağlıyor. Hizmet masrafları paylaşılacağından, teknokentler kiralık mekanlardan daha avantajlı oluyor.
Teknokentler şu an kimi eksiklerle yola devam etse de uluslararası çapta projelere imza atıyor. Bunlar arasında yapay elmastan kök hücreye, kendi kendini temizleyen yüzeylerden enerji kaybını azaltan malzemelere kadar pek çok çalışma bulunuyor. Bu bölgelerde yürütülen bazı projeler sonucu ülkemizde ortaya çıkan teknolojik ürünler şöyle; "Yapay elmas üretimi, doku mühendisliği yapı elemanları, görüntüleme teknolojisinde kullanılacak yeşil polimer üretimi, MR ile görüntüleme ve ameliyat teknolojisi, medikal uygulamalar için antibakteriyal polimerler, gelişmiş bebek kuvözleri, kıkırdak üretimi, kendi kendini ve havayı temizleyen yüzeyler, cilt dokusu üretimi, kanserli hücre tedavisi için radyofarmasotik ilaçlar, kök hücre üretimi, nano-kompozit malzemelerle otomobillerin hafifletilmesi ve yakıt tasarrufu, yenidoğan sarılık tedavisi için led fototerapi, görüntü teknolojileri..."
BİLL GATES, “İLK KİRACISI BEN OLURUM”
Yıllar önce ülkemize yurtdışından da teklifler vardı. Hatırlayanlar olacaktır; Bill Gates Türkiye’ye ilk gelişinde “Türkiye’de bir teknokent açıldığında ilk kiracısı ben olurum” demişti. Bunun üzerine dünyanın ikinci, Avrupa’nın en büyük teknokenti Fransa’daki Sophia Antipolis’in yöneticisi Alain Andre de İstanbul’da bir teknokent kurma teklifi yaptı.
1980’li yıllarda ilk çalışmalar ODTÜ’de başladı. 1996 yılında Sanayi ve Ticaret Bakanlığı teknoparklar yönetmeliğini yayınladı. Şu an Türkiye’de 23’ü faal olmak üzere 37 teknokent bulunuyor.
Görüldüğü gibi Türkiye’nin coğrafi konumundan ve genç nüfusundan yararlanmak isteyen büyük oluşumlar hep vardı. Bu gelişmelerle, Türkiye’nin 3 milyar dolar olan bilişim cirosu 8 milyar dolara çıkacaktı. Teknokentler 500 bin kişiyi iş sahibi yapacaktı… Bütün bu veriler ışığında, eğer istenen, teknoloji tüketen değil üreten bir ülke olmaksa, ar-ge çalışmaları hızlandırılmalı ve teknokentlere daha çok önem verilmelidir diye düşünüyorum.
HACETTEPE VE ODTÜ'YÜ BİLE GEÇTİLER
''Patent eşittir teknoloji'' fikrinden yola çıkarak, 2006 yılından bu yana faaliyet gösteren Antalya Teknokent kısa sürede büyük başarılara imza attı. Türkiye'nin en genç teknokentlerinden biri olan ve iki yıl önce patent konusunda Türkiye 20'incisi olan Teknokent bugün bu konuda İTÜ Teknokent'in ardından ikinci sıraya yükselmeyi başardı.
Akdeniz Üniversitesi bünyesindeki Teknokent'te firma sayısı 50'e çıkarken, yeni başvurular için de yer kalmadı. Başvurulara yer bulunamayınca araştırma yapmak isteyen bir firmaya kendi makam odasını tahsis eden Teknokent Müdürü Yrd. Doç. Dr. Mustafa Helvacı, 4 yılda 28 patent alarak Türkiye ikincisi olduklarını belirtti. İş dünyası ile bilimi bir araya getirmek için çabaladıklarını kaydeden Helvacı, danışman hoca sayısının 354'e ulaştığını ve yapılan iki binada da yer kalmadığını söyledi. Helvacı üçüncü bina için çalışmalara başladıklarını da sözlerine ekleyerek, “Yazılım, enerji sektörü, tohum ıslahı, tarım ve nano-teknoloji üzerine çalışan firmaların ürettiği patent sayısı da 28'e ulaştı” diyor.
FABRİKA KURULACAK
Büyük çoğunluğu yazılım ve sağlık üzerine faaliyet gösteren şirketler arasında bulunan
Nanoen ise nano teknoloji alanında çalışma yapan tek firma durumunda…
Nano teknoloji alanında yaptığı çalışmalarla Türkiye'de en fazla patent üreten ikinci üniversite olmayı başaran Akdeniz Üniversitesi, bu alanda elde ettiği bilgi birikimini temizlik ürünleri sektörüne taşımaya hazırlanıyor.
Uygulandığı yüzeyleri suya, çizilmeye, bakteri oluşumuna karşı koruyan nano partikülleri ''Nanofob'' adıyla piyasaya sürmeye hazırlanan Akdeniz Üniversitesi, bu amaçla Türkiye'nin ilk üniversite fabrikasını kurmak için de gün sayıyor. Nanoen Arge Danışmanlık Şirketi'nin geliştirdiği 'Nanofob' adlı su itici özellikteki yüzey kaplamanın üretimine geçileceği, patenti alınan ürün için üniversite kampüsüne 5 bin metrekarelik kapalı alanı olan bir fabrika kurulacağını öğrendik. Fabrikanın aynı zamanda öğrencilere istihdam olanağı sağlayacağı da belirtiliyor. Geliştirilen ürünün insan sağlığına hiçbir zararının olmadığını belirten Teknokent Müdürü Yrd. Doç. Dr. Mustafa Helvacı, “Yurtdışından gelen çözeltiler flor içeriyor. Flor sprey şeklinde uygulandığı için akciğerde ciddi sorunlara neden oluyor. Florun ozon tabakasına da etkisi olduğu için kullanılması tercih edilmeyen ürünlerdir. Nanoen Arge Danışmanlık Şirketi Kurucusu ve Sorumlusu Prof. Dr. Ertuğrul Arpaç ve ekibi flor içermeyen ürünü geliştirdiler. Üstelik ürüne bir de koku giderici özelliği eklediler. Böylece artık yemek ve sigara kokusu sinmeyecek” diyor.
Bu haftaki sohbetimizde anladık ki teknolojik ürün ihracatı oldukça önemli… Çünkü gelişmiş ülkelerin toplam ihracatının yüzde 20 ile 30'unu teknolojik ürünler oluşturuyor.
Akdeniz Üniversitesi Antalya Teknokent AŞ Genel Müdürü Yrd. Doç. Dr. Mustafa Helvacı, “Türkiye bugün özellikle bilimsel faaliyetlerde ve araştırma-geliştirme faaliyetlerinde yakaladığı bu ivmeyi aksatmadan, bütün gücüyle yoluna devam etmelidir” diyerek söze başladığı keyifli sohbetimizde, teknolojik çalışmalar ve gelecekteki projelerle ilgili sorularımızı yanıtladı.
Hayranlıkla dinlediğimiz buluşlara imza atılan bilim üssündeki çalışmalarla gururlandık ve geleceğe dair umutlarımız güçlendi. Ülkemizde geç başlayan ama hızla ilerleyen teknoloji trenini Antalya Teknokent’le daha da ileriye taşımak dileğiyle emeği geçen tüm araştırmacı ve bilim adamlarını ülkemiz adına bir kez daha kutluyorum.
- Teknokentler, ülkemizde yeni duyulan bir kavram olsa da dünyadaki benzer çalışmalar ne zaman başlamış?
Teknokentlerin 100 yıllık bir geçmişi vardır. İlk teknokent 1950’li yıllarda kurulan Amerika’daki Silicon Valley olduğu bilinir. Üniversitelerde üretilen bilginin teknolojiye teknolojinin de ürüne dönüşmesi önemlidir. Bunun içinde teknokentlerin bilim adamları ile sanayiciyi buluşturan bir platform olduğunu söyleyebilirim. Teknokentlerde üniversitedeki hocalara, girişimcilere, yeni mezun olmuş öğrencilere, mühendislere birer ofis tahsis edilip, sermaye sağlanarak geliştirdikleri projelerin hayata geçirilmesi sağlanıyor. Dünya devi IBM ve Sony gibi markalar da teknokentlerden doğmuştur. Türkiye’de de ilk kez 1998 yılında ODTÜ’de teknokent kuruldu. Akdeniz Üniversitesi bünyesindeki ‘teknokent’imiz de kısa sürede Türkiye’de patent sayısı bakımından ikinci sıraya yerleşti. Hocalar ile sanayicileri bir araya getirerek Antalya’nın teknoloji alanında da hak ettiği yere gelmesini sağlamaya çalışıyor.
- Teknokent bünyesinde şuan kaç firma bulunuyor?
Antalya’daki teknokentin bünyesinde 50 şirket bulunuyor ve bu şirketlerin profilini de yazılım şirketleri, sağlık teknolojileri üzerine araştırma yapan şirketler, tarımsal ürün geliştirme, kimyasal atık içermeyen ürünlerin geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapan şirketler oluşturuyor. Teknokent içerisinde yer alan araştırmacı şirketlerin kurumlar vergisi, gelir vergisi, KDV ve sigortanın 3’te 1’i kadarından muaf tutulması özellikle işletmeler için çok faydalı avantajlar sağlıyor.
- Teknokent bünyesinde kurulduğu günden bugüne kadar ne gibi buluşlara imza atıldı?
Teknokentimizde geliştirilen 'uzaktan algılama' sistemi uydu teknolojileri kullanılarak arazi-parsel tanımlaması yapılmasını ve yetişen ürünün hangi aşamalardan geçilerek üretildiğinin ve pazarlandığının belgelendirilmesini sağlıyor. Bu proje çok yakında ticarileşecek. Diğer önemli proje ise güneş enerjisiyle seraların ısıtılıp, soğutulması… Bölgemizde halen seralar kömür gibi maddelerle ısıtılıyor. Bir firmamız sadece güneş enerjisini kullanarak sıfır emisyonla çevreci olarak bu sorunu çözecek projeyi piyasaya sürmek üzere...
- Üniversitemizin bulunduğu bölge itibarıyla tarımda tematik teknokent çalışmaları ne aşamada? Tarımda ve tarıma dayalı sanayide son gelişmeler nelerdir?
Türkiye'nin en büyük fide üretim firmalarından Grow Fide'de Teknokent'te AR-GE çalışması yapıyor. Anaç fideyi dünyaya sadece Japonlar satıyor. Yıllık üretim kapasiteleri 100 milyon fide olan, 100 dönümlük bir kapalı alana sahip, yaklaşık 600 kişi istihdam edilen Grow Fide'de Japonya'dan sonra ilk kez anaç fide üretecek. Türkiye, böylece Japonya'dan sonra anaç fide satan ikinci ülke oluyor. İlerleyen aylarda da Teknokent'te çok ilginç buluşlar ortaya çıkacak.
- Akdeniz Üniversitesi bu yıl hayat kurtaran buluşlara imza attı. Yılın buluşları denilen “Çevreci Çözelti” ve “Çizilmeye Dayanıklı Nano Cam Kaplama” ile ilgili son gelişmeler nelerdir?
“Çevreci Çözelti”yle kaplanacak yüzey ahşap, cam, deri ya da kumaş olabilir. Ürünün kullanılmasının ardından nano partiküller yüzeye 3 ay süreyle koruma sağlıyor. Teknokent bünyesinde kurulacak fabrikada bu ürünün seri üretimine başlayarak, ilk etapta ayda 10 bin litre üretim hedefliyoruz. Çikolata, limon ve çilek kokulu ''Nanofob'' adlı ürün 50 mililitreden 19 litreye kadar çeşitli boylarda üretilecek ve vatandaşlar kullanmak istedikleri yüzeyin genişliğine göre istedikleri boyda ürün satın alabilecekler. Ürünün market raflarında yerini bulabilmesi için 4691 sayılı Teknokentler Yasası'nı bekliyoruz. Bu yasa, teknokentlerle ilgili. Teknokentlere sağlanan avantajlar 2013 yılında bitiyordu. Şimdi 2023'e kadar uzatılmasını öngören bir yasa çıkıyor. Üretilen, patenti alınan, teknokentte geliştirilen prototipin teknokentte üretilmesi de bu yasada yer alıyor. Yasa çıkmak üzere. Her türlü hazırlığı yaptık. Yasa çıkar çıkmaz, ürünü piyasaya sürmek için harekete geçeceğiz. Nanofob'un yasa çıktıktan sonraki 4 ay içinde market raflarındaki yerini alacağını düşünüyoruz. ”Çizilmeye Dayanıklı Nano Cam Kaplama” da esnek özelliğiyle 90 derece kıvrılabiliyor. Ütü, tost makineleri gibi sert teflon yüzeylere uygulanabilen kaplamanın cam olmasına rağmen çatlama yapmaması ve kireçlenmeye de engel olması bir başka özelliği… Şu ana kadar ütülerde kullanılan kaplamalar, düğme ve fermuara geldiğinde çizilme yapıyordu. Ütülenen kumaşlar ve tekstil ürünleri de deterjan artıklarından etkileniyordu. Dayanıklı cam kaplamalı ürünün tabanı çizilmiyor, yüzeyde kireç tutulması da artık mümkün değil. Bir üniversite bünyesinde patentlenen teknolojinin, fabrika aracılığıyla ürüne dönüşmesi, Türkiye'de bir ilk. Bu kapsamda ilk kez bir üniversitenin fabrikası olacak. Amacımız teknokent olarak bir üniversitenin patenti ürüne dönüştürüp halkın yararına sunduğunu bilimadamlarımıza, öğrencilerimize göstermek.
Mustafa Helvacı kimdir?
1965 yılında Kayseri’de doğdu. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümünden 1989 yılında mezun olan Helvacı, aynı yıl Diyanet İşleri Başkanlığında Vakit Hesaplama Şube Müdürlüğünde “astronom” olarak göreve başladı. 1990- 1993 yılları arasında Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsünde yüksek lisansını tamamladı. 1994 yılında aynı bölümde doktora programına başladı. ABD Kentucky Üniversitesinde bilimsel inceleme ve araştırma yapmak üzere bu ülkeye gitti. Yrd. Doç. Dr. Mustafa Helvacı’nın, uluslararası saygın dergilerde yayımlanmış 10 adet bilimsel makalesi ve çok sayıda yurt içi konferans ve makalesi mevcutt.
SABAH AKDENİZ’DEN ALINMIŞTIR
DURAN CANATAN
Bu haftaki konuğum Antalya ve Türkiye’nin yakından tanıdığı bir isim… Kendisiyle 2008 yılının ortalarında bir röportajım daha olmuştu. “Akdeniz Anemisi” adıyla da bilinen Talasemi hastalığı ve bu konudaki çalışmalarını bizlerle paylaşan Talasemi Federasyonu ve AKHAV Başkanı Prof. Dr. Duran Canatan sayesinde bu hastalığı yaşayanların umut dolu hayatlarına şahit olmuş ve hayata tutunmak adına verdikleri mücadeleyi hayranlıkla izlemiştim.
O günlerde ‘İnsan hayatıyla birebir ilgili olan sağlık sektöründe siyasi kadrolaşmanın insan hayatını tehlikeye soktuğunu’ belirten Canatan, Antalya’da hayat boyu hastaneye bağlı kalınan Talasemi hastalığına yakalanmış 700 hasta olduğunu ve bunlar için yapılan merkezi açamadıklarını söylemişti.
Yaklaşık 16 yıl önce Talasemi Federasyonu tarafından Kıbrıs`taki bir projeden esinlenerek başlatılan Talasemi Merkezi Projesi`nde sona yaklaşıldı. Antalya`ya yeni talasemi merkezi kazandırılması için ilk adım 2007 yılında atıldı. Hayırsever Adem Tolunay, yeni merkezin inşaatını üstlendi. 2008`de Antalya Valisi Alaaddin Yüksel`in `bir yıl içinde bitirilsin` talimatına uyularak inşaat tamamlandı. Ancak o tarihten sonra merkezin iç donanımıyla ilgili sıkıntılı bir süreç başladı. Hastalar, aradan geçen zaman diliminde merkezin eski binasında tedavi gördü.
Modern imkanlara kavuşacak Antalya Talasemi Merkezi; kan merkezi, kan nakil ünitesi, araştırma laboratuvarı, kök hücre nakil ünitesi, doğum öncesi tanı ünitelerinin yanı sıra 50 yatak kapasiteli olması planlandı ama bir türlü sonuca ulaşılamadı. Şu anda sadece kan merkezi olarak hizmet veren merkezde yüzde 20 kapasiteyle çalışılıyor.
Günlerce kamuoyunda tartışılan bu konu Antalya’nın yıllardır sonuçlanamamış, yarı yolda kalmış işlerinden sadece biri olarak kaldı. Ama belki de en önemlisi…
Yıllardır yıkılsın mı, yıkılmasın mı denilen Özel İdare binası, yine yıllardır çirkin görüntüsü herkesi rahatsız eden Süleyman Erol Yüzme Havuzu ve daha bir çok atıl durumdaki kamu binası Antalya’da yarı yolda kalmış işler…
Oysa 2007 yılında yapımı tamamlanan Adem Tolunay Talasemi ve Kan Merkezi’nin durumu bunlardan çok daha farklı. Sağlık sektörüne hizmet etmesi gereken bir merkez olması ve yapımının tamamlanmasına rağmen bir türlü açılamıyor olması gerçekten ironik bir durum…
Prof. Dr. Duran Canatan, yeni atanan valimizin hassasiyeti, Sağlık Müdürümüzün desteği ve Antalya Eğitim Araştırma Hastanesi Başhekimi’nin ilgisiyle bu sorunun çözülebileceğini belirterek “ Sayın Valimiz, Sağlık Müdürümüz ve hastane başhekimine sunmuş olduğum rapor doğrultusunda kendilerinin incelemesi halen devam etmektedir. Bu merkezi ortak çalışmalar neticesinde Antalyalıların hizmetine açacağımızı umuyorum” dedi.
16 yıldır Talasemili hasta doğumlarının sayısını azaltmak için mücadele eden Canatan, Türkiye genelinde yüzlerce gönüllü kan bağışı yapacak kişiyi organize eden, düzenlediği yaz kamplarıyla yüzlerce Talasemi hastası gencin sorunlarını dinleyen gerçekten çok değerli bir sağlık gönüllüsü…
Prof. Dr. Duran Canatan, Türkiye genelinde devam eden seminer programlarıyla toplumu bu hastalık konusunda bilinçlendirmeye devam ettiklerini ve amaçlarının 2012 yılına kadar talasemili doğumu yüzde 100 oranında bitirmek olduğunu belirterek “Eğer toplumun bilinçlendirilmesiyle ilgili süreci bu seviyede sürdürebilirsek bir yıl sonra Türkiye'de talasemili hasta doğmayacak” diyor.
Talasemi sağlıklı insanın alyuvarlarında bulunan hemoglobini oluşturan iki alfa iki beta zincirinin eksik veya anormal yapılması sonucu ortaya çıkan, anne ve babadan kalıtımla geçen bir kan hastalığı… Talasemili çocukların doğmaması ve talasemi ile doğan çocukların ise doğru ve ulaşılabilir tedavi olanaklarına sahip bireyler olarak topluma kazandırılması temel amacı ile hareket eden Talasemi Federasyonu bu yıl 12. Dünya Talasemi Kongresi ile 14. Talasemi Hasta ve Aileleri Kongresi’ni 11-14 Mayıs 2011 tarihlerinde Antalya'da yapacak.
Kongre tarihine kadar Antalya Talasemi Merkezi’nin açılmasının büyük bir prestij avantajı sağlayacağının belirten Canatan, merkezin açılamaması durumunda çok ciddi imaj kaybına uğrayacağımızın da altını çiziyor.
Sadece Antalya’da değil tüm Talasemi hastaları için mücadelesini gönüllü olarak yürüten Prof. Dr. Duran Canatan ile Antalya için yapılması gereken projeleri ve 2011 Dünya Talasemi Kongresi’ndeki son gelişmeleri konuştuğumuz keyifli bir sohbetimiz oldu.
- Talasemi hastalığının Akdeniz bölgesi başta olmakla birlikte denize yakın yerlerde görülmesinin sebebi nedir?
Talesemi hastalığının keşfi, sıtma salgınının yaygın olduğu yıllarda salgının kontrol altına alınmasıyla ortaya çıkar. Sıtma etkeni olan malarya paraziti kırmızı kan hücreleri içinde yaşar, çoğalır ve yaşam süresini tamamlar. Bu parazit, kırmızı kan hücresi içinde hemoglobin yapısında bozukluk olanlarda ise yaşayamaz. Talasemi hastalarında hemoglobin bozukluğu olduğu için bu parazit talasemi hastalarını etkilemiyor. Geçmişte Akdeniz kıyılarımızı da içeren kuşakta oluşan sıtma salgınlarında sağlıklı kan hücreleri taşıyan kişiler sıtmaya yakalanıp hayatını kaybederken, talasemi hastaları hayatta kalmış. Hayatta kalan talasemi taşıyıcılarının birbirleriyle evlenmesiyle hastalık nesilden nesile taşınmaya başlamış. Bu bölgenin nüfusunda hayatta kalan talasemi hastalarının ve taşıyıcılarının yoğunluğu dış göçlerle birlikte diğer ülkelere taşınmış. Bugün “Talasemi Kuşağı” adı verilen bölge, Akdeniz kıyıları, Arap ülkeleri, Türkiye, İran, Hindistan, Tayland, Kamboçya ve Güney Çin’i içeren Güney Asya’ya uzanmaktadır. Talaseminin bu bölgelerdeki görülme sıklığı yüzde 2,5-15’dir.
- Talasemi taşıyıcılarının evlilik öncesi testlerdeki sonuçlarına göre mi çocuk sahibi olup olamayacakları belli oluyor?
Çiftlerden biri taşıyıcı diğeri sağlıklıysa çocukları ya taşıyıcı olur ya da sağlıklı, her iki taraf da taşıyıcıysa bu çiftlerin Talasemi merkezlerinden detaylı bilgi almalarını öneriyoruz. Çocuklarında oluşabilecek riskleri öğrenmeleri gerekir. Bu çiftlerin çocukları yüzde 25 sağlıklı olabilir, yüzde 25 hasta olabilir ya da yüzde 50 sizler gibi taşıyıcı olabilir diyoruz. Hasta çocukların doğmadan belirlenebilmesi için de yöntemler var. O yüzden bir hekimle bağlantıya geçilmesi gerekmektedir. Sağlık ocaklarında ya da hastanelerdeki hekimlerin bu hastaları hematologlara yönlendirmesi en sağlıklı olanı… Evlilik öncesi kan testi yapılmaması halinde Türkiye'de her yıl 400 yeni hasta çocuğun doğmuş olacaktı. Türkiye'nin bugünkü hasta sayısına yirmi bin kişi daha eklenmiş olacaktı. Biz bu 400 doğumu 23 doğuma kadar düşürdük. Bir talasemi hastasının devlete maliyeti 10 bin dolardır. Hiçbir tarama programı yapmasaydık, altı yılda 2 bin 800 hasta doğacaktı. Bunların devlete maliyeti 88 milyon TL olacaktı. Ancak 7 yılda 2 bin 800 hasta yerine 968 hasta doğdu. Buradan devletin, tedavi maliyetleri gideri anlamında 46 milyon 340 bin TL’lik karı oldu. 6 yıllık tarama maliyeti ise 22 milyon 290 bin 240 TL oldu. Yani devletin tasarrufu 24 milyon 29 bin 760 TL oldu.
- Toplumu bilinçlendirmek amacıyla kurulduğunu bildiğimiz, Akdeniz Kan Hastalıklara Vakfı (AKHAV)’nda bu yıl ne gibi çalışmalar yapıldı?
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbı Biyoloji ve Genetik Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Keser ile birlikte, Talasemiyi önleme konusunda tüm belediye ve muhtarların gösterdiği hassasiyeti dikkate alarak, bu konuda, Antalya Valiliği’nin izni ile tüm ilçelerdeki muhtarlara yönelik eğitim çalışması başlattık. Özellikle başta Talasemi olmak üzere kalıtsal kan hastalıkları ve edinsel kan hastalıkları konularında dünya standartları düzeyinde uygulama, eğitim ve bilimsel araştırmalar yapmak üzere 1996 yılında, hasta yakınları, işadamları ve hekimlerin katılımıyla kurduğumuz AKHAV, kurulduğu günden bu yana yaptığı eğitim çalışmaları ile Antalya ve çevresinde Talasemiyi tüm topluma tanıttı ve hastalığın korku olmaktan çıkarılmasını sağladı. Tüm Türkiye’de 1 milyon 400 bin Talasemi taşıyıcısı ve 4 bin beş yüz Talasemi hastası bulunmaktadır. Antalya'daki Talasemi taşıyıcısı 200 bin, Talasemi hasta sayısı ise 700 kişidir. Vakfın başlattığı ''Önce Talasemi Testi Sonra Nikah'' kampanyası ile de Antalya şehir merkezinde Talasemili hasta doğumunun yüzde 90 azalttık. Bu kampanya ülke geneline yayıldı ve 33 ilde uygulanmaya başlandı. Vakfa yapılan bağışlar yanında vakfın Antalya'da kurduğu laboratuvardan elde edilen gelirler ile de Talasemili hastalara eğitim bursu ve sosyal konularda destek sağlanıyor.
- Talasemi hastalığıyla mücadele konusunda sizden de yardım istenmeye başlandı. Bu konudaki gelişmeler ne aşamada?
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in eşi Mihriban Aliyeva benden, başkanı olduğu Haydar Aliyev Vakfı'na da danışmanlık yapmamı istedi. Talasemi hastalığını bitirmek için talasemi merkezinin projelendirilmesi, kurulması ve ekibinin oluşturulması konusunda görevlendirildim. Azerbaycan'da kurulan Talasemi Merkezi'nin projesi Antalya'da 13 yıldan beri yapılması hayal edilen projenin orjinalidir. Antalya'da kaynak bulunamadığı için proje küçültülmüştü. Azerbaycan'da ise Haydar Aliyev Vakfı Başkanı Mihriban Aliyeva'nın sağlık, eğitim ve kültür alanında yaptığı hizmetler arasına girdi. Ocak 2008 yılında temeli atılan Talasemi Merkezi Mayıs 2009 yılında tam donanımlı olarak hizmete açıldı. 12 milyon dolara mal olan merkezde poliklinikler, klinikler, kan merkezi, transfüzyon merkezi, araştırma laboratuvarları, doğum öncesi tanı merkezi ve kök hücre nakli merkezi bulunmaktadır. Merkez işletilmesi için Sağlık Bakanlığı'na devredilmiş, ancak ne yazık ki 10 aydan beri merkezde sadece poliklinik ve transfüzyon merkezi çalıştırılabilmiş. Merkezi çalıştırmam için Mihriban Hanım tarafından 27 Ocak 2010'da Bakü'ye davet edildim. Merkez binasını görünce hayalimdeki binanın kurulmasından dolayı çok mutlu oldum, ancak binanın çalışmadığını görünce hayal kırıklığına uğradım. Merkezi hayata geçirmek için kolları sıvadık. Azerbaycan'da 9 kişiden biri Talasemi taşıyıcısı. Her yıl beklenen yeni hasta sayısı 250 civarında. Bu nedenle Talasemi Önleme Projesi, merkezin çalışması kadar çok önemlidir. Biz de Azerbaycan'da Talasemiyi üç yılda sıfırlamak için çalışmalara başladık. Bunun yanında yine bu yıl Musul'da Talesemi ile Mücadele Merkezi kurarak, Talasemili hasta sayısını azaltmak ve hastaların tedavisini sağlama konusunda Musul'a destek vereceğiz. Musul'da
da Talasemiyi bitirmek istiyoruz. Ön protokol imzaladık. Talasemiyle Mücadele Merkezi için çalışmalar orada da başladı.
- 11-14 Mayıs tarihleri arasında Antalya çok önemli bir kongreye ev sahipliği yapacak. Son gelişmeleri sizden dinleyebilir miyiz?
Dünya Talesemi Federasyonu 1986 yılında Güney Kıbrıs’ta kuruldu. Şu anda 60 ülkeden 98 dernek üyesi bulunuyor. Biz de 2005 yılında, daha önce kurulmuş olan Ulusal Hemoglobinopati Konseyi yerine, Talasemi Federasyonu kurarak, ülkemizde bulunan 19 Talasemi derneğini bir çatı altında topladık. Türkiye Talasemi Federasyonu 2006 yılında da Dünya Talasemi Federasyonu’na üye oldu. Kongre öncesinde Dünya Talesemi Federasyonu Başkanı Panos Englezos ve Genel Sekreteri Androulla Eleftheriou ile birlikte Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın'ı ziyaret etti. 97 yılında Malta’da yapılan kongreye gittiğimde bu kongre neden Antalya’da da yapılmasın demiştim. 2005 yılında Antalya’da federasyonumuzun kurulmasının ardından bu kongre için görüşmelerim başlamış oldu. Türkiye çapındaki örgütlenmelerimiz ve çalışmalarımızın sonuçlarını almaya başlamamızla Dünya Talesemi Federasyonu da bu isteğimize olumlu yanıt verdi. Kongreye 60 ülkeden yaklaşık 3 bin Talasemi hastası, aileleleri, doktorları ve bilim adamlarının katılımını bekliyoruz. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Sağlık Bakanlığı ve Talasemi Federasyonu’nun gerçekleştireceği kongrede bir taraftan hasta ve aileler için toplantılar yapılır iken diğer taraftan bilimsel toplantılar yapılacak. Bu yıl 'Talasemi kongresinin barış köprüsü' olabileceğini düşünüyoruz. Kongreye diplomatik açıdan bir sıkıntı olmazsa KKTC Cumhurbaşkanı Eroğlu ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Hristofyas'ı, Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyeva’yı, Yunanistan Cumhurbaşkanı Papoulias ve Sayın Cumhurbaşkanımız Gül’ü davet edeceğiz. Meclis Başkanımız ve Sayın Başbakan’a da davet yazılarımızı yazdık. Cevap bekliyoruz. Böyle bir buluşmaya ilk defa Antalya ev sahipliği yapacak.
Prof.Dr. Duran Canatan kimdir?
1979’da Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Canatan, 1994 yılında Akdeniz Üni. Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Uzmanı olarak atandı. Ankara Üni. Çocuk Hematoloji Uzmanı olan Duran Canatan, Basel Üniversitesi’nde Moleküler Genetik çalışmalarında bulundu. 1994- 2001 yılları arasında Antalya Devlet Hastanesi Kan Merkezi ve Talasemi Merkezi Başkanlığı yaptı. 2001 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi Çocuk Hematoloji B.D. Başkanlığına atandı. Halen Akdeniz Kan Hastalıkları Vakfı Kurucu Başkanı, Ulusal Hemoglobinopati Konseyi Başkanı, Talasemi Federasyonu Genel Başkanı, Sağlık Bakanlığı Talasemi Bilim Komitesi Üyesi, Dünya Talasemi Federasyonu Türkiye Bilimsel Danışmanı, Türk Kızılay Derneği Bilimsel Komite Danışmanı ve Azerbaycan Haydar Aliyev Vakfı Bilimsel Danışmanı olarak çalışmaktadır.
SABAH AKDENİZ’DEN ALINMIŞTIR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







