04 Haziran 2009

TUNCA TOSKAY




MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Antalya Milletvekili Tunca Toskay, iktidarın bütün devlet imkanlarını seçim kampanyasında pervasızca kullandığını, yerel seçimler yaklaştıkça AKP ve Başbakan'ın büyük bir panik ve gerginlik içinde gittikçe hırçınlaştığını, başarı için her şeyi mübah gören tutum sergilendiğinin altını çizen Toskay, hem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı hem de ana muhalefeti sert bir dille eleştirdi.


Ülkemizin gerçek gündemi Başbakan’ın dayattığı sanal gündemden çok farklıdır. İşsizlik çığ gibi büyümekte, fabrikalar kapanmakta, çiftçi tarlasını ekememekte, vatandaş kredi kartı borcunu, aldığı tüketici kredisini ödeyememekte, esnaf siftah yapamamakta, semt pazarlarında esnaf çok azalmış müşterilerine biraz daha fazla alışveriş yapması için yalvarır duruma gelmiş bulunmaktadır diyen Tunca Toskay yerel seçimlerden umutlu olduklarının da altını çizdi.


“Başta Başbakan ve Bakanlar vatandaşları seçimle ilgili olarak tehdit etmektedirler. Bir Bakan iktidar adayları belediyeleri kazanamazsa devletin bu belediyelere zorluk çıkaracağını açık açık söyleyebilmekte, Başbakan vatandaşı aleni tehdit etmekte ahlaki sakınca görmemektedir” diyen Toskay, seçim sürecinde adaletsiz davranıldığını vurguladı.


39 yıldır Milliyetçi Hareket Partisi’nde olduğunu ve siyasi görüşün yanında partisiyle arasında bir gönül bağı olduğunu söyleyen Toskay, siyasette istikrarın çok önemli bir fark olduğunu belirtti.


Son aylardaki gündemimiz yerel seçimler… Peki ama, MHP’nin seçim çalışmaları nasıl gidiyor? Bir milletvekili gözüyle Antalya’yı nasıl görüyor? Antalya’daki son durum nedir? ‘Türkiye elden gidiyor’ söylemiyle ne demek istemişti?


Tüm bu soruları MHP Antalya milletvekili Tunca Toskay ile konuştuk.



-İktidarın seçim çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?


İktidarın seçim kampanyası gerçek anlamda, demokrasininin özüne uygun değil. Birkaç yönden uygun değil. Özellikle siyasi iktidarlar iktidarın bütün gücünü haksız olarak muhalefet partilerine dez avantaj olacak şekilde kullandıkları için bu demokratik rejimin kurallarına uymaz. Bütün devlet imkanlarının seçim kampanyasında pervasızca kullandığını görüyoruz. İkinci önemli konu ise Başbakan’ın kendi adayları belediyeleri kazanamazsa devletin bu belediyelere zorluk çıkaracağını açık açık söyleyebilmesidir. Antalya milletvekili Mehmet Ali Şahin bu fikri açık açık beyan ediyor. Örneğin Serik ilçesinde iktidarın adayını seçmezseniz hizmet alamazsınız şeklinde aleni bir tehdit söz konusu… Kırıkkale milletvekillerinin söylemi aynen şudur. “AKP adaylarına oy vermezseniz taş taş üstüne koyamazsınız.” Hem demokrasiye aykırı çalışmalar yürütüp hem de vatandaşı tehdit ediyorlar. Bir diğer önemli konuysa sayın Başbakan’ın üslubu ve konuşma şekli… Bu da Türk demokrasisine gerçekten hiç yakışmayacak bir üslup. 1950 seçimlerinde Türkiye ilk defa seçmenin iradesiyle iktidar değiştirdi. CHP gitti, DP geldi. 1950’yi yani bu değişimi milat kabul edersek ülkemizin yaklaşık 60 yıllık bir demokratik tecrübesi var. Böyle bir üslubu ben bu 60 yılda hiç görmedim. Çok seviyesi düşmüş bir üslup var. Sayın Başbakan’ın konuşma şekli çok yakışıksız. Meydanlarda maksatı aşan ifadeleri, çok saldırgan bir üslubu var. Ayrıca özel bazı toplantılarda da demek ki kendini tutamıyor. Mesela Bankalar Birliği’yle yapılan bir toplantıda Dış Ticaret Bakan’ı Kürşat Tüzmen’e “Kes sesini, millet ne söylüyor, sen ne söylüyorsun” diye bakanını bankacıların yanında azarlıyor. Gene başka bir gün canlı yayın var, yok diye haber veriliyor “başlatmayın beni şimdi” falan gibi çıkışları söz konusu. Özetle böyle bir üslup Türkiye Başbakanı’nın üslubu olamaz. Bu üslub da, Cumhuriyet Halk Partisi’nin çanak tutmasının da rolü var. Tüm bunlar Türkiye’nin gerçek sorunlarını ve gündemini tartışamamıza yol açıyor.


- Peki bu hırçınlığın altında yatan sizce nedir?


Bu hırçınlığın ve tedirginliğin bir sebebi de oy kaybetme korkusu olabilir. Bunun yanında Sayın Başbakan’ın kişiliğiyle ilgili bir üslub kirliliği var. Ben de siyasetçiyim. Böyle bir üslubun içinde siyaset yaptığım zaman vatandaş da bana, sanki aynı kategoriye dahil mişim gibi bakacak diye tedirginliğim oluşuyor. Halbuki çok sert eleştirileri insanları kırmadan güzel bir üslubla yapmak da mümkün. Bunda karekterin, birikimin ve entelektüel düzeyin çok önemli rolü vardır. Maalesef Sayın Başbakan’ımızın entelektüel düzeyi Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olmaya çok yeterli değil. Bunu açık açık söylüyorum. Bu kabine de böyle üstelik. Sayın Maliye Bakanı’nı bir görün. Ben hayatımda böyle bir Maliye Bakanı hiç görmedim. Çok garip davranışlar sergiliyor. Bu tablo inanın insanı acı acı gülümsetiyor.


-Oysa ki her seçilen seçim öncesi ben farklıyım diyor. Peki halk kime inanacak?


Arada ufak istisnalar olsa bile bu genele yayılmış olmamalıdır. Bizim iktidar dönemimizde samimiyetle söyleyebilirim ki böyle şeyler yaşanmadı. Çünkü biz yandaşların yerine işi bilenleri ve hak edenleri bir makama getirmeyi uygun gördük. Genel Başkanımla yaptığımız görüşmelerde sadece bir kez bir isim üzerine fikrini almak istediğimde bana tek yorumu “ehliyetli birisi herhalde diye düşünüyorum” oldu. Bu farkı görmezden gelmek mümkün değildir.


-Bütün bu anlattıklarınızı denetleyecek bir birimin eksikliği mi yaşanıyor ?


YSK Tunceli’de enerjik olarak davranıp gereğini yerine getirmedi. Hangi seçimde Sosyal Dayanışma Fonu bulaşık makinası,çamaşır makinası, yatak odası takımı dağıtmıştır. Görülmemiş bir durumdur bu yaşananlar… Fakir bir insana devlet mutlaka elini uzatmalıdır. Ama bulaşık makinası verilerek fakire yardım yapılmaz. Çok trajikomik resimler ortaya çıktı. Çiftçiye çamaşır makinasını vermişler ama adamın evinde su yok. Götürmüş ahıra koymuş. Keçilerin arasında duruyor çamaşır makinası… Bu görüntüden de sıkılmıyorlar. Böyle bir seçimi kazansanız ne olur, kazanmasanız ne olur? Bu seçimi siz kazanırsınız ama Türkiye’de demokrasi kaybediyor. Sosyal ve kültürel değerlerde müthiş bir erezyon var Türkiye’de… Bugün gazetelerin sayfalarını karıştırın ve kriminal suç haberlerine bakın. Altı yıl evveline nazaran suç yoğunluğu, suç haberleri ve suçların şekli değişti. Vahşet haberlerine dönüştü. Denetimsiz şehirleşme, kültürel ve sosyal erezyon ve devletin otoritesinin gittikçe toplumu denetleyemez hale gelmesi bunların hepsi bir araya geldiğinde büyükşehirler de şans eseri olarak hayatta olduğumuzu söylemek hiç de yanlış olmaz. Ben bunu Başbakan’a söylesem alacağım cevabı biliyorum “Adam deli, cinnet geçirmiş doğramış kızı, onun elini ben mi tutacağım “ diyecek ama durum bu kadar basit değil maalesef… Ben şiddet baskı uygulayan bir devletten yana değilim. Sadece namuslu, düzgün vatandaşın güvenle yaşayabileceği bir toplum düzeninden devlet sorumludur. Batı’da istifa edilen durumlarda bizde istifa mercii yok.


-Antalya’ya geri dönersek seçim çalışmalarınızda son durum nedir?


Biz havadan son derece memnunuz. Sıkıntımızı da açık açık söyleyeyim size… Vatandaşın da bunu bilmesi gerekir. AKP bu seçimdeki maddi kaynaklarıyla rekabet etmek de zorlanıyoruz. Bu yarış eşit ve adaletli bir ortamda gerçekleşse AKP’yi Antalya’da hezimete uğratırız. Menderes Türel’in de seçilme şansı kalmaz. Yarış eşit şekilde devam etmiyor. Devletin bütün gücü onlarda. Nereden kazandıklarını açıklamak da zorlandığım müthiş bir ekonomik kaynağı seferber etmişler. Bunlarla MHP olarak, üyelik aidatlarıyla, adayların cebinden koyduğu para ya da hazineden alınan pay ile AKP’nin ekonomik kaynağıyla rekabetimiz güç oluyor. Bunu seçim sonucu için mazeret olsun diye söylemiyorum. Biz Antalya’da 22 Temmuz’dan daha yüksek bir oy oranı alacağımıza inanıyoruz. Türkiye’nin hayrı için bu seçimlerde dengelerin değişmesi gerekmektedir.


-Bir dönem siyasete ara verdiniz, tekrar geri dönmenizin sebebi neydi?


Belli tecrübeyi elde etmişseniz, belli bir birikiminiz varsa Türkiye’deki yaşananları çözümleyebiliyorsanız bu tablo karşısında mutlu olamıyorsunuz. Türkiye’nin geleceğiyle ilgili benim çok ciddi endişelerim var. Lütfen bunu klasik bir söz olarak algılamayın. Anayasa’nın başlangıç bölümü ve ilk dört maddesinde ifadesi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yavaş yavaş sarsılıp, yıpratılıp, gündemden düşürüldüğü endişesi var bende… Siyasete tekrar aktif dönüşümün esas sebebi budur.


-Ülkemizde hep aynı sorunların gündemde olması, gerçek gündemi unutturmak adına bilinçli yapılan bir çalışma mı?


2002 yılında sıfır terörle bıraktığımız Türkiye’de durum ortadadır. 1991 yılında Kürtçe yemin etmek istenildiği için kıyamet koptu şimdi aynı görüşün partisinin grubu mecliste ve milletvekillerine Türkiye’nin bölünmesiyle ilgili projeyi Kürtçe- Türkçe kitapçık halinde dağıttı. Geldiğimiz nokta bu. Anayasa’nın başlangıçtaki ilkelerini söylediğimiz zaman bize hiç haketmediğimiz şekilde adeta hakaret ediyorlar. Adamlar Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerini değiştirmek istiyorlar. Ayrı bayrağımız olacak, benim bölgem özerk olacak, beni ikinci bir devlet olarak tanıyacaksınız diyor. Buna izin verecek miyiz, vermeyecek miyiz? Herkes oturup bunun kararını versin. AKP bu konuda dik durmuyor. Devletin televizyonunun bugün Kürtçe yayın yapması anayasaya aykırıdır. Çok ulusalcı olduğunu söyleyen CHP’de bunu konuyu anayasa mahkemesine götürmüyor. Bunu ana muhalefetin bir an önce yapması lazım. Eğer bizim bu konuda hukuki yetkimiz ve milletvekili sayısı olarak salt çoğunluğumuz olsaydı, çoktan bu dava açılmıştı. 301’i Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne her şeyi söylemek serbest şeklinde değiştirdiler. Çok ulusalcı olduğunu söyleyen CHP bunu da anayasa mahkemesine götürmedi. Vakıflar Kanunu’nu değiştirerek yabancılara Türkiye’de imtiyaz sağlayan bir yasa çıkarıldı. Çok ulusalcı olduğunu söyleyen CHP bunu da anayasa mahkemesine götürmedi. Bu nasıl ulusalcılık? Demekki ulusalcılıkla milliyetçilik birbirinden çok çok farklı iki kavram. Parti olarak yabancı sermeyenin yatırım yapmasına kesinlikle karşı değiliz. Ama butün bunlarda Türk milletinin menfaatlerinin korunup, ekonominin kontrolünün bizim elimizden yabancıların eline geçmesine izin vermememiz lazım. Bunu yapmazsanız işsizlik çığ gibi büyümekte, fabrikalar kapanmakta, çiftçi tarlasını ekememekte, vatandaş kredi kartı borcunu, aldığı tüketici kredisini ödeyememekte, esnaf siftah yapamamakta, semt pazarlarında esnaf çok azalmış müşterilerine biraz daha fazla alışveriş yapması için yalvarır duruma gelmiş bulunmaktadır.


-“Türkiye elden gidiyor” açıklamanız basında geniş yer bulmuştu. Bu fikriniz hala aynı mı?


Türk bankalarının yabancılara satılmasının ardında Türk topraklarını ele geçirme politikasının yattığına inanıyorum.Yabancı sermaye parayı bastırdı 2 bankanın tamamını aldı. O bankalar şimdi Trakya’da gayrimenkul kefaletiyle köylülere akıl almaz şekilde kredi veriyor. Bu köylü bu ürün fiyatlarıyla borcunu ödemediği zaman yabancı banka oradaki bütün tarlalarının sahibi olacak. Biz bunların hepsini biliyoruz. Kefil kabul etmeyen bir bankacılık anlayışıyla çalışan bu bankalar sadece gayrimenkul kefaleti kabul ederek amaçlarını açık bir şekilde ortaya koyuyorlar. Türkiye elimizden gidiyor. Biz hiç bir şeçime Türkiye’nin gerçek gündemini tartışarak gidemedik. Antalya’da merkez ve merkez ilçeler belediye başkanları seçim arifesinde bakın biz ne tartışıyoruz. Ergenekon tartışıyoruz,bilmem kaçıncı dalgasının bilmem kaçıncı ayağını konuşuyoruz. Davos’u konuşuyoruz. Sayın Başbakan esip gürlüyor, ana muhalefette buna karşılık veriyor, bir gürültü patırtı Antalyalıların gerçek gündemi kaybolup gitti. Bu raylı sistem ne olacak? Bu parayı sokağa mı attık? Büyükşehir Belediyesi’nin mali tablosunu biliyor musunuz? Bunlar hiç gündem de olan konuşmalar değil… Biz hala Davos’dayız. Mazlum milletlerin sözcüsü olan Başbakan diyorlar, hangi mazlum milletlerin sözcüsü? Musul ve Kerkük’de Türkmenlerin ellerinden arazileri, evleri alınıp tapu daireleri yakıldığı zaman, Telefar’da Amerikan uçakları terörist var diye Türkmenleri bombaladığı zaman, Türk ordusunun başına çuval geçirildiği zaman bu mazlum milletleri savunan Başbakanımız neredeydi? Neyi savunuyor? 17 Ekim’de meclisten teskereyi geçirdik. Irak’a müdahale için, 5 Kasım’da Başkan Bush’un önünde ondan izin alıncaya kadar Türk askerini Irak sınırından içeriye sokamadı. Kahraman Başbakanımız ‘çekin ordunuzu’ dendiğinde o gece askeri geri döndürdü. Bu Sayın Başbakan kahraman olamaz. Amerikan projesi halinde teşkilatlanmış ve Türkiye’nin siyasi hayatına sokulmuş bir AKP’nin Başbakan’ından kahraman olmaz. AKP Türk siyasi hayatında dış destekli bir projedir.


- Antalyalı seçmene son bir mesajınız var mı?


Ben halkın sağ duyusuna güveniyorum. Bizi anlamak istemiyorlar ama biz ne faşist ne de ırkçı değiliz, olamayız. Bu bizim kendimizle çelişmemizi sağlar. Türkiye’nin bir karış toprağını bile vermeyecek olan bizler nasıl olurda ırkçı oluruz. Milliyetçiliğin temelinde milletin menfaatine olmayan bir şeyi yapmamak yatıyor. Biz bölünmeden yana olamayız. Bölünmeyi kışkırtacak alevlendirecek bir yerde olamayız. Biz fedakarlık yaparız bir bölgeye gitmeyiz, Türkiye’nin menfaati içinse orada seçim kaybetmeyi de göze alıyoruz. Sayın Başbakan bunu anlayamıyor. Bu ülkede Milliyetçi Hareket Partisi son sözünü söylemeden Türkiye’yi ne bölebilirler ne de istedikleri şekle sokabilirler. Son sözü biz söyleyeceğiz.



Tunca Toskay Kimdir?



8 Ocak 1939'da İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdi. Aynı fakültede doktorasını tamamladı. Hür Berlin Üniversitesi'nde araştırma yaptı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak ders verdi. 1969'da doçent, 1979'da profesör oldu. Uluslararası Turizm Uzmanlar Birliği'ne üye olarak kabul edildi. İstanbul Yıldız Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi ve Eskişehir İktisadi İlimler Akademisi'nde ders verdi. Radyo Televizyon Yüksek Kurulu'na seçildi. TRT Genel Müdürlüğü, Asya Pasifik Yayın Birliği Başkan Yardımcılığı, Başbakan Başmüşavirliği ve Başbakanlık Özel Çevre Koruma Bölgeleri Koruma Kurumu Başkanlığı görevlerinde bulundu. Türkiye ekonomisi, turizm ve çeşitli konularda kitap, makale, araştırma ve tebliğleri bulunmaktadır. 19. Dönem İstanbul, 21. Dönem Antalya Milletvekili. 57. Hükümet'te Devlet Bakanlığı yaptı. Almanca ve İngilizce bilen Toskay, evli ve 1 çocuk babasıdır.

TİMUR KARA




Fotoğraf, doğanın kanunlarının, insanlar tarafından anlaşılması için, yine insan tarafından geliştirilen soyut bir bilim dalı… Fotoğrafçı, doğayı ve toplumu, toplumun diğer üyelerinden farklı algılamaktadır. Fotoğrafı elinize aldığınızda o, her zaman sizinledir, onunla olmak için kapağı açmanız veya bir düğmeyi çevirmeniz gerekmez. Baktığınız zaman o sizi hemen başka bir mekâna taşır, zamanı durdurabildiğiniz tek belgedir. Etkilendiğiniz bir manzara ve ya bir insan fotoğrafı sizi kolayca fotoğrafçı ile aynı duygulanım içerisine sokar... Fotoğraf çekmek kadar onu algılamakta önemlidir. Fotoğrafa bakmak ile onu görmek farklı şeylerdir.


Timur Kara. Türkiye’deki 3 hava fotoğrafçısından biri… Objektifin arkasından baktığı hayatı, deklanşöre basmasıyla durduran ve milyonlarca fotoğraftan oluşan bir arşivi olan Timur Kara Uluslar arası çalışmaları ile de tüm dünyanın tanıdığı bir isim…


İlkokul çağlarında fark ettiği fotoğraf çekmeye olan düşkünlüğünü mesleği haline getirerek çok başarılı ve farklı çalışmalarda imzası bulunan Kara, Antalya’nın hızlı değişim sürecinde sunduğu belgelerle, yaşanan gelişmeleri tüm çıplaklığıyla defalarca bizlere ulaştırdı. 2000 metreden çektiği dik açılı fotoğrafları ile Türkiye’de bir ilk olan Timur Kara milyonlarca fotoğraf çekmiş olmasına rağmen kendi çektiği fotoğrafı nerede görse tanıyor. Kendisini en çok üzen şeyin emeğe saygı gösterilmemesi olduğunu söyleyen Kara, Serik yangınından sonra çektiği bölge fotoğraflarıyla yurtdışından bile birçok tebrik telefonu aldığını söyledi.


Yıllardır tüm şehirleri havadan izlediğini ve yaşanan gelişmelerin en objektif tanığı olduğunu belirten Kara, ilerleyen yıllarda bu deneyimlerini kullanmak üzere siyasete girebileceğini hatta belediye başkanlığına aday olabileceğini de açıkladı. Şuan ki yöneticilerin ellerindeki değerin farkında olmadıklarını düşündüğünü söyleyen Timur Kara, bir şehrin içinde bulunmakla o şehri havadan izlemenin arasında çok ciddi farklar olduğunu ve bunun birçok çözümü içinde yaşattığının da altını çizdi.


Son derece samimi ve açık sözlü anlatımıyla bizlere Antalya’daki önüne geçilemeyen değişimi ve hava fotoğrafçılığına dair bilinmeyenleri açıkladığı sohbetimizde Timur Kara ile “Objektifin arkasındaki Antalya’yı” konuştuk.



—Hava fotoğrafçılığı nedir?


Bu terim bizim için oldukça yabancı… Ben hava fotoğrafçısıyım dediğimde çoğu insanın ilk sorusu, “Kuşların, bulutların resmini mi çekiyorsunuz ?” oluyor ama aslında hava fotoğrafçılığı bir sektördür. Hava Limanları, Organize sanayi bölgeleri, Belediyeler, Turistik bölgeler, Otoyol ve boru hattı çalışmaları, Tarım alanları ve Orman arazilerinde harita oluşturma ve fizibilite çalışmalarında ya da sadece arşiv niteliğinde o bölgenin dikey fotoğraflarının çekilmesidir. Elde edilen bu fotoğraflar özellikle izleme ve kontrol amaçlı uygulamalarda, afet sonrası hızlı veri toplamada, kentleşmenin ve kaçak yapılaşmanın takibinde, arazi kullanım değişimi tespitinde ve özellikle su havzalarına yönelik çalışmalarda vb. uygulamalarda kullanılabilir.


—Belek bölgesindeki ormanın, golf sahasına dönüşmesi fotoğraflarınız sizi mahkemeye kadar götürdü. Nedir davanın son durumu?


Dava devam ediyor. Birinci duruşma oldu şimdi ikinciyi bekliyoruz. Bizim duruşma konumuz ağaçların kesilmiş olması değil, basına yansıyan fotoğrafların gerçek olduğunun ispat edilmesi… Çünkü karşı taraf fotoğrafların photoshop ile düzeltildiğini düşünüyor. Karşı taraf fotoğraflar sahte deyince o kadar çok mail ve telefon aldım ki, gerçeği ispat etme ihtiyacı duydum. Bizim elimizdeki fotoğraflar orjinaldir ve üzerinde hiçbir oynama yoktur. Bunun böyle olduğu yakında ortaya çıkacaktır zaten.


—Sizin bu fotoğrafları çekme amacınız neydi?


Biz 2005 yılında oranın fotoğraflarını çektik. Çekme sebebimizde manzaranın çok güzel olmasıydı. Çıplak bir arazide çok güzel bir orman vardı ve biz bu manzarayı arşivlemek için fotoğrafladık. İlerde lazım olur düşüncesindeydik. O bölgeye ileride güzel bir şeyler yapılırsa öncesi ve sonrası olsun istedik. Hava fotoğrafı sonuçta bir dokümandır ve bizim sadece arşivlemek için çektiğimiz binlerce kare fotoğrafımız var. 2007 yılında oraya golf sahası yapılacağı o zaman bizim hiç aklımıza gelmeyen bir şeydi. 2007 yılında yine aynı açılardan aynı fotoğrafları çektiğimizde ağaçların kesilerek golf sahasına dönüştüğünü belgeledik ve bir anda bizde hiç beklemediğimiz şekilde Antalya’nın gündemine oturduk.


Çektiğiniz fotoğraflar ne tarz tepkilere yol açtı?


İnanın çok farklı tepkiler aldım. Çevreci diyenler oldu, turizm düşmanı diyenler oldu. Hatta Belek bölgesindeki birçok otelin hava fotoğrafına ya da golf sahalarının fotoğrafına ihtiyaçları olduğunda benden fotoğraf almak istemiyorlar. Bana destek olup fotoğraf almak istemeyenlerde var. Benden fotoğraf aldığında diğer otellerin tepkisini çekmek istemeyen birçok yönetici beni arayıp “ Timur çok iyi bir iş yaptın. Çevremizde olan bitenden bizim bile haberimiz olmamış. Sen bize gösterdin” diyerek tebrik edenlerde var ama onlarda dediğim gibi tepkilerden çekindikleri için benle çalışmak istemiyorlar.


— Fotoğraf arşivinizi paylaştığınızı biliyoruz. Bu paylaşımın kriterleri neler?


Ben toplum yararına olan her konuda bugüne kadar arşivimi seve seve paylaştım paylaşmaya da devam ediyorum. En son Sorgun Ormanlarında yapılan bir ağaç kesimi vardı. Bunun fotoğraflarını paylaştım. Serik bölgesindeki yangından sonraki havadan çekilen ilk fotoğrafları paylaştım. Sonuçta ben hava fotoğrafçısıyım ve hiç kimse hayata benim baktığım yerden bakmıyor. Bir bölgeyi havadan dik açıyla fotoğraflamak o bölgedeki en ince detayı bile belgeler. Elimde böyle bir arşiv varken ve toplum yararına olan bir işse neden paylaşmayayım?


-Sizce olması gereken nedir?


Belek bölgesindeki golf sahasının arka tarafında yeni golf sahası projeleri var. Bu sahanında fotoğraf çekimini ben yaptım. Bu sonuna kadar da desteklediğim bir proje olacak. Çünkü golf sahası yapılacak yer şuan boş tarla… Bu bölgeyi alan kişi burayı ağaçlandıracak ve çimlendirerek yeni bir golf sahası yapacak. Zaten olması gerekende bu… Atıl vaziyetteki bir arazi böylelikle hem değerlenecek hem ağaçlandırma yapılmış olacak. Ben bu yaşananlara çevreci gözüyle değil sadece hava fotoğrafçılığı yapan bir insan gözüyle ve vicdanıyla bakıyorum. Bir ormandaki ağaçları kesip, bitki örtüsünü değiştirip işletme yapmak yerine bu tarz boş arazileri değerlendirmek elbette ki olması gereken… Gene böyle bir olay yaşansa ve elimdeki arşivden bir bölgedeki orman tahrip edilip golf sahası ya da başka bir tesise dönüşse gene aynı şeyi yapar bütün belgeleri yayınlarım. İnsanlara gerçeği gösterdiğim için asla pişman değilim ve gene olsa gene yaparım. Buna benzer bir çalışma Bodrum Güllük’te yapılıyor. Bataklığı kurutarak golf sahası yapılması planlanıyor. Elbette böyle projelerin sonuna kadar destekçisiyim.


-Süreç hep kötü değişimleri fotoğraflamanızı sağladı. Bundan dolayı tepki alıyor musunuz?


Serik’de çıkan yangın eğer Kemer’de çıkmış olsaydı ve aynı hava şartları burada da geçerli olsaydı Kemerde önüne geçmek mümkün olmayacaktı. Ağaçları bırakın, oteller, insanlarda yanabilirdi. Antalya gibi bir bölgede kullanılan yangın uçakları 1,5 ton su alıyor ve o su daha yere düşmeden buharlaşıyor. Bu yüzden bizim acil olarak 6 ton su ve kimyasal kapasiteli uçakları almamız lazım. Antalya - Kaş arasındaki bölgenin kendine ait uçakları olmalı yoksa yakında fotoğraflayacak orman kalmayacak. Bölgeyi de zaman zaman fotoğraflıyorum ve Kemer’de çıkan bir yangın bazı afetleri de beraberinde getirecek. Oradaki ağaçların yanması demek o bölgede erozyon olması demek ki birçok yerleşim yeri tehlikeye girer. Ben yurtdışında da birçok fizibilite çalışmasında görev aldım. Oradaki tecrübelerime dayanarak bunları söylediğimde gündeme geliyorum ama benim istediğim gündeme gelmek değil.


—Gündemde olmak size rahatsızlık veriyor mu?


Bugüne kadar maalesef hep kötü olayları belgelediğim için gündeme geldim ama benim asıl yaptığım iş bu değil. Ben bölgelere havadan bir hâkimiyet sağlıyorum. Benim amacım ortaya bir felaket tablosu çıkartmak değil sadece bu ülkenin bir vatandaşı olarak gözlemlerimi ve tecrübelerimi paylaşıyorum ki önlem alınsın. Dünyanın çoğu ülkesinde, bir projenin yapımında, harita çalışmalarında benim fotoğraflarım kullanılıyor. Uydu görüntüleri yaygınlaştığından beri insanlar benim yaptığım işi daha net kavramaya başladılar. Aslında son derece riskli bir işin içindeyim. Birçok hava fotoğrafçısı arkadaşım uçak kazasında öldü. Bizim işin en büyük riski kurtulma şansınızın az olması… Birçok ölüm tehlikesi atlatabiliyorsunuz. Mesela Çeşme’de Turizm Bakanlığı için çekim yapıyorduk. Uçağın ön bagaj kapağı birden açıldı. Sonuçta tek motorlu bir uçak kullanıyoruz. Kapağın hemen önünde kokpit camı var ve o kapağın kopması demek kapağın camdan içeri girmesi demek ve biz kesin ölürüz. Kafalarımızı eğdik dışarı bakmadan uçağı zapt etmeye çalışıyoruz. Çeşme’nin güneyinde eski bir toprak piste yandan baka baka, yavaş yavaş indik. Ama bu atlattığımız ikinci büyük tehlikeydi ve unutulmayacak dakikalardı.


—Antalya’yı havadan gözlemleyen olan biri olarak, bizimle yıllar içindeki izlenimlerinizi paylaşır mısınız?


Bu değişimi kıyaslayarak söyleyebilirim ancak… İspanya aynı şeyleri yaşadı. Bundan 30 yıl önceki İspanya bugünkü Antalya… Bütün turizm yatırımlarını sahil şeridine yaptı ve şuan İspanya’da sahil şeridinde yer yok. 2001 yılında Antalya’nın ilk hava fotoğraflarını çektiğimde sahil %70 boştu. Şimdi % 20’si boş… 7 sene gibi kısa bir zamandaki büyümeyi hesaplarsak ne demek istediğim ortada… Bu iyi mi, kötü mü? Elbette kötü… Bütün oteller sahile tesislerini yaparsa halk ne yapacak. Koskoca Belek bölgesinde sadece Kadriye ve Belek Belediyesinin küçük bir park alanı var insanların denize girebileceği… Kendi ülkemizde kendi imkânlarımızdan faydalanamıyoruz.


-Yabancı yatırımcıların hava fotoğrafçılığına bakış açısı nasıl?


Özellikle yabancı yatırımcıların istediği sahil şeridinin fotoğraflarıydı. Bu fotoğraflarla boş olan araziler için Turizm Bakanlığı’na başvurabiliyorlardı ama artık boş alan kalmadığı için böyle bir talep de gelmiyor. Bize “boş alanların fotoğrafını gösterin” diyorlar ama boş alan yok ki… Hızlı gelişmenin dezavantajlarını yaşıyoruz. İspanya bugün sahili bitirdi içerlerde bir şeyler yapmaya başladı. Ama önemli olan içerlerden başlayıp sahil şeridine inmekti. Antalya’da da yaşanacak olan bu… Birkaç sene içinde iç kesimlerde ne yapılabilir bunu düşünmeye başlayacağız.


-Turizm tanıtımında fotoğraflarınız kullanılıyor mu?


Turizm tanıtım konusunda da yeterli çalışmanın yapılmadığı görüşündeyim. Biz sadece yüzeysel bir tanıtım yapıyoruz hâlbuki o kadar çok imkânımız var ki. Bende bile Türkiye’deki Turizm Bakanı’nın hiç görmediği açılardan çekilmiş Türkiye fotoğrafları var. Bunlar tanıtım için kullanılmak istense seve seve veririm.


—Fotoğraf arşivinizde kaç kare fotoğrafınız var belli mi?


İnanın tam bilmiyorum ama milyonlarca olabilir. Sadece bir daire dolusu film arşivim var. Dijital makineye geçtikten sonra arşivlememiz daha kolay oldu. O kadar çok bölgenin ve dünyanın birçok ülkesinin fotoğrafı var ki, dünyadaki ve Türkiye’deki hızlı değişimi en iyi gözlemleyenlerden biriyim.


—Bu değişim karşısında keşke şu bölgeyi çekseydim ama geç kaldım dediğiniz bir yer var mı Türkiye genelinde?


Zaten sadece Türkiye’de var. Çünkü en hızlı Türkiye gelişiyor. Mesela benim bu işe başladığım yıllarda Bodrum’u çekmek isterdim. Şuan da bütün yamaçlar sitelerle dolmuş ve ben önceki halini göstermeyi çok isterdim. Her yerin atıl halini göstermeyi isterdim. Antalya, Side sahilleri, Göynük Beldesi, Marmaris sahillerinin eski hallerini belgelemek isterdim. Tabi o zaman da sadece yok oluşları belgelemiş oluyorsunuz, elden giden değerleri göstermiş oluyorsunuz ve buda birçok insanın işine yaramıyor. O zamanda işte birileri dava açıyor, fotoğraflar photoshoplu falan diyor…


—Mesleki açıdan sizi en çok ne üzer?


Biz önceliklerimizi bilmiyoruz. Çoğu olayda fotoğraflarım izinsiz kullanıldığı için kurumlarla davalık durumdayım. Havadan 90 derece açıyla çekilmiş fotoğrafları biz çektik diyorlar. Bunu yapmaları mümkün değil. Ben Türkiye’deki 3 hava fotoğrafçısından biriyim ve dik açılı fotoğrafları çeken tek insanım. Özel yapım bir uçak kullanıyorum. Hem altı hem yanları açılabilen bu uçaktan başka yok zaten. Durum buyken bile hala benim fotoğraflarımın kaynak gösterilmeden izinsiz kullanılması beni en çok üzen şey…


—Hava fotoğrafçılığı için şirket merkezi olarak neden Antalya’yı seçtiniz?


Türkiye’de en hızlı gelişen il Antalya ve hava fotoğrafına da en çok ihtiyacı olan il gene Antalya. Ama işler hiç düşündüğüm gibi olmadı. Ben ticari işlerin yanında turizm ve tanıtım açısından da çalışmak isterdim ama hiç bu yönde bir talep gelmedi. Yatırımcılar beni arıyor ve “Ben şu bölgeye yatırım yapmak istiyorum, o bölgeyi görebilir miyim” diyorlar. Bu işin ticari kısmı ama hiç kimse beni arayıp “ Tanıtım açısından bizim şu bölgenin fotoğrafına ihtiyacımız var” demedi. Yatırım hızı yüksek yerlerde hava fotoğrafçılığı bir ihtiyaç. Ben Almanya’nın Köln şehrinden geldim. Köln 30 yıl önce nasılsa hala aynı. Değişim yok denecek kadar az. Buna rağmen Köln Belediyesi bütün şehri 6 ayda bir fotoğraflatıyor. Değişim bir senede % 1 bile değil. Oysa Antalya’da bir yıl içerisinde değişim % 20 civarında. Buda demek oluyor ki on yılda % 100 değişim demektir. Belgelerseniz bundan 10 sene sonrasını düşünebilirsiniz. Belgelemezseniz bundan bir yıl sonrasını bile düşünemezsiniz.


—Büyükşehir belediyesinin böyle bir arşiv çalışması var mı?


Aslında yapması gerekir ama yok. Kemer, Çamyuva, Beldibi, Alanya belediyeleri bunu yapıyor. Beldibi belediyesi yangından sonra şu anki durumunu belgeledi. Çünkü bir şehri en iyi görebileceğiniz yer havadan bakış açısıdır. Bu konuda Türkiye’de en başarılı arşiv çalışmasını Konya Büyükşehir Belediyesi yapıyor. Çok ilerici ve modern bir belediyecilik anlayışına sahipler. Alacağınız evi bile önce planından kuş bakışı bakarak alıyorsunuz. Belediye Başkanlarının özellikle Menderes Türel’in her hafta Antalya’yı havadan görmesi gerekli bence… Oturacağın eve bile plandan bakıyorsan, yöneteceğin şehri de havadan görmen gerekiyor.


-Her hafta havadan bakılacak kadar hızlı değişim var mı Antalya’da?


Evet var. 2001’de şuan bulunduğumuz Perge Bulvarı tamamen tarlaydı. Şuan ev yapacak arazi yok neredeyse… Aynı bölgelerde en aşağı ayda bir kez uçuyorum. Uçtuğum bölgelerde villalar bir anda ortaya çıkıyor. Belediyeler hızlı çalışıyor. Kepez bölgesi çok başarılı bu konuda… Bir ayda bakıyorum bir bulvarı bitirmişler bile… Yeni imara bakılacak yerleri ilk ben görüyorum. Antalya büyük bir şehir değil aslında. Havadan baktığınızda yerleşim şuan Kepez tarafına doğru kayıyor. Değişimi de çok net gözlemleyebiliyorsunuz. “Benim ne yapmam gerekiyor?” sorusunun cevabını havadan baktığınızda çok net görebiliyorsunuz. Antalya’yı yönetiyorsanız havadan kesinlikle gözlemlemeniz gerekiyor.


—En büyük hayaliniz nedir?


Dubai de bir çölün çekimini yaptım. 2012 senesinde bu çölün bitmiş halini de ben çekeceğim. 4 sene farkla nasıl bir değişim olmuş bunu belgelemek beni heyecanlandırıyor. Şuan orası bomboş bir çöl ve oraya neredeyse bir şehir kuruluyor. Bu proje ve 2012 senesini beklemek benim şu anda en büyük hayalim… Eskiden bu hayalleri Türkiye için kuruyordum ama zaman içinde gördüm ki, hiç kimse bendeki arşivin farkında değil ve biz bu fotoğraflarla çok güzel Türkiye’nin tanıtımını yapalım diye düşünmüyorlar. Benim anlayamadığım bir şeyler var. Bedavada versek bu fotoğraflar kullanılmıyor. Artık yoruldum. Bakın güzel bir şey yaptım alın bunu kullanın diye verdiğim fotoğraflar bile neden kullanılmıyor hala anlamış değilim. Yunanistan’dan beni arıyorlar ve burada güzel bir sahilimiz var buranın fotoğrafını çeker misiniz diyorlar. Ama benim ülkem hazır çektiğim fotoğrafları bile kullanmıyor. Türkiye’deki yönetimde tanıtım adına bir heyecan duyan kimse yok. Hepsi masa başında önündeki kağıtlarla ilgileniyor. Turizm tanıtımı farklı bir şeydir. Masa başında yapılacak bir iş değildir. Bölgedeki yatırımcılar sadece kendi işletmelerinin tanıtımıyla ilgileniyor. Oysaki bölgeyi öncelikli olarak tanıtmaları lazım…



TİMUR KARA KİMDİR?


1971 ‘de Almanya Köln doğumlu. İlkokulu Almanya’da okuduktan sonra İzmir Fatih Kolejini bitirdi. 9 Eylül Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı mezunu olan Kara, Ege Üniversitesi Ekonomi Bölümünde yüksek lisansını tamamladı. 1997 senesinde Almanya’da başladığı hava fotoğrafçılığına 2001 yılından beri Antalya’da devam etmektedir. Vila Int. Şirketinin sahibi olan Timur Kara Uluslar arası Hava Fotoğrafçılığında dünyaca bilinen bir isim. Evli ve bir çocuk babası olan Timur Kara çok iyi derecede Almanca ve İngilizce biliyor.



THE MOB

Farklı eğitimler almış, farklı mesleklerde kendilerini yetiştirmiş 5 kişi, ortak hayalleri olan müziğin cazibesini kapılıp buluşmuşlar ve ‘The Mob’ isimli rock müzik grubunu kurmuşlar. Son dönemin en gözde eğlence mekanlarından Joly Joker’de sahne alan grup, şimdiden gençlerin gönlünde taht kurmayı başarmışlar. Yeni hedefleri ise 2010’da albüm yapmak...

Müziği entelektüel birikimleriyle birleştiren yetenekli beş müzisyenin yolları bir gün kesişti ve ‘The Mob’ grubu kuruldu. Antalya’da 20 senedir müziğe emek veren müzisyenlerin bir araya gelmesiyle kurulan The Mob, Antalya gece hayatına da farklı bir alternatif getirdi. Yıllardır yaptıkları bütün yatırımın yine müzik ve enstrümanlar üzerine olduğunu söyleyen müzisyenler, “ Müzik öyle büyülü bir iş ki, içine girdiğinizde ne çıkabilirsiniz ne de başka bir alana yatırımı düşünebilirsiniz” diye tanımladıkları bakış açıları ve tüm içtenlikleriyle bizlerle müzik ve Antalya’nın gece hayatına dair düşüncelerini paylaştılar. Grup üyelerinin hala en büyük hayalleri akıllarındaki enstrümanlara yatırım yapabilecek kazancı sağlayabilmek…

“Bizler 80’li yılların gençleriyiz. O yıllarda her yerde rock müzik dinlenirdi ve bizler de böyle büyüdük ve rock müzikten hiç kopmadık” diyen The Mob üyeleri, kendi tarzlarını tam olarak tanımlayamadıklarının da altını çizdi. “Bizim repertuvarımızdaki şarkılar herkesin dinlediği ama zamanla unutulan parçalar, bizi dinleyen herkes kendinden bir şey bulur” diyen grup üyelerinin hayatında tek bir kelimeye yer var; müzik.

Grubun vokalisti Deniz Aksoy, aynı zamanda müzik öğretmeni ve yurtdışında jazz eğitimi almış bir müzisyen… Bass gitarist Uğur Karakaya, Alman Dili Edebiyatı mezunu ve grubun en neşeli üyesi… Grubun kurucularından olan Gökhan Özyavuz aslında iktisat mezunu bir ekonomist. Ama mesleğini yapmamayı seçen Gökhan mükemmel bir gitarist… Klavyedeki Tolga Zafer Özdemir aslında akademisyen ve keyifli sohbetimizde hep son sözü söyleyen kişi oldu. 2005 yılında “Yılın Bestecisi” seçilen Özdemir bugünlerde Münih Senfoni Orkestrası tarafından sipariş edilmiş “Ex Oriente Lux” süiti ve “Gaia” adlı senfonik eserleri üzerinde çalışıyor. Halil İbrahim Özak, grubun bateristi… Müzisyenliğinin yanında çok güzel yemekler yaptığını da öğrendiğimiz Halil İbrahim, grubun en sessiz üyesi…

Deli dolu, neşeli bir o kadar da bilgili birbirinden değerli beş müzisyenle rock müzik ve Antalya’nın gece hayatı üzerine konuştuğumuz keyifli bir söyleşimiz oldu. Grubun kuruluş amacı, bundan sonraki planları ve sahne anılarından oluşan sohbetimizde bizler çok eğlendik. Grubun Jolly Joker barda her Salı ve Cumartesi sahne aldığını söylerek sizleri The Mob sohbetiyle baş başa bırakıyorum.

-The Mob grubu rock felsefesini nasıl tanımlar?

Bizim gençliğimiz hep 80’lerde geçtiği için rock müzikle büyüdük, bu işi profesyonel yapıp geçinmek çok zor bir iş. Şimdiki medyaya baktığımızda tüketime dayalı bir müziğin ön plana çıktığını görüyoruz. Kısa süreli bir müzik.. Bir aylık, bir yıllık şarkılar yapılıyor. Eski şarkılar çok daha farklı kaygılarla yapılıyordu. Rock müzik isyandır, haykırmaktır, inanmaktır ama bunların hepsi masumdur. Kendi düşüncelerinle nasıl yaşamak istiyorsan, öyle yaşamaktır. Her zaman kendi doğrularınla hareket etmektir.

-Grubu diğerlerinden ayıran özellikler neler?

Biz kendi istediğimiz müziği yapıyoruz. Parça seçimi tamamıyla bize ait. El değmemiş parçaları seçmeye özen gösteriyoruz. Biz pop müzikle yeni tanışmış bir toplumuz… Bizim seçtiğimiz şarkılarsa aslında herkesin bildiği ama unuttuğu, dinlerken hatırlayıp kendinden birşeyler buldukları şarkılar. Rush, Mr. Big, Kesmeşeker dinleyerek büyüdüğümüz için bizler de onları söylüyoruz. Bizler aslında Antalya’nın tek tek iyi müzisyenleriydik. Aynı grup altında birleşince başarı da beraberinde geldi. Duman ve Mor ve Ötesi gibi grupların çıkmasıyla unutulan rock müzik tekrar gündeme geldi. Umarız bu gruplar çoğalırda gerçekten farklı ve amacına uygun müzikler dinleme fırsatını tekrar yakalarız.

-O zaman rockçılar müziğe, popçular para ve şöhrete yatırım yapıyor diyebilir miyiz?

Gökhan: Aslında rockçılar enstrümana yatırım yapıyor.

Uğur: Sonuçta ikisi de popüler müzik sınırlarında olduğu için rockçılar da para ve şöhret, kadın ve içki… (gülüşmeler)…

Gökhan: İşin şakası bir yana müzisyenler hayatları zor geçiyor gibi konuşurlar, ama o müzisyenler yıl sonunda tüm parasını verip 5 bin dolara gitar alır. Çünkü öyle bir aşk ki bu, para kazanıyorken bir ev taksitine gireyim değil de, dur bu parayla bir gitar daha alayım diyorsunuz. Eve yada arabaya para yatıran çok arkadaşımız yok, ama hepsinin evleri stüdyo gibidir. İstanbul’daki abilerimiz hep şundan yakınırdı. “Keşke çok para kazandığımız zaman bir ev alsaydık” derler, ama hepsinin evinde klavyeler, gitarlar, piyanolar…

Tolga: Biz de hala akıllanmadık gördüğünüz gibi…

-Müzik ve gece hayatından yorulup keşke başka bir iş yapsaydık dediniz mi?

Uğur: Ben mesela defalarca müzikten kopmaya çalıştım. Bir süre ara verdim, ama müziğin içinden çıkamıyorsunuz. Hepimizin ayrı meslekleri var. Öğretmenlik de yaptım, turizmde de çalıştım, çevirmenlik yaptım. Bütün müzik aletlerimi sattım. Ama dönüp dolaşıp müzik beni yine buldu. ‘Bizim bir bass gitariste ihtiyacımız var, bir süre bizimle çalış’ diyenler sayesinde tekrar döndüm müziğe ve fark ettim ki ben müzikten koptum diye sadece kendimi kandırmışım.

Gökhan: Bizim elimizi attığımız hiçbir iş bu kadar iyi bildiğimiz bir iş olmuyor. En iyi bildiğimiz işi yapıyoruz.

- Siz kimleri dinlerken keyif alıyorsunuz?

Deniz: Ben biraz Jazz meraklısıyım. Aslında herkesi de dinlerim, her tarz müzikten bir şeyler alırsın. Mesela müzisyen değil ama Şevval Sam’ın yorumunu çok beğenirim.

Gökhan: Aslında herkes bütün gün müzik dinlediğimizi sanır, ama müzisyenin müzik dinlemesi zordur aslında. Benim favori grubum ‘Steelydan’ Bu grupta pop müzik de var, rock da var, jazz da var. Bana uzak bir grup olduğu için seviyorum. Eleştirel gözle bakmamı engelleyen bir grup.

Halil: Tarz konusunda belli bir çizgi tutmak istemiyorum. Her şeyi dinleyen ve öğrenen bir müzisyen olmaya çalışıyorum. Hala da öğreniyorum. Bundan 10 yıl önce cover müzik yapan bir yer açılacağı ve tıklım tıklım dolacağını söylenseydi gülerdim. Şimdi çok güzel bir yere gelmeye başladı Antalya.. Bu grubun içinde olmak kendi adıma bir şans…

Uğur: Aslında herkesin gönül verdiği bir grubu oluyor bir de bunun dışında her şeyi dinlediği dönemler.. Ben rock ruhuna sadık kaldım hep… Rockçı bir ablam vardı ve onun arşiviyle büyüdüm.

Tolga: Ben dünya müziklerini dinlerim. Özellikle ülkelerin etnik müzikleri bende çok farklı duygular uyandırır. Besteci olduğum içinde tüm literatürü takip etmem lazım… Aslında bizim buradaki konuşmalarımız bile müziktir. Benim sesim, arkadan gelen buzdolabın sesi, arkadaki konuşmalar hepsi birer müziktir.

-Şu ana kadar sizi hiç dinlemeyen bir dinleyici için müziğinizi nasıl tanımlarsınız?

Herkesin aklının köşesinde olan şarkılar ama çok fazla dile gelmemiş, çok fazla söylenmemiş parçalar.. Dinlediğinizde, evet böyle bir şarkı vardı dediğiniz belki de sizi yıllar öncesine götürecek bir anıyı aklınıza getiren özel seçimler diyebiliriz. Tek düze bir sahnemiz yok. Karekteristik ve enerjik diye tanımlayabiliriz. Şu anki misyonumuz kaliteli müzik yaparak hem bizleri hem bizler birbirimizi daha iyi tanımanın çabasındayız. Mesaili bir iş gibi görmediğimiz bir işi yapıyoruz. Biz sahnede çok eğleniyoruz böylelikle izleyenlerde o enerjiyi yakalıyor.

-Bir 20 yıl öncesine gidersek müzikte yaşanan değişimi nasıl görüyorsunuz?

Popüler kültür insanları tüketime yönlendirdi. İstenilene ulaşmak kolaylaştı. Tek tek parçalardan kaset doldurduğumuz günler vardı. Şimdi internetten herşeye ulaşmak mümkün. Değerini yitirdi bir çok şey… Bütün millet olarak müzikle ilgiliydik aslında.. Gazeteler Eeurovizyon puanlama tabloları veriyordu. İspanya’nın şarkısı 9, Yunanistan 7 falan diye biz babamla puanlama yapardık. Bir değişim oldu ve o arayış bitti. Şimdi ne verirsen onu alır hale geldik. İyiyi çekip, kötüyü elemiyoruz artık…

-Tüm dünyadaki müzisyenler arasından biriyle, 5 dakikanızı geçirme şansınız olsa kim olsun isterdiniz?

Gökhan: Nicole Kidman… Değil elbette ki, gülüşmeler bittiyse devam ediyim. Ben Danold Fagen ve Walter Becker diyorum.

Deniz: Ella Fitzgerald ve Whitney Houston olsun isterdim.

Halil : Canlı izlediğim ve beni çok etkileyen bir isim ve keşke olsa derim ama imkansız tabiki… Dave Weckl

Tolga: Beethoven. Sağır olduğu halde tüm müzik anlayışını değiştiren, 9. senfoniyi yazmış biri.. Eminim içindeki isyankar ruhla hayatta olsa rock müzik dinlerdi.

Uğur: ACDCAC/DC’ nin gitaristi Angus Young. Benim ömür boyu idolümdür. Bütün sahne hareketlerini, mimiklerimi ondan kaptım.

-Müzik dışında kendinize vakit ayırdığınızda ilgi alanlarınız neler?

Deniz: Ben yüzüyorum ve dikiş dikmeyi seviyorum.

Gökhan: Evet benim perdelerimi dikecekti ama hala dikmedi. Ben bilgisayar oyunlarını ve film izlemeyi seviyorum.

Halil: Resim yapmayı ve yemek yapmayı seviyorum. Et yemeklerini iyi yaptığımı söylerler. Yemek yapmak beni çok rahatlatıyor.

Uğur: Benim asıl mesleğim edebiyat olduğu için okumayı ve sinemayı seviyorum.

Tolga: Benim boş vaktim olmuyor. Ben yaşam arıyorum aslında…

-The Mob’un gelecekteki planları neler?

Bu kadar müzik tecrübesiyle ortaya bir albüm koymak isteriz. 2010 yılı için böyle bir çalışma yapmayı düşünüyoruz. Bu kadar iyi bir ekip 20 sene sonra bir araya geldi ve bunu değerlendirmeliyiz diye düşünüyoruz. Bizi aslında bir araya getiren Antalya’nın gece hayatı oldu diyebiliriz.

- Pop müzik yerine gençler rock müziğe daha çok rağbet ediyor siz bunu neye bağlıyorsunuz?

Gençlerin enstrüman çalma isteklerine bağlı olduğunu düşünüyoruz. Bu aralar böyle bir akım da var. Aslında gençlerin büyük bir kısmı Hip-hop’a yönelmiş durumda… Yetişkinler daha çok rock müzik tercih ediyor. Mor ve Ötesi, Duman gibi gruplar tekrar rock müziği sevdirdi ve hatırlattı. Tekrar rock müziğine dönüş var günümüzde… Sonuçta rock müzik hep vardı ve bizler rock müzikle büyüdük. Eskiye dönüş başladığında aynı dönüş müzik türlerinde de kendini hissettirdi.

- The Mob üyeleri olarak tek bir fikirde birleştiğiniz bir müzik grubu var mı?

Son dönemlerden Mor ve Ötesi’ni beğeniyoruz. Eskilerden de Moğollar ve Mazhar Fuat Özkan’ın grubu hepimizin ortak beğendiği gruplar. Yeni çıkan gruplar var. Rock altyapısıyla Türk ritimlerini birleştirmişler ve başarılılar aslında… Bizim en çok istek aldığımız parça Sayko Killer mesela… İçinde Türk motifleri olan şarkılar daha çok istek alıyor. Disco Partizani parçası ritmik olarak bize uyduğu için en çok istek alan şarkılardan… Sonuçta izleyiciler kendilerine yakın hissettikleri şarkıları istiyorlar. Sahneden çıkan enerji çok önemli, o enerji daha çok eğlenmelerini sağlıyor.

- Sahnede olmak bir takım aksilikleri de beraberinde getirmiyor mu? Neler yaşanıyor bizim bilmediğimiz?

Deniz: Aslında en sık yaşadığımız mikrofon sehpasına çarpan izleyiciler… O an mikrofon dişimize çarpıyor ve beynimizde şimşekler çakıyor ama belli etmiyoruz.

Gökhan: Adaptörün bozulması, gitarın telinin kopması yada kablo kopması en büyük korkularımız sanırım.

Uğur: Bu gruptan önce başıma gelen iki olay vardı ikisi de birbirinden komikti. Bir gece sahnedeyiz. Solist bayan saçını kule gibi topuz yaptırmış. Benimde bass gitarın kulakları var, kızın saçına takıldı. Çekiyorum çekiyorum çıkmıyor, kız başladı bağırmaya… Bu kadar rezillik başka hatırlamıyorum. Kızın nasıl canı yanıyor anlatamam. Gitar kızın kafasında kaldı. İnanılmaz bir görüntüydü. Yine başka bir zaman da, benim saçlarım bir ara belime kadar uzanıyordu. Sahnede hepsi önümde önümü görmeden çalıyorum. Parçanın verdiği çoşkuyla öne arkaya hem sallanıp hem çalarken bir anda doing diye bir ses ve saçlarımı bir araladım ki önümdeki kızın kafasına vurmuşum. Kız bayıldı. Kolonyalar, sular falan dökülüyor. İnanılmaz bir andı. Her an her şey olabiliyor özetle…

-Siz kimleri canlı dinlemeye gidiyorsunuz?

İnsanlar genelde işyerlerindeki negatif enerjiyi atmak için barlara giderler. Biz zaten işimizi yapıyoruz. İş dışındaki günlerde dışarı çıkmayız hiçbirimiz… Zaten program bitip sahneden indiğimizde kulaklarımızdaki uğuldama bile saatlerce geçmiyor. Boş günlerde evde oturup film izlemek daha keyifli geliyor. Sonuçta burda 3 saat sahnede kalıyoruz ama inanılmaz bir yorgunluk oluyor. Evde 3 saat çalsak bu kadar yorulmayız. Biz bara para harcamak için değil de para kazanmak için gidenlerdeniz.

TALİP KÜNER




Antkart A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Talip Küner… Antalya toplu taşıma ulaşımının Antkart firmasına ihale edilmesiyle başlayan uygulama yanlışlıkları ilk olarak Antalya’da toplu taşıma aracı kullananları ve şoförleri karşı karşıya getirdi. Kart dolum noktalarında oluşan aksaklıklar, coplu güvenlik eşliğinde ulaşım çözümü, boş kart bedeli olarak belirlenen 10 YTL, Antkart firmasının önünde oluşan uzun kuyruklar, şoförlerle tartışan yolcularla gündeme gelen “Akıllı Kart Sistemi” ile Antalyalılar hiç de alışık olmadıkları bir karışıklığın içine girdi.


Büyükşehir Belediyesi’nin ve Antkart firmasının ortaklaşa yürüttüğü bu projeyle para derdi sona erecekti. Artık bundan böyle kartlara kontör yüklenecekti, kazançlar kayıt altına alınacaktı ve ulaşımda kartlı sisteme geçmiş olacaktık. Her hafta yaklaşık 1 milyon yüz bin Yeni Türk Lirasının kazanıldığı Antalya toplu taşıma ulaşımında rakamlar yükselip, kazanç büyüdükçe tartışmaların şiddeti de arttı.


Bu proje doğru uygulandığında, modern bir sistem... Bu sisteme ilk isyan minibüs ve otobüs şoförlerinden geldi. Çünkü kazançlarının belli bir bölümünü Antkart firmasına vereceklerdi. Üstelik bütün girdiler de net olacağı için vergi kaçırma olayları da olmayacaktı. Bu isyanlarının sonucu mağdur olan yine toplu taşıma aracı kullananlar oldu. Tüm bunların üstüne bazı yolcuların, Antkart cihazlarındaki sorunlar sebebiyle kartlarından fazla para çekilmesiyle son ayların en çok konuşulan ve tartışılan ismi Talip Küner, bütün sorunların hedefindeki kişi oldu.


“Akıllı Kart Sistemi” uygulamaya konduğu ilk günden beri birçok soruyu ve sorunu da beraberinde getirdi. Talip Küner ‘Halk Düşmanı’ olmakla suçlandı, Antalya toplu taşıma ulaşımından kazanılan paranın vurgun olduğu söylendi.


İlk günden beri sessizliğini koruyan Talip Küner, aylar sonra sessizliğini bozdu ve Antkart’la ilgili tüm sorulara cevaplarını ve kendisine yöneltilen suçlamalara karşı hissettiklerini bizimle konuştu.


—Antkart sizin cephenizden şu an nasıl görünüyor?


Antkart bizim için önemli projelerden biriydi ama başımızı en çok ağrıtan proje oldu. Beklediğimizden çok ve ağır eleştiriler aldık. Alkış beklemiyorduk belki ama hiç olmazsa bir takdir bekliyorduk. Antalya’da bu sisteme geçişin bu kadar karışık olması bizi de çok üzdü. Biz de uygulamadan oluşan aksaklıkları gördük ve telafi etmeye çalıştık ama bu iş öyle bir hale geldi ki, ailem, eşim ve ben çok çirkin sözlü saldırılara maruz kaldık. Bu kadar ağır eleştirileri hak ettiğimizi düşünmüyorum. Belki de bu ihale bir İstanbul firmasında kalsaydı bu tartışmaların birçoğu olmazdı.


—Antkart’ a geçilmesinin en büyük yararı kime oldu?


Kart sistemi birinci derecede belediyeye fayda sağlayan bir sistem. Bunun iki boyutu var. Birinci boyutu maddi boyutu. Belediye ham kart üzerinden tahsil edilen komisyondan bugüne kadar alamadığı çok ciddi bir payı alıyor. İkincisi de belediye, senelerdir elinde olmayan, yalnızca şoförlerin ve araç sahiplerinin bildiği istatistikî bilgilere sahip oluyor. Antkart sadece belediyenin taşeron firması… Bizim görevimiz sistemi kurmak ve işletmek. Sistem belediyeye ait…


—Toplu taşıma ücretlerindeki ani artış da Antkart sisteminin payı nedir?


Toplu taşıma ücretlerini belirleyen Büyükşehir Belediyesidir. Fiyat tarifesinin bizimle hiç alakası yok. Biz belediyenin taşeron firmasıyız ve ne kadar kazandığımız sözleşmeyle belirlenmiştir. Kartlı sisteme geçiş elbette ki kayıt altına almayı da beraberinde getirdi ve toplu taşıma şoförleri bu durumdan memnun olmadı. Kartlı sistemle beraber para kullanımı kaldırıldığında şoförlerin hepsine Antbilet kartları verildi. Kartı olmayan vatandaşa bu kartlar verilecekti ama şoförlerin çoğu bu biletleri satmadı ve kartsız yolcuları indirmeye başladı. Biletleri satmadıklarına ait kayıtlar bizde mevcuttur. Bu sisteme karşı yapılan bilinçli bir hareketti. Bunun sonucunda da ilk tepkiyi alan biz olduk.


—İlk açıklamanız bu işten zarar ettiğiniz yönündeydi, şu an durum nedir?


Bugüne kadar bu sisteme 12 milyon dolar yatırım yaptık. Bu yatırımın en büyük kısmını software (bilgisayar yazılımları) ve kartlı sistem güvenlik yazılımları oluşturuyor. Kimse zarar etmek için iş yapmaz. Biz ihale bizde kalsın diye tahminimizin üzerinde bir rakam verdik bu da ilk başlarda bizi biraz zorladı. Önümüzdeki aylarda 500 bin dolarlık seneye de 2 milyon dolarlık bir yatırım daha yapmamız gerekiyor. Şu an sisteme yatırım yapıyoruz.


Bütün gelirler Antkart’ta mı birikiyor?


Herkesin söylediği Antkart paraları topluyor cebine atıyor cümlesinin çok açık bir cevabı var. Toplanan paralar ihale gereği, belediyeyle ortak açtığımız bir havuz hesabında toplanıyor ve bu hesaptan dağıtım yapılıyor. Bu paralar Vakıfbank’ta toplanıyor ve kanun gereği bu hesaptan faiz alınmıyor. Bütün hak edişler haftalık hesaplanıyor ve karşılıklı kontrol edilip imzalar atılıyor,ödemeler yapılıyor.


—Araç sahipleri ödemelerini ne zaman alıyor?


Araç sahipleri ödemeleri her pazartesi alır. Kazancımız düştü diyenlere vereceğimiz tek cevap kayıtlardır. Şuanda haftalık kazançları kartsız sisteme göre 3 katı fazla görünüyor. Kazanılan para kayıt altına alınmaya başlayınca kimin ne kadar kazandığı günlük olarak ortaya çıktı. Dolmuşları büyütmek isteyen minibüsçüler bunun karşılığında belediyeyle bir anlaşma yaptı. Belediye, benim bu kadar trafik yoğunluğum yok diyince gün aşırı çalışmayı kabul ettiler. Dolmuşçuların bir zararı varsa bu yaptıkları anlaşma yüzündendir. 100 bin YTL’ye bir araba alıyorsunuz ve haftanın 3–4 günü evinizin önünde yatıyor. Bu zararın Antkart’la ne alakası var. Dolmuşçunun bir zararı varsa bu Antkart’dan kaynaklanmıyor. Bir gün çalışıp bir gün çalışmamasından kaynaklanıyor. Bu anlaşmadan kaynaklanan zararda da gündemdeki isim Antkart oldu.


-Antkart sizce niye bu kadar eleştirildi?


Dolmuşçular şuanda evlerine günlük 120 YTL para götürüyorlar. Kartlı sistem öncesi bu rakam 50 YTL civarındaydı. Geçen sene yıllık gelirlerini 2000 YTL açıklayan şoförler bu sene ayda bu parayı kazanıyor. Yıllık 3.000.000 YTL civarındaki kayıp vergi böylelikle kayıt altına alınmış oldu. Ama bu işten araç sahipleri hariç herkes şikayetçi... Dolmuşların içerisinde bir siyasi harekette var. Kendi içlerinde bir muhalefet var. Ali Tüzün ne derse, bir taraf mutlaka tersini yapıyor. Bir taraf bir şey diyor, Ali Tüzün tersini yapıyor. Ve bu kargaşanın içerisinde Antkart bir tuğla olmaya başladı. CHP ile AKP arasındaki siyasette de biz hep ortadaki isim olduk. Herkes Antkart’a saldırdı. Biz şuanda bu karta Antkart ismi verilmiş olmasına da pişmanız. Bu ismi biz belirlemedik. İsim kendiliğinden ortaya çıktı, bir anda herkes Antkart demeye başladı bizde değiştirmedik. Keşke “Antalya Kart” koysaydık belki daha farklı olurdu.


—Aylardır konuşulan 4. ortağınız gerçekten var mı?


Biz şuan iki ortağız. Bahsedilen 4. ortağı bizde merak ediyoruz. Bir an önce açıklasın kim açıklayacaksa… Bu 4. ortak olayı Yıldıray Sapan’ın tamamıyla kendi uydurmasıdır. Aksini savunuyorsa belgeleriyle açıklama yapmasını bekliyoruz. Kesinlikle bir başka ortağımız bulunmamaktadır. Bir başka sorun ücretlendirmede, 1.40 YTL de alınsa, 1.75 YTL de alınsa bizim alacağımız komisyon ne ciro varsa hep % 11’dir. Aradaki 35 kuruşu biz almıyoruz. Eğer öyle olsaydı öğrenci biletlerindeki farkı da biz alıyor olurduk. Bu da tamamen yalan…


—Sözleşmeyi kamuoyuna açıklamayı düşündünüz mü?


Bizce de en büyük sıkıntılardan birisi bu. Herkes diyor ki, bu sözleşme gizli sözleşme… Bunu söyleyen halk otobüsleri ve minibüsçüler odası, belediyeyi araçlarıma böyle bir cihaz takma hakkın yok diye mahkemeye verdi. Bu mahkeme sırasında, mahkeme belediyeden sözleşme örneğini istedi. Bu sözleşme her iki odanın da avukatlarında mevcut. Onlar açıklayabilirler, dileyen onlardan sözleşmeye bakabilir ama ben ihalenin gizlilik ilkesi gereği açıklama yapamam. Belediye de açıklayabilir, odaların avukatları da ya da belediye bana izin verirse ben de açıklarım. Ama şu anda bunu paylaşma yetkim yok. Belediyenin taşeronu belediyenin izni olmadan bunu açıklayamaz. Ayrıca belediye bana sorsa açıklayayım mı diye ben açıklayın derim. Benim gizlim saklım yok.


—Gazi ve şehit ailelerine bu uygulama nasıl yansıdı?


Gazi ve şehitlerden kart parası almıyoruz. Kanunen alma hakkımız var ama almıyoruz. Gazi yakınları ve şehit ailelerinden hem vizede hem kart parasında almıyoruz. Ama vergisini ödüyoruz. Bu bizim inisiyatifimiz ve almıyoruz. Zaten gazi ve şehit yakınlarına yıllık vize yenilemesi de garip bir yasa bize göre… Yıllık değişime uğrayacak durumlar değil ki bunlar… İlk vizede durum neyse her yıl aynıdır. Ama yasa yenileyeceksiniz dediği için yeniliyoruz. Aynı yasa emeklilerde de yıllık uygulanıyor ama bu durumda yıllık değişim göstermesi mümkün olmayan bir durum.


-“Halk Düşmanı” olarak suçlandığınızda neler hissettiniz?


Biz bu işe girerken bazı şeylere hazırlıklıydık ama bu kadarına hazırlıklı değildik. İsmail Erten beni sokakta görse tanımaz, ben onu sokakta görse tanımam. O bir tüccar ben de bir tüccarım. Tüccarların birbirlerine bunu demeye hakları yoktur. O da para kazanmak için iş yapıyor ben de… Ama ben para kazanmak için siyaset yapmıyorum ya da siyaset yapmak için birinin hakkıyla oynamıyorum. Böyle bir şey yok. Bu çok ileri giden bir konuydu. Biz Antkart olarak siyasetten uzak bir firmayız. Biz kamuya hizmet ediyoruz. Bizi devlet dairesi gibi görün. Bizim politikaya girmemiz mümkün değil. Bizim şirketimizde politikaya girmek isteyen bu şirketi terk eder gider. “Küner Allahsız, merhametsiz kart parası aldığı için…” dendi. Ama bu bütün şehirlerde alınıyor. Eğer kart parası alınmayacaksa sözleşmeye bu yazılırdı. Bizde 2.997.200 YTL belediyeye teklif etmezdik.


—Bu 2.997.200 YTL’lik rakam sadece bu sene mi ödenecek?


Bu 2.546.000 YTL+KDV demektir. Bu rakam her sene ödenecek. Buna ek olarak % 2 komisyon ve enflasyon oranı da her sene yapılacak ödemeler…


—Yaklaşık beş aydır sessizliğinizi korudunuz, neden suçlamalara cevap vermediniz?


Bir parti başkanı düzenlediği basın toplantısında, bugüne kadar 5 YTL den 500 bin kart satılmış olsa, bunun sonucu 25.000.000 YTL para kazanılmış dedi. Kimse de kalkıp 5 ile 500 bini çarparsanız 2.500.000 YTL eder demedi. Ve bütün gazeteler bunu böyle yazdı. Bu durumda neyin açıklamasını yapacaksınız. Herkes hesaplamalar yapıyor ama yanlış hesaplıyorlar. Ben size bu hesaplamaların doğrusunu yapabilirim.




Haftalık geliri tahmini olarak hesaplayıp, her hafta aynı olacağını düşünürsek;


(Haftalık gelir) 1.100.000 YTL x 52 Hafta = 57.200.000 YTL yıllık ulaşım kazancı.


Bunun KDV dahil % 12.98’ini(7.424.560 YTL) biz alıp bunun içinden % 2 + KDV’ sini ( 1.349.920 YTL) ve sabit rakam olan 2.997.700 YTL’sini belediyeye ödüyoruz. Buda toplamda yaklaşık olarak 4.347.120YTL eder. Yani aldığımız komisyonun %7,6 sını belediyeye veriyoruz. Geriye KDV dahil %5.38 (3.077.000YTL) kalır. KDV yi de düşünce % 4.55 (2.608.000 YTL) Antkart’ın kazancı olur.



Bu yapılan hesaplama ortalama bir hesaplamadır. Diğer illerde otobüsler belediyeye ait olduğu için yüzdeler değişiyor. Ama Antalya’da belediyenin kendine ait otobüsü yok ve sanılanın aksine Büyükşehir Belediyesi sınırlarındaki her araçtan, belediye sorumludur. İsterse bir gecede hepsinin güzergâhlarını değiştirebilir ya da ruhsatlarını iptal edebilir. Otobüs ve minibüsler üzerinde hakkı yoktur demek kulaktan dolma bir iddia olur.


Boş kartları niçin parayla satıyorsunuz? Bunun maliyeti nedir?


Boş hali 5 YTL ye satılan anonim bir kartta % 10 bayiye komisyon veriyoruz, KDV’sini ödüyoruz. Geriye kalan 3,8 YTL’den biz neleri ödüyoruz? O kartla ilgili müşteri hizmetlerini, o kartla ilgili yapılan lojistik hizmetlerini ve stok maliyetlerini ödüyoruz. Bizde herkes gibi bu kartları İstanbul’da bastırıyoruz. İlk sene 500 bin kart satıldı ama bu her sene böyle olmayacak. Her sene bu rakam daha da düşecek ama biz gene aynı hizmetleri yapmaya ve ödemeye devam edeceğiz. Kart satışı durunca elemanları işten mi çıkarayım?


—Böyle bir sisteme geçildiğine göre nakit kullanımının azaltılması için size göre kartın ne gibi avantajları olmalı?


Belediyenin belirleyeceği bir transit tarifeyle ilk 45 dakika içinde ücretsiz bir biniş ya da indirimli bir biniş uygulamasına geçilebilir. Kart günlük hayata biraz daha dahil edilerek promosyon uygulamalarında takip sistemi olarak kullanılabilir. Dolum gerektirmeyen kartlar için şu an araştırma yapmaktayız. Kart sistemine alışılmasından sonra dolum gerektirmeyen kartlarla ilgili bir uygulama yapılabilir. Biz sadece cihazların bakımı ve dolum noktalarından sorumluyuz. Biniş ücretlerini belediye belirlediği için bu konuda bir şey yapamıyoruz. Antalya genelinde şuan 200 noktada kart satışı ve dolumu yapılmaktadır. Toplam 520 bin kart satılmış bunun 145 bini indirimli kalanı anonim kartlar. Günlük ulaşımda da yaklaşık 130 bin kişi Antalya’da toplu taşıma araçlarını kullanıyor. Tüm bunları göz önüne alarak daha iyi ne yapabiliriz bunun araştırıyoruz.


Talip Küner Kimdir?


20.06.1969’da İzmir’de doğdu.1991 yılında ODTÜ Makine Mühendisliğini bitirdi. 1993 yılında Karlsruhe Üniversitesi’nde Yüksek Makine Mühendisliğini bitirdi. Ardından Amerika’da Uluslar arası İşletme ve Almanya’da İhracat Mühendisliği üzerine masterını yaptı. 2006 yılına kadar yurtdışında üst düzey yöneticilik yapan Küner halen Aktrans, Tarım –İş ve Antkart A.Ş.’nin Yönetim Kurulu Başkanlığını yapmaktadır. İngilizce, Almanca ve Rusça bilen Küner , evli ve 3 çocuk babasıdır.

TALHA GÖRGÜLÜ




Antalya turizm sektöründe önemli bir yeri olan Kayı Şirketler Grubunun Yönetim Kurulu Başkanı Talha Görgülü...En büyük rakibi olarak sadece kendini gören Talha Görgülü her zaman kendine hedef belirleyerek ilerlediği iş hayatında genç yaşına rağmen çok başarılı bir işadamı... İş hayatında "haklısınız" deyip iş yapmayan elemanlara tahammülü olmayan Talha Görgülü'nün asla affetmeyeceği şey yalan söylenmesi...Turizm sektörü için çizilen pembe tablonun aslında göründüğü gibi olmadığını anlatan Görgülü bizi yolunacak kaz gibi görüyorlar derken iddialı göndermeler de yaptı.Antalya'da turizm sektörünün renkli siması ve sivri dilli işadamı Talha Görgülü bize turizm sektörünün sorunları ve geleceği ile ilgili çok çarpıcı açıklamalarda TURSAB’ın ikinci başkanıyım. bulundu.İş hayatında risk almayı seven Görgülü zaman zaman aldığı risklerin sıkıntılarını da yaşasa tecrübeleri ve sabrıyla bu problemleri de aşmayı başarmış bir isim... Geçtiğimiz yıllarda hakkında çıkan dedikodulara içtenlikle yanıt veren Talha Görgülü yatırımlarının bazı çevreler tarafından çekilemediğini ve bir dönem yaşadığı kırgınlıklarını bizimle paylaştı.


Belek'teki Adam&Eve Otel'in kral dairesinde bizi ağırlayan Talha Görgülü ile samimi bir sohbetimiz oldu.Son derece alçakgönüllü ve mütevazi kişiliğiyle de başarısının sırlarını bizimle paylaşan Talha Görgülü Antalya'daki turizm zincirinin belki de en cesur halkası...



-Çok kısa bir sürede sadece kendi imkanlarınızla çok başarılı bir işadamı oldunuz.Bu başarının sırrı nedir?


Birincisi ben çocukken başladım çalışmaya..O zaman iyi yaşayan insanları gözlemledim bunlar nasıl böyle yaşıyorlar diye...Hep onların yaşamını hayal ettim...Zenginlerin sanki babadan çocuğa geçen bir imkanları oluyordu ama bunun yanında Sabancı gibi Koç ailesi gibi kendi çabalarıyla zengin olanları kendime örnek aldım.Girişimcilikle bir yere gelebiliyorsunuz.Çocukken ben iyi yaşamak istiyordum ailem gibi fakir ve zorluklarla dolu bir hayatım olsun istemiyordum.Olabildiğince okulda başarılı oldum.11 yaşımdan beri hem okudum hem çalıştım.Okulu bitirdiğimde klasik devlet memuru olursam istediğim hayata ulaşamayacaktım.Satış elemanı olarak başladığım iş hayatımda çok kısa zamanda yükseldim ve kendime hep hedef belirledim.Hayatım boyunca kendimle yarıştım.


-Antalya’ya ilk gelişiniz nasıl oldu?


Antalya’ya büro makineleri satışı için geldim ama baktım ki turizm sektörü burada gelişiyor ve ben bu işi yapmalıyım dedim.Kardeşimi bu işle ilgili eğitim alması için yurtdışına gönderdim.Kendim bu sektörün içindeki insanlardan bir şeyler öğrenmeye başladım.Hayata başarılı insanların gözüyle bakmayı öğrendim.


-İş hayatının sizce mihenk taşı nedir?


Risk almalısınız.En önemli şey risk almak zorundasınız.Risk almazsanız dünyanın en önemli insanı da olsanız en zengin insanı da olsanız iki günde batarsınız.Çalışarak,takip ederek,hedef koyarak ve rekabet koşullarını araştırarak risk alırsanız başarılı oluyorsunuz.


-Peki iş hayatınız boyunca sizin aldığınız en büyük risk nedir?


Adam&Eve Oteli benim aldığım en büyük risk oldu. Burayı yaparken çok büyük bir risk aldım. Benim geçmişime bakarsanız hep kendi imkanlarıyla büyüyen bir şirketiz.Hedefi büyük tuttum.Bu otelin yapılış aşamasında proje henüz bitmemişti.İnşaat ve proje aynı zamanda ilerledi.60 milyon euro planladığımız otel inşaatı bize 120 milyon euroya mal oldu.Otelin ilk senesi bu yüzden çok zor geçti.


- İş hayatında asla neyi affetmezsiniz?


Ben yalan söylenmesini asla affetmiyorum.İşi yapıyormuş gibi görünmeyi affetmiyorum.Bir de en sevmediğim kelime "haklısınız" denmesi ama işin yapılmaması..."Haklısınız" dendiğinde tüylerim diken diken oluyor.Ben haklı olmak istemiyorum işin yapılmasını istiyorum.


-İş hayatınızda markalaşma yolunda ciddi çalışmalarınız var.Bu bilinçli yapılan bir çalışma mıydı?


Elbette GTI tur operatörlüğünü kurduğumuzda da 2000 yılında otel sektörüne girdiğimizde de ciddi bir marka yarattık.Riva Otelleri kısa bir sürede marka oldu. O zamanlar kimse marka için uğraşmıyordu.Sonra yeni bir otel yapma ihtiyacı duydum.Bu oteli yaparken 5 yıldızlı bir otel yapıp diğerleriyle rekabet etmenin bir anlamı yok diye düşündüm ve farklı bir konsept yarattık.


-Adam&Eve otelinde çok iddialı bir konsept seçtiniz ve büyük bir risk aldınız.Seçtiğiniz konsept başarılı oldu mu?


Zor bir yıl atlattık ama bu sene her şey yolunda..Konsept çok başarılı oldu.Şu anda otelin mayıs ayı doluluk oranı yüzde 65. Mübalağa etmeden söylüyorum halen günde 600 -700 kişi sadece oteli gezmek için geliyor.


- Bu oteli yaparken farklı bir konsept seçtiğiniz için bu fikre karşı çıkanlar da oldu mu?


Bu otel Antalya'yı yukarıya çekti.İlk başlarda bu sektörden insanlar çok garipsediler , olmayacağını söylediler.Fiyatı da çok yüksek buldular.Bu otel bir hayal bir ütopya dediler ama öyle olmadı.Halen Antalya'nın en pahalı oteli burası...Böyle bir yatırım yapılır mı, delisin sen, dediler.Bir buçuk sene uğraştık bizi çok yordu ama şu an bu sabrımızın karşılığını alıyoruz.


-Adam & Eve hakkında bir çok dedikodu da dilden dile yayıldı.Oteli satacağınız ve başarılı olamadığınız söylendi.Bütün bunlar doğru mu?


Bu söylentiler beni zaman zaman üzmekle beraber çoğu zamanda mutlu ediyor.Çünkü herkes herkes hakkında konuşmaz.Tabi ki bu arada ticaret almak ve satmak üzerine kuruludur.Değerini bulursa ,uzun zamanda kazanacağını bir seferde kazanacaksa niye satmasın?Bu herkes için her şey için geçerli...Bu söylentiler doğru değildi.Konsept tuttu ,tam tersine bazı otelciler bizden konsept çalıyorlar şu an..Kendi otellerinde uygulamaya çalışıyorlar ama olmuyor.Dolayısıyla gecekonduya altın varaklı koltuk koymakla olmuyor.Yada bir villaya iskandinav koltuk koyunca sırıtması gibi onların yaptıkları otelde sırıtıyor.Başarısız oldu diyorlar ama beni örnek alıyorlar.Meyve veren ağaç taşlanır misali...


-Peki yine de çok iyi bir teklif alsanız Adam& Eve 'i satmayı düşünür müsünüz?


Düşünürüm tabi..Kim düşünmez ki?Yani bugün Koçlar Migros'u sattı.Paraya sıkıştılar da mı sattılar.Bu iş ticarettir her şey olabilir.


-Bu otelle ilgili Guinness Rekorları için başvurmuşsunuz hangi konularda başvurdunuz?


Dört konuda başvurduk.Dünyanın en büyük yüzme havuzu,en uzun barı,en çok ayna kullanılan oteli ve en büyük suit odası kategorilerinde başvurumuz var.Adam&Eve'in suit odası 1000 metrekarelik bir oda...


-Rekorlar kitabına girecek bir otel yaptınız ama bu arada Riva Otellerinden birini de sattınız.Çok iyi bir teklif mi almıştınız?


Şimdi biraz önce söyledim.Bu hızlı büyüme aşamasında tüm iş kollarında aynı anda büyümek mümkün değil.Biz bu oteli yaptıktan sonra otelciliğe bakış açımda değişti.Daha da doğrusu havayolu ve tur operatörlüğünde büyümeye karar verdim.Oteli sattım ama havayoluna 5 tane daha uçak aldık.Uçak sayımızı 12 ye çıkardık.Ekonomik krizimiz olmadı ama çok doğal bu kadar yatırım yapan firmaların da zaman zaman finansal sorunları olabilir.Ama onlardan kaynaklanan bir şey olmadı şu an yaklaşık 3500 personel çalıştırıyorum.


-Kıskanılan bir işadamı olduğunuzu düşünüyor musunuz?


Bilmiyorum, ben öyle olmadığımı düşünüyorum.Çünkü ben sektörde daima herkese çok açık davrandım.Başka bir şey düşünüp başka bir şey yapmadım.İnsanlar küçük şeyleri bile çok büyütüyorlar.Mesela şu an duyuyorum isim vermeyeceğim çok iyi üç tane grup geçtiğimiz üç ayın maaşlarını ödememişler.Onlar hiç konuşulmuyor mesela...Ama biz küçük bir hareket yaptığımızda Kayı Grup çok konuşuluyor.


-Antalya dan dünya markası firmalar çıkardınız...


Evet bugün bir GTI ,Sky Havayolları ve bu otel bir dünya markası...Antalya'dan kazandım Antalya'ya yatırım yaptım. Ben başkaları gibi şirket merkezimi başka yere kurup Antalya'dan para kazanmıyorum.


-Ama bir dönem yatırımlarınızı yurtdışına kaydıracağınızı söylediniz.Sektöre bir kırgınlığınız mı olmuştu?


Evet vardı.Bütün bu dedikodulardan üzüldüm açıkçası..Ben bunları hak etmiyorum diye düşündüm.Ne arkamda birileri var ne başka bir şey..Hiç kimsenin parasını aklamıyorum.Bu dedikoduları çıkaranlar bir kaç kişiydi ve bunu Antalya'ya mal etmenin yanlış olduğuna karar verdim.Kırgınlığım geçti zamanla..Şu anda yine yatırım yapacak olsam Antalya'ya yaparım.


-Tur operatörlüğü,otelcilik ve havayolu taşımacılığı sektörlerindesiniz.En çok kazandığınız sektör hangisi?


Şimdi birisi yıllık işletme olarak,birisi yatırım olarak diğeri de sizi sürükleyendir.GTI tüm grubun sürükleyeni nakit akışını sağlayan o, ama birim birim net kazanç olarak baktığımda havayolu daha çok kazandırıyor gibi...


-Otelcilik para kazandırmıyor mu?


Otelcilikte özellikle son üç yılda kimse para kazanmadı.Ekonomi iyi gidiyor denirken Türkiye'deki turizm sektörü geçmiş ekonomiye göre yapılandırmıştı kendini.Enflasyon kur üzerine yapılanmıştı para kazanıyordu o zamanlar...Ama son üç yılda maliyetler yüzde 40 civarında arttı ve otelciler çok sıkıntılı yıllar geçirdi.Biz turizm sektörünün dört bacağında da yer aldığımız için birbiriyle kompanse edebiliyoruz.


-Her sene sezon bitiminde turizm sektörü ile ilgili pembe bir tablo çiziliyor bu tablo gerçek mi?


Şimdi asıl çok kilit soru bu.Tabi ki her geçen gün turist sayısında bir artış oluyor.Ancak birincisi Antalya'nın büyüyen nüfusuna oranladığınızda ikincisi yatak kapasitesine oranladığınızda aynı derece de yoğun değil...Dolayısıyla Antalya ya yetmiyor.Yatırım sayısı çok hızlı arttı gelen turist bunun çok altında..Mayıs başından itibaren en iyilerden biriyim yüzde 65 doluluk oranım.Halbuki dolup taşmış olması gerekiyordu.


-Sezonu belirlemede yüksek sezon dediğimiz Temmuz -Ağustos aylarımı kriter alınıyor?


Temmuz -Ağustos ayları zaten dolu geçer .Önemli olan bunu öncesine ve sonrasına yaymak...Yılın tüm aylarında doluluğu arttırabilirsek hem Antalya'da yaşayanlara hem de yatırımcılara etkisi çok daha iyi olur.Kışın bir çok otel kapanıyor eleman çıkarmak orunda kalıyor.Şu anda hala açılmamış oteller var.


-Antalya il merkezinde turist görünmediğinden şikayetçi olanlar var:Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?


Antalya neticede sadece Antalya'da yaşayan insanların barındıkları bir yer.Gelen turiste gösterebileceğimiz cazip merkezlerimiz hala yok.Antalya'nın içi daha yeni yeni düzelmeye başladı.Zaman zaman basında anlaşmazlıkları duysak da Büyükşehir Belediyesi ve alt belediyeler son zamanlarda iyi şeyler yapmaya başladılar.Yeni projeleri falanda kısmen biliyorum.O projeler hayata geçtiğinde Antalya'nın içi turistlerin gezip görebileceği bir hale getirilirse o zaman Antalya'da turist görmek mümkün olur.Şu an bir şey yok ki...İki- üç tane eskiden bildiğimiz restoran,bir tek bir müze var başka da bir şey yok.Ne çok şık alışveriş merkezlerimiz var ne marka restoranlarımız var turist niye gitsin merkezde gezmeye..Markalarla bir araya geldiğiniz zaman marka oluyorsunuz.Tek başınıza marka olamazsınız.Bir yerde çamur varsa siz ne kadar orada temiz durmaya çalışsanız da duramazsınız.


-Antalya'nın ciddi bir yapılanmaya ihtiyacı olduğunu mu söylüyorsunuz?


Evet Antalya'nın ciddi bir yapılanmaya ihtiyacı var ki şehir içine turist gelsin.Biz bile daha doğru dürüst Kaleiçi'ne giremiyoruz.İnşallah çok daha iyi olacak Kaleiçi...Şehir merkezine de turist getiriliyor ama yarım saat eski valiliğin oradan bakıp ayrılıyorlar.Antalya'nın merkezinde konaklama yok zaten..Mesela bakın bu çok önemli hala Kundu bölgesindeki otellerden şehir merkezine gelişlerde sorunlar yaşanıyor.Otobüs seferleri çok sınırlı..Turist ya taksiyle yada turun otobüsüyle şehre inmek zorunda kalıyor.Antalya'nın etrafında turist var.30 km dışında başlıyor konaklama, turistlerin ulaşımının kolaylaştırılması lazım...Yoksa öbür türlü insanların başarısızlıklarına kılıf aradıkları bir yer olur Antalya..Acenteler oraya buraya götürüyor deniyor.Tabi götürecek hiç kimse babasının hayrına bir iş yapmaz.Her ay maaş ödüyoruz.Bir yerden kazanıp da ödeyeceğiz yoksa nasıl olsun.Yoksa herkes aşağı doğru inerse bu sefer herkes devletten bir şey beklemeye başlayacak ve bu bizi daha da geriye çekecek.Geri kalmışlığımız devam edecek daha geri kalmış ülkelerin konumuna düşeceğiz...


-İş hayatının bu yoğun temposundan ve riskli yatırımlarınız yüzünden bazen yorulduğunuzu hissediyor musunuz?


Yüksek risk bazen yorucu olabiliyor ama yaptığınız bir işte başarınızı gördükçe yorgunluğu unutuyorsunuz.Bu anlamda Antalya için tek bir çivi çakan herkesi destekledim ve onların hep yanında yer aldım.Zaman zaman zorlandığımda hiç pişman olmadım ama keşke bu kadar büyük bir yatırım yerine daha küçük bir yatırım yapsaydım dediğim oldu.Çünkü tek başınıza mücadele ediyorsunuz.Devletten zaten bir şey yok..Bu otelle ilgili konuşurken insanları inandırmakta güçlük çektim.Otelcilik literatüründe böyle bir maliyet yok çünkü...


-Kayı Grup yöneticileri olarak bir ailesiniz aynı zamanda kurumsal bir firma olduğunuzu söyleyebilir miyiz?


Elbette biz kurumsal bir firmayız.Bu kadar işin kurumsal olmayan bir firmada yürümesi mümkün değil.Biz bir aile şirketiyiz ama yanımızda son derece değerli danışmanlarımız ve yöneticilerimiz var.Biz sadece yönetim kuruluyuz.


-Turizmin her dalında başarılı bir işadamı olarak turizmin geleceği ile ilgili öngörüleriniz neler?


Antalya turizminin bundan sonra geriye gitmesi söz konusu olacağını düşünmüyorum.Antalya dünya turizminde kendini ispat etmiş bir yer.Tabi ki çok eksiklerimiz var ama yavaş yavaş bir şekilde giderilmeye çalışılıyor.Yerel yöneticiler bu konuda çok önemli ayrıca kamuoyu turizm sektörünü çok iyi anladı.Bir sıkıntı var bu sezonluk kısmın 10 aya homojen bir şekilde yayılabilmesi lazım.Bu bir devlet politikası haline gelip o yönde çalışma yapılması lazım.O zaman Antalya uçar Türkiye’yi de uçurur.Geçtiğimiz aylarda turizmci arkadaşların demeçlerini gördüm.Kışın Rusya'daki turizm fuarına katılacağız Antalya'yı ön plana çıkaracağız, diyorlar.Şimdiye kadar aklınız nerdeydi?Ben bunu Rusya'ya girdiğim ilk yıldan itibaren yapıyorum.Kışın ben Rusya'ya sefer koyduğumda bana gülmüşlerdi Antalya'da olmaz bu iş diye..Bir defa önce insanın kendine inanması lazım.Kışın Dubai,Mısır niye oluyorsa Antalya'da bunun için olur.


-Reklam ve tanıtımında doğru yapılması gerekiyor bu konuda değil mi?


Mısır 45 derece ama boş oda bulamıyorsunuz.Tanıtım çok önemli.Mesela Dubai de bu kadar fazla otel yok ama tanıtım çok kuvvetli..Dubai'nin bin kat fazlası var Antalya'da..Sadece Belek bölgesindeki oteller 50 tane Dubai eder.Ama buna önce insanların inanması lazım...


-Antalya’da hizmet kalitesinin artması da gerekli o zaman…


Evet oteller kışın kapanmazsa elemanlarda devamlı çalışacaklar ve hizmet kalitesi artacak.Çevrede çok önemli bu arada...Bu kadar büyük yatırımların yapıldığı bir yerde aynı mantıkla düşünülüp çevre bilincinin de kazanılması lazım.Çevreyi yönetenlerin ,yerel yöneticilerinde siyasete yönelik değil de turizmcilerle ortak hareket edip çalışması lazım.


-Peki şu anki yerel yönetimi nasıl değerlendiriyorsunuz?


Çok iyi değerlendirmiyorum.Şimdiki belediye başkanı ya da meclis üyelerinin kabahati olarak söylemiyorum.Türkiye’deki siyasi yerel yöneticilerin ortak sorunu bu..Halk sizi seçiyor koltuğa oturuyorsunuz ama turizm bölgelerinde ayrıcalık yapılması lazım.Turizm altyapı birlikleri falan kuruldu ama bence kuruluş yapısı da çok doğru değil onun.Yine orada başkanlar,belediye başkanları,devlet yine orada..Yerel yöneticilerin bir turizmcinin vizyonuna sahip olması lazım o vizyona sahip olmadıktan sonra rantı düşünerek,bir daha ki seçimleri düşünerek çalışmalar yapılıyor o zamanda turizmciyle karşı karşıya geliyorsunuz.Turizm ayrı bir yönetim ister.


- Dünyadan bir örnek verir misiniz bu konuda?


Mesela Singapur'a indiğiniz zaman havaalanı 5 yıldızlı otel temizliğinde...Ben uçaktan ilk indiğimde ayakkabılarımı çıkarmak geçti aklımdan...Sizi orkidelerle karşılıyorlar.Havaalanından çıktığınızda her yer orkide bahçesi...Dünya nereye gidiyor bunu görmeden başarıyı elde etmemiz mümkün değil...Toplam kalite lazım,otellerimiz 5 yıldız çevremiz 1 yıldızdan çıkmamız lazım...


-Yatırımcının en büyük sorunu sizce nedir?


Turist sayısı arttıkça başta yerel yöneticiler olmak üzere devletinde üst düzey yöneticileri turizmcilerin çok para kazandığını düşünüyorlar.Bunun neresinden ne koparırızın derdindeler.Halbuki bir inceleseler çoğu kredi ile yapmıştır bu tesisleri.Kazanacağınızı düşünerek borçlanıyorsunuz.Bir kaç tesis hariç öyle çok paralar kazanıldığı da yok.Herkes bir şekilde gününü kurtarmaya çalışıyor.Gününü kurtarmaya çalıştıkça ne olacak,biz neyle övünüyoruz en iyi tesisler bizde.Ama son yıllarda oteller eskidikçe yatırım yapılamıyor.Yunanistan gibi olacağız.İnsanlar tadilat yapamıyorlar,belediye oradan geliyor bir şey istiyor,şunu yaptım diyor para istiyor bunu yaptım diyor para istiyor.Ben mesela iki tane otelimi bıraktım.İşletmelik otelimi bıraktım.Bırakma sebebimin yüzde yetmişi Kemer'deki yerel yöneticilerdir.Yerel yöneticilerden bıktığım için malesef ikisini de bıraktım.


-Yerel yönetimlerin ne gibi istekleri oluyor sizlerden?


Ekmeğini benim belediye meclis üyemin fırınından alacaksın,tüpünü benim belediye meclis üyemin dükkanından alacaksın,etini bilmem ne...Bırakın kendi aldıklarını zaten devletten ,Özel İdareden pay alıyorlar bir de bunların dışında adı konmamış bir çok şeyden para istiyorlar.Bıktırıyorlar bir süre sonra...Dolayısıyla sektörün bunlardan arınması lazım.hangi otelciye giderseniz gidin bundan şikayetçilerdir.Gelir Dairesi eski başkanlarından biriyle bu konuda tartışmıştım.3 gün seminer yaptılar maliyenin bütün yöneticileriyle,turist sayılarını fiyatları incelediler ve kendisinin direk sözü şudur."Biz kantarın topuzunu fazla kaçırmışız.Ama ne yapalım yukarıdakiler bizden para istiyor bizde işler iyi gidiyor denilince oradan buradan pay almaya çalışıyoruz"


-Türkiye'de ve özellikle Antalya'da "Her Şey Dahil" sisteme geçilmesini eleştirenler var.Sizin fikriniz nedir?


Ben onaylıyorum aksine turist sayısını yukarı çıkaran en önemli faktörlerden biri..Üstelik en kalitelisi Türkiye'de yapılıyor.Tabi her tesiste yapılması ne kadar doğru ne kadar yanlış o tartışılabilir ama bir ÖTV koydular dünyada rekabet ettiğimiz hiç bir ülkede böyle bir vergi yok.Gelen turistin fiyatını arttıramıyorsunuz bu hep yatırımcının cebinden çıkıyor.Hazırda bekleyen Akdeniz’e kıyısı olan bir çok ülke var fiyatları yükseltmeniz mümkün değil...


Havaalanı vergisi mesela dilimizde tüy bitti bunu düşürün diye ama daha da yükseldi.Rekabet edilen ülkelerde bu vergi o kadar az ki...Özelleştirilme adına ciddi tekelleştirildi.


-Peki iyi yapılan hiç bir şey yok mu?


Bir tek şey yapıldı.Maliye Bakanı ve bürokratlara teşekkür etmek lazım bu konuda,KDV dünya standartlarına getirildi.Bu sektöre biraz rant kazandırdı.Ama bir yerden de konaklama vergisi çıkartmaya çalışıyorlar.O zaman bütün sektör bırakır bu işi...Cirodan % 3 vergi istiyorlar.Dünyanın hiç bir yerinde yok böyle bir şey...Böyle bir şey olabilir mi?Belediyelerin inanılmaz bir açlığı var.Burada iş yapanlardan sürekli bir şey istemek, bir şey kapmak,bu yatırımcılar olmasa bu oteller olmasa belediyeler niye olsun?İnsan olmaz burada dolayısıyla belediye de olmaz muhtarlık olur.Köy olur bu turizm merkezleri...Belediyeler yatırımcıları yolunacak kaz gibi görüyorlar.Bu insanlar buralara bu kadar yatırım yaptılar diye sanki kıskanıyormuş gibi,domuzdan bir kıl koparmak kardır mantığı ile yaklaşmak özellikle dışarıya açılacaksa yabancıyı ürkütüyor.


-Yabancı yatırımcılarda azalma var mı?


Bu kadar tesis var yabancı yatırımcı var mı?Geldiler bir kaç kez kaçtılar.Onlar bir de daha çok kağıt,kural,kanun üzerine yaşarlar.Bakıyor adam bir,iki,üç derken bırakıp gidiyor.Ben burada yapamam diyorlar.Şimdi 1-2 tane ya var ya yok.Beğenmediğimiz Mısıra bir gidin dünyanın bütün markaları orada...Antalya'da uluslararası zincir markalar yok.Biz Türk Türk’e, kendi kendimize uğraşıyoruz.Bunlar önemli,herkesin bildiği ama söylemekten korktuğu şeyler...Türk girişimcileri bile küstürüyoruz bakın Rixos Otelleri bile azalmaya başladı, yurtdışına kaydırıyor yatırımlarını...


-Peki devlet turizmin neresinde olmalı?


Devlet turizmin daha çok tanıtım,lobi ve PR çalışmasında finansal kaynak olarak bulunmalı.Onun dışında devlet turizmin içinde denetmeyle olmalı.Bunu da meslek örgütleriyle yapmalı.Devlet turizmin tam içerisinde olmamalı,hiç olmamalıdır.Proje yönlendirmeyle içinde olabilir.Türkiye'nin siyasi yapısı içerisinde Turizm Bakanlığı'nın olmaması gerektiğine inanıyorum.Bakanlık olduğu zaman ona iş çıkarmak için bir sürü formaliteler çıkartıyorlar.Bu formaliteler meslek örgütlerine devredilebilir.Turizm Bakanlığı adına da müsteşarlığı olmalı ve direk başbakana bağlı olmalı...


Belli ülkelerde belli billboardlara reklam vermekle reklam yapılmaz ,ciddi bir PR çalışması yapılmalı...


-Antalya için bundan sonrasında yatırım planlarınız var mı?


Ben bu otel işine girmeseydim ya da planladığım rakamlarda bitirebilseydim Antalya merkeze yakın çok güzel bir eğlence merkezi yapmak isterdim.Hala en büyük eksiğimiz bu...Antalya'ya gelen turistin çoğu tekrar müşterisi..Bir hafta sonra okuldan sıkılıyorlar.Eğlence merkezi olsa farklı olur.Mesela ben bir köyü ele alıp orayı turistlik bir köy yapmak isterdim.Köy hayatı hala yabancıların çok dikkatini çeken bir şey...Bir de bir projem vardı gerçekleştiremedim ama onu da mutlaka yapacağım.Zihinsel Engelliler için okul yapmak istiyordum.İlerleyen zamanlarda mutlaka yapmak istediğim bir şey....


-Gelecek seçimlerde tekrar aday olmayı düşünüyor musunuz?


Zaten şu an aktif olarak siyasetin içerisindeyim.Ama seçimlerde zaman ne gösterir bilemem.Her şey olabilir.


-Peki seçilmiş olsaydınız bugün Antalya'da ne değişmiş olacaktı?


Şimdiki Büyükşehir Belediye Başkanı benim projelerimin çoğunu yapıyor.Oldukça iyi gidiyor.O zaman seçilmiş olsaydım bunların çoğu bugün yapılmış olurdu.Ciddi bir beş yıl kaybetti Antalya.Şu an yeni şeyler yapılıyor olacaktı.O dönem hiç bir şey yapılmadı Antalya'da keşke beş yıl kaybetmeseydik.


-Siz tatil yapmak için nereleri tercih ediyorsunuz?


Fırsat bulduğumda ailemle birlikte tekne ile açılıp Göcek taraflarına gitmeyi tercih ediyorum.İşim gereği zaten dinlenme fırsatı buluyorum ama tatilse tekneyle tatilden daha çok keyif alıyorum.Otellerden bıkmış olabilirim biraz ...Ayrıca kategorize yaşamayı sevmiyorum ben...Dinamik olmalı yarın ne olacağı belli olmamalı...


-Talha Görgülü çok başarılı ve tanınan bir iş adamı çapkın bir işadamı mı aynı zamanda?


Yok canım çapkın değilimdir.Çapkınlık yapacağım zamanım yok ki..


-Zamanınız olsaydı...


Tehlikeli sorular bunlar...


-Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?


Antalya'da olmaktan bu yatırımları yapmaktan son derece mutluyum.Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar ama Antalya' lı bizi kovmadı aksine sahip çıktı.O yüzden Antalya' lı oldum diyebiliyorum.Ayrıca Türkiye'nin cari açığında turizmin çok önemli bir yeri var.Milyonlarca kişi bu sektörden ekmek yiyor.Turizm kolay krize girer ama krizden de en çabuk çıkan yine turizmdir.Geçtiğimiz yıllarda bunun örneklerini gördük.Türkiye'nin petrolü turizm.




Talha Görgülü Kimdir?


18.10.1959 Ankara doğumlu.Ankara Gazi Lisesi mezunu.Zonguldak Ereğli Yabancı Diller Yüksekokulunu bitirdi.1980 yılında büro makineleri satış elemanı ardından İstanbul ve Ankara Bölge Satış Müdürü oldu.1984’te Antalya’ya yerleşti ve 1988’de Kayı Tur’u kurdu. 1994 ‘te Almanya GTI,2000 ‘de Polonya GTI,2001’de Hollanda GTI ve 2003’te Rusya GTI’ı kurdu.2000 yılında başladığı otelcilik ve havayolu sektöründe Riva Otelleri, Adam&Eve Oteli ve Sky Havayollarının sahibi oldu.Kayı Gruba ait 12 şirketin Yönetim Kurulu Başkanı olan Görgülü ayrıca TURSAB’ın ikinci başkanıdır. Evli ve iki çocuk babası.