15 Eylül 2009

ABDULLAH DUMAN



Kültürler de canlı organizmalar gibi doğar, gelişir ve sonunda ölürler. Çeşitli faktörlerle yada zamanla değişmenin, yozlaşmanın, hatta yok olmanın bir örneğini, ülkemizin doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine kadar uzanan bölgelerde yaşam süren göçerlerin ve yaylacı toplulukların yaşamlarında görmekteyiz. Bunların en belirgin olanları da, kendine özgü kültürleri ile her zaman dikkat çeken ve Anadolu’nun Güney Batısı ile Anamas yaylaları ve Teke yöresinde Yörüklük geleneğini hala sürdürmeye çabalayan ve giderek toprağa yerleşerek köylü, kentli olmak için çaba gösteren topluluklardır.


Anadolu’nun göç ve yerleşim tarihinde, kültürünün oluşmasında çok önemli işlevler üstlenmiş olan Yörükler yazın yaylalarda, suları ve otu bol serin otlaklarda ve kış aylarında da kışlaklarda, köylerde, daha sıcak ovalarda hayvancılığı ve üretim biçimini meslek edinmiş; büyüklü küçüklü gruplar halinde yaşam süren, konar- göçer Türkmenlerdir.



Yörük obasının insanları çileye sevdalıdır. Onların özlemi zoru aşmak, uzağa kavuşmak, yükseklere çıkmak özlemidir. Kuşun tüneğinde korkusuz olduğunu bilir. Dağlara ulaşırsa Yörükler, turluğunu, alacağını, çadırını kuruverirse ata yurduna, işte o zaman mutlulardır.


Yörükler, yaşamları boyunca Orta Asya'dan getirdikleri gelenekleri devam ettirdiler. Hayatları, belli kaidelere bağlanmıştı. Bu kaideler, daha çok, örfe bağlıydı. Yazları serin olan yaylalarda, kışları ise sıcak veya ılık kışlaklarda geçiren Yörüklerin, yaylalara gidiş gelişleri, belli bir düzen içinde yapılırdı. Bu gidiş gelişler, belli yollardan olurdu. Yaylağı ve kışlağı olmayan Yörükler de otlak kiralarlardı. Yörüklerde yaylaklar, oymakların malı sayılır, o oymağa mensup olan herkesin hayvanları, burada serbestçe otlardı. Yaylak veya kışlaklardaki evler ve çevrelerindeki küçük bahçeler, şahıslara aitti. Çadırların ve küçük bahçelerin bulunduğu yere, "yurt yeri" denirdi. Bir oymağın hayvanlarının, diğer oymakların hayvanlarına karışmasını önlemek için, hayvanlara "dökün, dövme" veya "döğme" adı verilen damgalar vurulurdu. Hayvanların kulakları, belli şekillerde çentilerek de, diğer oba hayvanlarından ayrılırdı. Bu işaretlere "en" adı verilirdi. Koyun, keçi, sığır ve deve gibi hayvanlar besleyen Yörükler, yaylak ve kışlaklarda buğday, arpa, mısır ve bazı sebzeleri yetiştirirlerdi. Süt ürünleri ve et, temel gıdalarını teşkil ederdi. Giyim ve ev eşyalarını, kendileri dokurlardı. Bununla beraber, kapalı bir ekonomiye sahip olmayıp, köy ve kasabalardaki pazarlara inerler, ürünlerini satarak kendi ihtiyaçlarını satın alırlardı. Develeriyle, şehirler arasında yük taşırlardı. İstanbul gibi büyük şehirlere, buğday ve benzeri tüketim maddelerini, develeriyle, Yörükler taşırlardı. Keçi besleyen Yörükler, kıldan yapılmış çadırlarda, diğerleri ise keçeden yapılmış çadırlarda otururlardı. Evi andıran yörük çadırlarında, oturma, yatma ve yemek pişirme için bölümler vardı. Çadır, orta direğin etrafına sıralanmış 5-9 direk üzerine kurulurdu. Büyük çadırlarda, binek hayvanlarının bağlandığı bölüm dahi bulunurdu. Çadırın oturma bölümü, Yörük kilimleriyle döşenir, kenarlarda minderler bulunurdu. Çadırda, herkesin oturacağı yer belliydi.


Yörük çadırları, kıldan dokunur, aralıklı, seyrek bir dokumadır. Kanatlar halinde dokunarak birbirine eklenir. Yedi kanat bir çadır teşkil eder. Çadır, içinde oturanlara havalandırma imkanı sağlar. İçeriden dışarısı görülebilir. Seyrek bir dokuma olmasına rağmen, kılların birbirine teması yağmur damlalarının geçmesini önler. Bazen çadır dokumalarının uçları süslü olsun diye püskülle bitirilirdi.


Kendilerine has yaşamları ve gelenekleriyle dağları mesken tutmuş olan Yörükler zamanla şehir ve köy hayatına geçip yerleşik bir düzen sağladılar. 1994 yılından beri Antalya Yörükler Derneği Başkanı olan Abdullah Duman bizlerle unutulmaya yüz tutmuş Yörük geleneklerini ve derneğin projelerini paylaştı.


Bizleri nostaljik bir yolculuğa çıkaran Abdullah Duman, gençlerin köklerine sahip çıkmaları gerektiğinin de önemle altını çizdi.


Halen yaz aylarında yaylalara çıkan ve güzü bekleyen Yörük obalarının insanları dosttur, açık sözlüdür, sevda yüklüdür, yiğittir, merttir, cömerttir, olgundur. Türk'ün mayasıdır, saygılıdır büyüğüne, sadakatlidir devletine, zorlukları aşınca mutlu olur, şükreder haline, soğuk günlerde kepenek yeter, bilir yaşamın zorluklarını, ama kopamaz dağlardan bir türlü; şahsiyetli insandır, aşk ile tutkuludur özgürlüğüne...



- Yörükler Derneği’nin kuruluş amacı neydi?


Yörükler Derneği 1994 yılında faaliyete başladı. 26 binin üzerinde üyemiz var ve bu yıl tekrar güncelleme yapıyoruz. Özellikle Teke Bölgesi’ndeki yerleşimin yüzde 99’ unun Yörük olduğu biliniyor. Diğer yerleşilen bölgeleri de hesaba katarsak Antalya tam bir Yörük şehridir. Toplumlar, “Küreselleşme” denilen bir zaman diliminde yaşamaktadırlar. Büyük tehditleri ve büyük imkanları da taşıyan bu olgu içinde toplumlar, böyle bir anaforu karşılayacak savunma mekanizmalarını da kendiliğinden üretmektedirler. Bu mekanizmanın adı da “Yerelleşme” dir.Yörükler Derneği, ekonomik konularda modern ve çağdaş bir bakış açısını benimseyip, bu anlamda küresel düşünmek isterken, toplumsal dokumuzu ve bizi biz yapan değerlerimizi koruma noktasında da yerel bir mantığı benimsemektedir.


Derneğimiz, böyle bir toplumsal talebe cevap vermek için, Türklüğün milli bir hafızası ve aksiyoner bir hareket olarak kurulmuştur. Amacımız, tarihin içinden bin bir meşakkatle alıp geldiğimiz ve atalarımızın bir kutsal emanet olarak bize intikal ettirdiği değerler manzumemizi korumak, yaşatmak, geliştirmek ve toplumsal dokumuzu oluşturan bu kutsal hazinemizden gelecek nesillerimizin de istifade etmesini temin etmektir. Sağlıklı ve temiz nesiller yetiştirebilmemiz için milli kültürümüzü, Türk kültürünü, hayatımızın her safhasında sahip çıkıp yaşamak ve yaşatmak derneğimizin milli ve vazgeçilmez ülküsüdür.


Yörüklük, Türklüğün aslı ve ta kendisidir. Milletimizin geçmişinin en somut ifadesi ve tarihsel macerasının gerçek hikayesidir.Yörüklük, Türklüğün lakabıdır. Yörüklük Türklüğün otantik adıdır. Türk milletinin asli cevheri olan Yörükler, Türk milletinin bütünlüğünün ve bağımsızlığının da sembolü ve garantisidir.Derneğimiz, günlük siyasi mülahazaların çok üstünde ve dışında olmak kaydı ile kültür ve sosyal faaliyetlerle iştigal etmektedir. Yörük kültürünü, geleneğini, Türkün unutulmaya yüz tutmuş değerlerini yaşatmayı en başta gelen gaye olarak belirlemiştir. Bu itibarla bir kültür kuruluşu ve bir sivil toplum örgütüdür.


Yörükler derneği, milli kültür sevdamızın bir göstergesi olarak ve bütün bu bilinç içinde bölgemizin güçlü Yörük iş adamlarını bir araya getirerek, Yörük İş Adamları Derneği’ni kurmalarına öncülük etmektedir.


-Yörük kültüründe zaman içinde nasıl bir değişim yaşandı?


Bir kültür erozyonu olmasına rağmen Yörükler hala köklerine bağlı, gelenek ve göreneklerini devam ettiren bir yapı içerisindedirler. Özellikle orta yaş üstü Yörükler hala geçmiş yıllardaki yaşantılarına devam ediyorlar. Elbette şehirlere yerleşimin başlamasıyla birlikte yaşamlarımızda büyük değişiklik oldu. En önemlisi de yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte göçebe hayatına duyulan özlemdir. Özellikle yaş ilerledikçe “bizim zamanımızda şöyleydi” gibi cümleleri daha sık duymaya başlıyoruz.


-Yörükleri anlatan en önemli özellik nedir?


Yörüklerin kendilerine has bir ekonomileri, kendilerine has bir düğün gelenekleri ve mutfak kültürleri vardır. Kendi ekonomilerini kendileri yaratırlar. Aile içindeki kadın, erkek eşitliği bugünlere ışık tutacak biçimdedir. Aile hayatındaki iş bölümü bellidir. Evin hanımı ve kız çocukları ev işleriyle uğraşırken, evin erkeği de hayvanların bakımını üstlenir. Erkek çocuklarda bu iş bölümüne katılır. Birisi deveye giderse, diğeri davara gider. Aile içinde alınan kararlarda kadın erkek aynı söz hakkına sahiptir. Alınan kararlar geçmişte de, bugünde hep ortak alınırdı ve öyle de devam ediyor. Yörüklerin evlerinde haremlik selamlık bir hayat yoktur. Ama günümüzde yaşanan kültürel erezyon sonucunda Arap kültürünü İslam sayıp haremlik selamlık yaşayanlarda oluyor. Geçmişten günümüze gelen bir başka özelliğimizde kız kaçırma olaylarıdır. Yörük erkeği bir Yörük kızını severse ve karşılık görürse şartlar ne olursa olsun kızı alır. Olmadı, kaçırır. Bu hep böyleydi ve halen de devam ediyor.


-Yörüklerin geçimlerini nasıl sağlıyordu?


Yörüklerin başlıca geçim kaynağı davarlarıydı ama artık davarlara izin verilmiyor. Orman yangınlarının artmasındaki bir başka sebebinde Yörüklerin dağlardan şehirlere göçmesiyle yaşandığını düşünüyorum. Çünkü davarların olduğu yerde orman yangını olmaz. Yörükler ormanları çok seven ve koruyan bir topluluktur. Artık göçebe hayat şartları iyice zorlaştığı için Yörüklerde köylere, şehirlere göç edip tarıma yöneldiler. Şehirlere yerleşenler şehir hayatının içindeki yaşama uyum sağladı. Mesleklerini ona göre seçtiler. Ama imkanı olan Yörüklerin yayla özlemi hiç bitmemiştir ve hala yaz aylarında yaylalardaki evlerine gider, yazı orada geçirirler.


-Yörüklerin kendilerine özel bir mutfağı var mı?


Tatlanınca balart, olgunlaşınca incir, kurutulunca yemiş olan kara incirin; kil ve mersin yaprağı ile, kaynatılan suya batırıldıktan sonra kurutulup, ak torbada bekletilip, kışın içine ceviz katıp yiyen Yörük, güreşlerde de pehlivanlara ödül olarak, avuç avuç incir dağıtır. Ata yemeğimiz tarhananın içine, Allah ne verdiyse katılır. İlk karıldığında, göcesi yoğurtlanarak yenir. Kurutulduktan sonra, üzeri buharlı tarhanaya mısır ekmeğini ufalayıp yerler. Yağmurlu havalarda, nohut, fasulye ve buğdayı kaynatıp, yaptığımız dirikmeye, nerdek, sarı ekşi, kırmızı biber katarlar. Bolluğu da kıtlığı da bilen Yörük anası, üzümden pekmez, nardan ekşi, domatesten, biberden salça, susamdan tayın, arpadan, pelitten un, ottan yemek yapmasını bilir. Özetlersek; bir şişe yağ ile yarım çuval un ile bir kışı geçirmeyi, yani idareyi bilir. En çok bilinen yemeklerimiz keşkek, kuyu kebabı, testi kebabı, gazel böreği, katmer ve arab aşı çorbasıdır.


- Yörüklerin eğlenceleri nasıldı?


Yörüklerin oyunlarında fazla silaha rastlanılmaz, çünkü gücü silahta değil kendilerinde görürler de kendilerini ortaya koyarlar. Oyunlara at yarışıyla başlanır, cirit, çelik çomak, güreş, cıngırak, an daşı, arap, yanık oynarken erkekler, kadınlarda boş durmazlar, kaya ve göçek oynarlar. Sıra ezgilere ve oyunlara gelince; cura, bağlama, saz, düdük, sipsi, kaval, kemençe çalınır. Türküler söylenir. Teke kültür alanında yaşayan insanların davarlarına vurduğu enler, ev kuruluşu, ve evlerine döşenen eşyaları, doğum – ölümlerdeki adetleri, süsleme, Türkmen takvimi, terazi, düğün adetleri ve oyunları, türküleri, manileri, ninnileri, giysileri, efsaneleri, hastalık tedavileri, Pazar yeri, baş yayla, aşiret kadısı, yalancı doktor, kadın fesleri Türkmenleri anlatır, Türkmen geleneklerini gösterir. Alanın büyük olmasından dolayı ufak tefek farklılıklar göze çarpar. Bu farklılıklar özde değil yüzeydedir. Bu yöre oyunlarına Teke oyunları, Türkülerine Teke havaları denir.


-Antalya’ya gelen turistlerin Yörük yaşamını izleyebilecekleri çadırlarıyla, kültürüyle yaşatılabilen bir bölge var mı?


Maalesef yok. Kemer bölgesinde Ayışığı diye bir mekan var. Antalya merkezindeki bu eksikliği gidermek için Mazı dağı’nın eteklerinde Yörük çadırlarından oluşan bir kültür merkezi yapma projemiz var. Kepez ve Muratpaşa Belediye Başkanlarımızın desteklediği ve yapmayı planladıkları bir kültür parkının projesi çizildi. Mali kriz sebebiyle henüz çalışmalar tamamlanmış sayılmaz ama bu parkın hayata geçmesiyle turistlerin Yörüklere has aradıkları her şeyi bulabilecekleri bir kültür parkı olacağını söyleyebilirim.


- Anyalya iş dünyasında Teke bölgesi Yörüklerinden kimleri sayabiliriz?


Yörükoğlulları’nın sahibi Cihan Bulut bizim bölgedendir. Kemal Akbıyık var iş dünyasının bilinen isimlerinden, Sabah Gazetesi Bölge Müdürü Mevlüt Yeni var. Eski Belediye Başkanı Bekir Kumbul var. Arif Bulut var. Akdeniz Üniversitesi Rektörü İsrafil Kurtcepe var. Ayrıca yeni seçilen Akdeniz Bölgesi Kalkınma Ajansı Başkanı Muharrem Certel’de Yörüklerdendir.


-Yörüklerde kültürel erezyon yaşandı dediniz. Sizce bunun sebebi nedir?


Zaman içerisinde çok şey değişti. En önemlisi de köklere bağlılık azaldı. Eğitim sistemi yeni nesli köklerinden koparır hale geldi. Bu devleti kuran, bu imkanları sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’e bile laf söylenir oldu. Bu yaşananları görmek bizleri çok üzüyor. İnsanı yaşadığı köklerinden koparan başka bir eğitim sistemi daha yok. Her kurum siyasallaştı. Bu siyasallaşmalar kültürsüzleşmeyi de beraberinde getirdi. Tarihi olayları iyi değerlendiremiyoruz. Yönetilemiyoruz da, yönetemiyoruz da… Yeni nesil diline, kültürüne geldiği yere sahip çıkmadan yetişiyor. Gençler güzeli “çok acayip” yada “manyak güzel” diye ifade ediyor. ‘Güzel’in tarifinde manyak kelimesinin ne işi var? Toplumdaki milli hafızayı kaybediyoruz.


-Son aylarda Türkiye gündeminde olan “açılımları” nasıl değerlendiriyorsunuz?


Türkiye çok acı bir tabloyla karşı karşıya aslında… Değişik kültürel varlıklar o toplumun zenginliğidir. Ama siz temelindeki çimentoyu sağlam atamamışsanız veya atılmış temelleri yerinden oynatırsanız kendini arayan insanlara zarar verirsiniz. Vatan sevdası tektir. Her kim bu sevdayı içinde hissediyorsa bu vatanın evladıdır. Biz yıllardır birlikte yaşıyoruz. Kız aldık, kız verdik. Diğer kültürlerle kaynaştık. Beraber ağladık, beraber güldük, düğünlerimiz, bayramlarımız beraber geçiyor. Bu insanlara “size hak verelim” demenin hiçbir mantığını göremiyorum. Zaten bu devletin çatısında yaşayan insanlarına verdiği haklar vardır. Bunların dışında daha ne hakkı verilecek inanın ben anlamış değilim. Diğer kültürlerden gelenleri “ötekileştirerek” insanlar arasında ayrım yapılıyor. Oysa hepimiz bu vatanın birer parçasıyız.


-Çadır hayatının Yörükler için zorlukları nelerdi?


Sürekli hareket halinde olunduğundan eğitim ve sağlık ciddi sıkıntıydı. Bizlerin dedeleri okuma yazmayı davar güderken dağlarda öğrendiler. Ama kadınlarımızda bir o kadar kuvvetlidir. Bütün Yörük kadınları çok iyi at biner ve silah kullanır. Yaylada tek başına yaşayan Yörük kadını her durumda başının çaresine bakmayı bilirdi. Yerleşik düzene geçildiğinde eğitim ve sağlık sorunları ortadan kalktı. Kadınlarımız hala eskiden gelen gelenekle her daim güçlü ve beceriklidir. Medeniyetin en önemli göstergesi üretimdir. Yörükler kendi ürettikleriyle geçinir, kendi kıyafetlerini kendileri dokur. Kendi çadırlarını kendileri yapardı. Şehir hayatına geçilmesi bu üretimi bitirdi. Yörüklerde tüketen toplum haline geldi. Yörüklerde değişmeyen tek şey misafirperverlikleri oldu. Yaylalarda çadırlar arası mesafe uzun olduğundan, yoldan gelene mutlaka yemek ikram edilirdi. Bu gelenek günümüzde de vardır. Yörük ailesinin evine misafirliğe gittiğinizde size hiç sormadan yemeğiniz ikram edilir. Ardından sohbete başlanır. Bu gelenek geçmişten günümüze aynen devam etmektedir.



Abdullah Duman Kimdir?


1960 Antalya doğumlu olan Duman, ilköğretimi Örnekköy ilkokulunda tamamladı, Konya Mevlana ortaokulundan mezun oldu, lise öğrenimini Konya Karatay lisesinde tamamladı, ardından Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesinden mezun oldu,


Çeşitli özel sektör deneyimlerinden sonra, KOSGEB’ de uzman olarak çalışma yaşamına devam etmektedir.


Evli ve 2 çocuk babası olan Abdullah Duman 1994 yılından beri Antalya Yörükler Derneği başkanlığı yapmaktadır.


GÜLTEKİN SÜLEYMANLAR


Bazı anlar vardır ki bırakın kendiniz yaşamayı, seyirci olarak bile o anı yaşamak istemezsiniz ve bazı görevler de vardır ki fiziksel yorgunluğunu bir yana bırakın ruhunuzda bıraktığı izleri yıllar geçse de silemezsiniz.
O anlar ki, bir annenin ve babanın gözünden bile sakındığı biricik yavrusunun, hayattaki tek dayanağı, desteği, hayat arkadaşının yada hala gölgesi bile olsa varlığını hep hissetmek istediği annesinin, babasının, kardeşinin ölüm haberini duymak gibi…


Duymak zordur, koca bir uğultu olur kelimeler, boğazınıza düğümlenir hıçkırıklarınız, ama mecbursunuzdur. Acınıza ortak olur haberi veren doktor, çoğu zaman sendeleyip ona tutunursunuz, başınızı yaslayacağınız omuz onunkidir, göz yaşlarınızı tutamazsınız...
Diğer taraftan yaşananlar ise tam aksidir . Hayatta bir çok kez insanları sevindiren bir haber, bir hediye vermiş olabilirsiniz ama yaşama şansını arttıran, belkide yeni bir hayatın müjdesini vermek her insana nasip olmaz. Sevinçle haberi veren doktorun boynuna sarılan da olur, sevgi yumağı olmuş bir ailenin içine elinden tutup çekileni de, göz yaşlarınızı yine tutamazsınız...
Bu ikilem içerisinde en acılı anlarında insanlardan, kaybettikleri yakınlarının organlarını bağışlamalarını isterler,en zor anıdır yaşananların, hem de çoğu zaman hiç tanımadıkları belki de ülkenin başka ucunda hiçbir zaman da görmeyecekleri, organ nakli bekleyen hastalar içindir bu çaba...
Zamana karşı bir yarış başlar. Ölmüş bir bedenden çıkan organın canlılığını yitirmeden başka bedenlerde hayat bulması, başka bedenlere hayat vermesi için… Çok engeller vardır önlerinde, onlarca insanın emeği gerekir sonuç için, yılmadan tek tek aşarlar engelleri… Yasalar, yönetmelikler yanında etik ve ahlaki değerler ne istiyorsa yerine getirirler. Eksik veya yanlış yapma lüksleri yoktur. Yaşama sıkı sıkıya ama hayatın belki de en ince dalından tutunmaya çalışan binlerce organ nakli bekleyen hastanın ümidi organ nakli merkezi çalışanları ve onların yaptığı çalışmalardır. Oysa her yıl yüzlerce beyin ölümü sonrası, halkımıza yeterli eğitim verilmediği için oluşan ön yargıdan, başkalarına hayat verecek organlar kullanıamıyor.


"Öldükten sonra organlarımı bağışlayın" demek bir vasiyet ise, en azından aile içerisinde bir kez bu konunun konuşulmasını sağlamak bile bu önyargıyı kırmakta çok fayda sağlayacaktır.


Sağlıklı her organ bağışlanabilir. Ülkemizde kalp, akciğer, böbrek, karaciğer ve pankreas gibi organlar; kalp kapağı, gözün kornea tabakası, kas ve kemik iliği gibi dokular başarıyla nakledilebilmektedirler. Bir kişi organlarını bağışlayarak bir çok insana yaşama şansı verebilir.


Ülkemizde organ nakilleri iki türlü yapılmakta; ilkinde trafik kazası, kurşunlanma, beyin kanaması vb. nedenlerle yoğun bakımda tedavisi devam ederken beyin ölümü denilen geri dönüşümsüz beyin hasarı gelişmiş hastaların organları bağışlandığı takdirde bunlar kadavra donör olarak tanımlanmaktadır. İkinci grupta ise organ nakli gereken hastanın eşi veya yakın akrabaları doku, kan grubu vb. uyum mevcut ise organ bağışında bulunabilmektedir. Bunlar canlı donör olarak tanımlanmaktadır. Sadece böbrek ve karaciğer canlıdan nakil yapılabilen organlardır.


Organ bağışı dediğimizde doktorlarımızın her şeyden önce birinci tip organ nakillerini kastettiğini vurgulamamız gerek. Yani kadavradan ya da tıbben ölmüş kimselerden olan nakiller için ortaya atılmış bir kavramdır organ bağışı…

Yaşam boyu kullandığımız bizi yaşatan organlarımızın, öldüğümüzde bambaşka hem de tanımadığımız insanları yaşatmak amacıyla kullanılması ve bu organlardan, bağışlayanların herhangi bir menfaatinin olmaması, kavram olarak gerçek bir bağış olduğu gibi aynı zamanda büyük bir insanlık örneğidir de…
Dünyanın malının dünyada kalacağı bilinciyle, sadece insana has olan ardında bir şeyler bırakabilme, insanlık adına da bir şeyler yapabilme duygusunun da doruk noktası.

Yapılan istatistikler Türkiye’de her 10 kişiden birinin böbrekleriyle ilgili bir rahatsızlığı olduğunu ortaya koyuyor.

Organ nakliyle ilgili tüm merak edilenleri konunun uzmanı olan ve 25 yıldır organ nakli yapan Akdeniz Üniversitesi Organ Nakli Eğitim Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Gültekin Süleymanlar’a sorduk ve şaşırtıcı istatistiklerle karşılaştık.



-Bugüne kadar yapılan organ nakillerindeki başarıyı değerlendirir misiniz?


Hastanemizde ilk organ nakli 1982 yılında başlamakla birlikte bugüne kadar 2232 kişiye böbrek nakli yapıldı. Bunun dışında karaciğer, kalp ve pankreas nakillerinde de son derece iyi durumdayız. Kadavra nakillerinde son bir yılda çok büyük artış yaşandı. Geçen sene toplam 43 nakil yapılmışken bu yılın ilk 6 ayında bu rakam 46’ya ulaştı. Başarı oranımızın yüzde 99.5 olduğunu söylebilirim.


-Organ nakli sürecinin aşamaları nelerdir?


Beyin ölümü gerçekleşen hastaların durumları 4 hekimden oluşan heyet tarafından deklare edildikten sonra, organ nakli koordinasyon biriminde görevli doktorlara haber veriliyor. İlk görüşmede genellikle negatif yanıt alınıyor. Ama ikinci görüşmede acının akut etkisi biraz daha hafiflemiş oluyor ve akıl devreye girdiğinde toprak olup çürüyecek organlarla bir başka insana hayat verilecek olması fikriyle olumlu yanıt alabiliyoruz. İşte o zaman zamanla bir yarış başlıyor. Bu tamamen gönüllü bir iş olduğu için rıza olmadan kesin suretle bu işe girilmez. Bizim birimin beyin ölümü olmuş bir hastaya yaklaşması söz konusu değildir. Ancak yakınlarının onayıyla işlem yapılabiliyor.


- Akdeniz Üniversitesi Organ Nakli Merkezi’nin ilkleri nelerdir?


Biz burada ekip olarak bir çok başarıya imza attık. Bunlardan en önemlisi Konya'da geçirdiği trafik kazası sonrası kaldırıldığı hastanede beyin ölümü gerçekleşen ve organları ailesince bağışlanan Bekir Harmankaya'nın kalbi ve böbrekleri helikopterle Akdeniz Üniversitesi'ne getirildi. Bu arada Mehmet Ali Güler helikopter havadayken ameliyat masasına yatırıldı. Saat 18.30'da başlayan operasyon 04.00'te bitti. Dört aydır tedavi gören ve bu sürede 3 kez kalbi duran 34 yaşındaki Mehmet Ali Güler'e Türkiye'de ilk kez aynı vericiden alınan kalp ve böbreğin nakledildi. Artık hayatının son günlerine yaklaşmış olan bir çocuk babası Mehmet Ali, bu nakille sağlığına kavuştu. Uygun kalp ve böbreğin bulunması ve aynı anda nakledilmesi Türkiye’de bir ilkti. Bunun yanında geçtiğimiz hafta bir hafta içinde çocuk hastalardan Çağrı Arıkan ve Betül Kaya’ya 3 yaşında bir kadavradan bağış yoluyla alınan böbrekler nakledildi. Türkan Cihan ve Ahmet Taşatan’a anneleri, İbrahim Halil Tahtasız’a ağabeyi ve Cuma Yıldırım’a da amcasının oğlu böbreklerini bağışladılar. Türkiye’de böbrek nakli yapılan merkezlerde ortalama ayda bir çocuk hastada böbrek nakli yapılırken Akdeniz Üniversitesi Organ Nakli Merkezi’nde bir haftada 6 çocuk hastaya böbrek nakli yapıldı ve bu da bizce bir rekordur.


-Organ naklinde başarı neye bağlıdır?


Organ naklinde ekip çok önemlidir. Nakli yapmak kadar önemli olan nakilden sonraki aşamadır. Hastayı infeksiyondan uzak tutmak, doku uyumunu sağlamak ve vücudu normal işlevine geri döndürmek tek kişinin yapacağı bir iş değildir. Basında genelde bu işin başındaki kişiler yer almasına rağmen asıl görünmeyen kadro önemlidir. Ekibiniz başarılıysa siz basının önüne çıkıyorsunuz demektir. Ben bu konuda kendimi çok şanslı görüyorum. Konusunun uzmanı cerrah arkadaşlarım gerçekten yapılması imkansız denen ameliyatlara imza attılar. Çevre illerden organ bulunduğu haberi geldiğinde hemen yola çıkıp organların transferini gerçekleştirip ardından ameliyata girdiler. Zamanla yarıştığınız bir anı düşünün, bu ekip Konya’ya gitti, organları aldı ve buraya geldiklerinde 10 saatlik başarılı bir ameliyata imza attılar. Bu başarı için daha ne denebilir ki?


-Antalya’da şu an kaç hasta nakil için bekliyor?


Sağlık Bakanlığı’nın böbrek bekleme listesinde 2 bine yakın hastamız var. Türkiye genelinde ise 16 bin kişi nakil için bekliyor. Her yıl 1,5 milyar dolar kaynak diyaliz harcamaları için ayrılıyor. Toplumu bu konuda daha da bilinçlendirmemiz gerektiği ortada ve bu hastalar sizlerin bir yakını olabileceği gibi zaman içerisinde sizlerde bu gruba dahil olabilirsiniz. Özellikle hayatının daha başında olan çocuk hastaların gözlerinden yansıyan acıya ve umuda bir kez şahit olmuş birinin bu konuya duyarsız kalabileceğini zannetmiyorum. Minicik bedenleriyle diyalize giren ve her gün bir sonraki günün hayalini kuran çocuk hastalarımızın sayısı da maalesef oldukça yüksek.


-Türkiye’de böbrek yetmezliği vakalarının sayısı niçin bu kadar yüksek?


TÜBİTAK ve Sağlık Bakanlığı’nın desteğiyle Türk Nefroloji Derneği tarafından yürütülen ve ilk bölümü tamamlanan Kronik Böbrek Hastalığı araştırması, Türkiye genelinde rastgele seçilen 10 bin 872 hasta üzerinde yapılmıştır. Türkiye’de böbrek hastası sayısının 8.1 milyon kişi olduğu, böbrek fonksiyonları en az yüzde 50 azalmış hasta sayısının da 2.5 milyon civarında olduğu hesaplanmıştır. Hipertansiyon, şeker hastalığı ve genetik faktörler böbrek yetmezliğinin en önemli nedenleridir. Bu araştırma sonunda kadınlarımızın kronik böbrek hastalığı açısından daha riskli olduğu sonucuna varıldı. Kronik böbrek hastalığının bölgesel dağılımına bakıldığında ise Marmara ve Güneydoğu Anadolu’da riskin daha yüksek olduğu belirlendi. Bu durumun sebebi kesin olarak bilinmemekle birlikte Marmara bölgesinde hipertansiyon sıklığının daha fazla olmasının tansiyon sorununun böbrek hastalığına neden olduğu tespitinin doğru olduğunu göstermektedir. Sağlıklı olan her insanın bile en azından yılda bir kez idrar, kan tahlili, kolesterol ölçümü ve tansiyon ölçümünü yaptırması böbrek hastalığına yakalanma şansını düşüreceği gibi, erken müdahale de bulunulması tamamen iyileşmesini bile sağlayabilir. Böbrek çok iyi çalışan bir organ olduğu için yüzde 90’ı gitmeden hastalık belirti vermiyor. Bu yüzden de ‘benim hiçbir şeyim yoktu bir anda nasıl olur?’ sorusu bize en çok sorulan soru. Oysaki bu hastalık uzun yıllar ilerledikten sonra kendini gösteriyor. Belirtiler başladıktan sonra doktora gidildiğindeyse çoğu zaman çok geç kalınmış oluyor.


-Şeker hastalığının ülkemizdeki son durumu nedir?


2002 yılında TURDEP’in yapmış olduğu çalışmayla şeker hastalığı oranı yüzde 6.7 oranındayken 2008 yılında bizim yaptığımız çalışmada bu oran 12.2’ye yükselmişti. 8 yılda ikiye katlayan bu rakam dehşet verici bir ilerlemenin de habercisi aynı zamanda… Bu ilerlemenin hızını kesemezsek bu rakamlara ne organ nakli çözüm olur ne de diyaliz tedavisi.




Prof. Dr. Gültekin Süleymanlar kimdir?



1957 Ankara doğumlu olan Prof. Dr. Gültekin Süleymanlar, 1980 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden dönem birincisi olarak mezun oldu. İç Hastalıkları Uzmanı olarak başladığı görevinde Amerika Colorado Üniversitesi Sağlık Bilimleri Merkezi’nde iki yıl kaldı ve 1991 yılında Nefroloji Uzmanlığını aldı. Ülkeye döndükten sonra Akdeniz Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyosistatistik Anabilim Dalı için hazırladığı tezle de Yüksek Lisans Derecesi ve Bilim Uzmanlığı ünvanını aldı. Akdeniz Üniversitesi Organ Nakli Eğitim Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü olan Prof. Dr. Gültekin Süleymanlar ayrıca Türk Nefroloji Derneği Antalya Şubesi Başkanı, Sağlık Bakanlığı Ulusal Organ ve Doku Nakli Koordinasyon Kurulu Başkanı ve Diyaliz Bilim Kurulu Üyesidir. Evli ve bir çocuk babasıdır.

14 Ağustos 2009

HASAN SİPAHİOĞLU



Yıllar önce portakal ve muz bahçeleriyle çevrili küçük bir balıkçı kasabası olan Alanya, bugün yaşamın turizme göre biçimlendiği dev bir tatil merkezi olarak karşımıza çıkıyor. Yılda iki milyona yakın turist ağırlayan ilçede, baharın gelmesiyle ilçeye yayılan portakal çiçeği kokusu bir yanda deniz mevsiminin açıldığını müjdelerken, diğer yanda Alanya’yı anlatıyor.


Her iki yanda palmiye ve hurma ağaçlarının sıralandığı Atatürk Caddesi, ilçenin egzotik ve modern yüzünü yansıtıyor. Atatürk Caddesi’ndeki Alanya Müzesi, yörenin 2600 yıllık tarihini zengin bir arkeolojik koleksiyonla sergiliyor. Kente 1 kilometre uzaklıktaki Damlataş Mağarası ise bal renkli sarkıt ve dikitleriyle gerçek bir doğa mucizesi… Atatürk Caddesi’nin sonundaki Alanya Çarşısı mücevherden giysiye, deriden ahşap işlere kadar her türlü hediyelik eşyayı bulabileceğiniz bir alışveriş merkezi… Rıhtım yolu üzerindeki Havuzlu Park, hurma ve palmiye ağaçlarının gölgesinde dinlenmek isteyenleri bekliyor. Parkın bir yüzü, Alanya’nın en popüler yürüyüş parkuru olan Rıhtım Caddesi’ne açılıyor. Caddenin ucundaki Liman Meydanı ise eğlenmeyi sevenlerin adresi…


Toros Dağları’na sırtını yaslamış olan Alanya’da, Torosların yüksek kesimleri, binlerce yıllık geleneklerini sürdüren Yörüklerin yaşam alanı olarak halen kullanılıyor. Yazın kavurucu sıcaklarından kaçıp dağlara çıkan Yörükler, kış gelene kadar keçi kılından ördükleri çadırlarda yaşayıp koyun yününden rengarenk kilimler dokuyor.


Alanya, bir yanda mufazakar ve geleneksel yapısını korurken, diğer yanda yeniliklere ve gelişmelere açık bir tutum sergileyen halkıyla turizmde marka olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.


1255 yılında Selçuklu sultanı 1. Alaeddin Keykubad tarafından yaptırılan Alanya Kalesi özellikle yabancı turistlerin ilgi kaynağı… Günümüze kadar devamlılığını büyük ölçüde sürdüren kalenin, 6.5 kilometre uzunluğundaki surları, 83 kule ile güçlendirilmiş. Alanya’nın simgesi olan 33 metre yüksekliğindeki sekiz köşeli Kızılkule’nin giriş katı, bugün Etnografya Müzesi olarak kullanılıyor.


Alanya’nın markalaşması konusunda ciddi çalışmalar yapılıyor. Alanya’nın çehresini değiştirmek için yapılan çalışmalara, birbirinden farklı festivaller de eşlik ediyor. Alanya Belediye Başkanı Hasan Sipahioğlu’nun en önemli projelerim dediği Gazipaşa Havaalanı’nın uluslar arası olarak açılması, Alanya’nın il olması, Kültür Bakanlığı’nın, Alanya’nın kültür turizminin canlanması için tersane ve kale içinin UNESCO Kültür Mirası’na alınması konusunda Alanya Belediyesi ile ortak bir çalışma içersine girmesi ve Alanya’nın ticari hayatına büyük katkı sağlayacak biri özel diğeri devlet olmak üzere iki üniversitesinin kurulması konusunda kanun çıkarılması taleplerinin yerine gelmesiyle Alanya’nın markalaşma yolunda çok daha hızlı ilerleyeceğine inanılıyor.


Geçtiğimiz aylarda Türkiye’de bir ilke imza atan Alanya Belediyesi’nin “şehir bisikletleri” projesi de Alanya’da yapılan farklı projelerden biri… Trafik düzenini rahatlatmayı ve çevre kirliliğini azaltmayı hedefleyen projenin mimarı Hasan Sipahioğlu, Alanyalıların projeye gösterdiği ilgiden hayli memnun… Projeyi seyahat ettiği ülkelerde gördüğünü belirten Sipahioğlu, “Şehir bisikletleri için, belediye sınırları içinde, sahil şeridi ve yayaların yoğun olduğu 20 nokta tespit edilerek istasyonlar yerleştirildi. Terminallerden, kentlilerin ve turistlerin faydalanması amaçlandı. Toplam 250 bisikletten oluşan projede, 1 saatlik sürüşün ücretsiz, ilk 1 saatten sonra her saatin 2 TL olduğu bisiklet turlarında günlük ücret 10 TL olarak belirlendi. Bir terminalden binen sürücü, bisikleti aldığı noktaya geri getirmek zorunda değil ve 20 noktadaki istediği bir terminale kredi kartını okutarak bisikleti kilitleyebiliyor. 1 saatlik sürüşten sonra bisikleti teslim eden kullanıcı, başka bir terminalden bir bisiklet daha alıp onu da hiç ücret ödemeden 1 saat kullanabiliyor” dedi.


2009 turizm sezonunun küresel mali krizden fazlasıyla etkilendiğini belirten Hasan Sipahioğlu “ Turizmciler bu yıl fiyatları düşürme konusunda ortak karar aldılar. Turist sayısında çok büyük fark gözlemlenmese de gelir açısından ciddi düşüş yaşandığı ortada” dedi.


Geçtiğimiz günlerde partisi Anavatan’dan ayrılan ve AKP’ye geçiş yaparak bütün Alanyalıları şaşırtan Sipahioğlu, geçiş süreci ve siyasi hayatıyla ilgili sorularımızı yanıtsız bıraktı. Amacının sadece Alanya’ya hizmet etmek olduğunun sıklıkla altını çizen başkan, “Belediye sınırları içinde siyaset yoktur. Buraya gelen ve buradan hizmet alan herkes eşittir ve eşit olmalıdır” dedi.


Bu değişim akıllara, “Alanya halkı için tatmin edici oldu mu?” sorusunu getirdi. Bu konuya da girmek istemeyen başkan kısa bir sessizliğin ardından konuyu “İlk başta bir şok oldu ama ben insanları bilirim, insanlarda beni bilir. Sonuçta bu ülkenin siyasi partileri bu ülkeye hizmet etmek için kurulmuş partiler. Siyaseti bir gerginlik meselesi haline getirmeyi doğru bulmuyorum” dedi.


Alanya Belediye Başkanı Hsan Sipahioğlu, bu hafta bizlere Alanya’nın markalaşma yolundaki sürecini ve 2009 turizm sezonunu değerlendirdi.



-Alanya’da bu yıl turizm de bir düşüş yaşıyor mu?


Yaşanmaması mümkün mü? Bunun yansımaları oldu ama beklediğimiz şiddetin altında olması için, acenta ve otelciler bir fedakarlık yaptılar. Doğru ya da yanlış o konuya girmek istemiyorum ama ciddi şekilde fiyat indirimleri oldu. Sayısal anlamda çok ciddi fark olmasada gelir açısından geçen seneyi yakalamamız mümkün değil… Sektör ciddi bir stres içinde ve global krizin etkilerinden dolayı yaşanan bu süreç topluma da yansıyor. Gelirin düşmesi yerel yönetime gelecek olan gelirde de ciddi kayıplara yol açtı. Sadece Antalya Havalima’nındaki verilere bakarak çok iyi ya da çok kötü demek doğru bir yaklaşım olmaz. Nicelik olarak belki bir noktaya getirebiliriz ama gelirin miktarında bir şey yapamayız.


- Turizmin ciddi bir sıkıntısı olan çığırtkanlıkla mücadelede Alanya ne durumda?


Belediyemizin, kaymakamlığın ve emniyetin ciddi çalışmaları sonucunda eskiye oranla hayli yol katettik. Esnaf açısından esnafın memnuniyeti ya da sektörün başarısı için çığırtkanlığı önlemenin ötesinde başka şeylerde yapmamız gerekiyor. Özellikle küçük esnaflar açısından bir değişimin ortaya konması gerekiyor. Bu bizim zorumuzla olacak bir şey değil. Çığırtkanlığı önleyebiliriz ama esnafın kendi gelecekleriyle ilgili iki konuda değişim göstermesi gerekiyor. İlki alışveriş güvenliği dediğimiz güvenliği sağlayan etiketlemenin uygulanması gerekiyor. Esnafıda zora sokan ve şikayetlerine sebep olan konunun nedeni yapılan yanlışlıklar. Ürünün üzerindeki etiket ve etiketin üzerindeki fiyat o işyerinin ticari namusudur. Çok yüksek rakamlar koyup büyük indirimler yapmak pazarlıkçı bir turist profilinin oluşmasını sağlıyor. İkincisi de iş yerlerinin çokluğu değil birbirlerinden ayrıcalıkları olmalıdır. Aynı cadde üzerinde 50 tane butik olması değil ürünlerin ve sunumun aynı olması sorun yaratıyor. Ürün sergilenmesinde ve çeşitliliğinde fark yaratılırsa esnafında şikayetlerinin azalacağını düşünüyorum.


- Alanya turizmini kalkındırmaya yönelik en önemli projeniz nedir?


Alanya sadece denizi, kumu ve güneşiyle değil, kültürel ve tarihi mirasıyla da fark yaratan bir bölge. Bu konuyla ilgili birkaç tane projemiz var ama en önemlilerinden biri Alanya Tersanesi. Bu yapı, Alanya’nın kent kimliğine son derece büyük artı değerler katan, Türkiye’nin ayakta kalan tek Selçuklu Tersanesidir. Özellikle küçük tekenelerin ticaretlerine ekonomik katkı sağlamayı hedefleyen bir Denizcilik ve Gemi Müzesi açmayı planlıyoruz. Ortaçağın korunmuş olan yapısı içinde açılacak bu müze bir ilk olacak. Ören yerlerimizi dünyayla daha çok paylaşacağız ve böylece gelen turist profilinde de bir değişim bekliyoruz. Önümüzdeki ayın sonunda yat limanımız açılacak ayrıca ilçeye gelen kruvaziyer gemilerinin sayısını arttırmaya yönelik çalışmalarımızda devam ediyor. Bütün bunların en önemli kaynağı da ulaşım meselesidir. Geçen yıl sadece tur operatörleri aracılığıyla 2 milyona yakın turist geldi. Bu çok büyük bir başarıdır. Sayın Başbakanımızın söz verdiği gibi Gazipaşa Havalimanı’nın uluslararasına açılması çok büyük fark yaratacaktır. Bunu Antalya Havalima’nıyla rekabet açısından söylemiyorum ama Alanya’nın olmazsa olmazı havalimanıdır. Başka türlü ayakta kalma şansımız kalmıyor. Artık Alanya’da kendi yağımızla kavrulmalıyız.


- Alanya denizini koruma konusunda çalışmalarınız nelerdir?


Alanya’da deniz kirliliği yok. Sadece bu konuda, denizde yaşayan bir canlı türünü bizler anlayamıyoruz sanırım. Keykubat bölgesinde çok ciddi bir caretta kaplumbağası yoğunluğu yaşanıyor. Öncelikle belirtiyim carettalar kirli denizde yaşamaz. Ama bu hayvanın çok ilginç bir yapısı var. Dışkısı insan dışkısına benziyor. O yüzden de zaman zaman gelen şikayetler hep bu konuyu gösteriyor. Yaptırdığımız analizlerde suyun temizliği konusundaki veriler elimizde mevcut ama halkın gördüklerini yanlış yorumlamaları sonucu burada deniz kirliliği oluyor denebiliyor. İlçemizde arıtma sistemimiz var. Böyle bir kirlilik söz konusu bile değil. Biz toplum olarak hayvan sevgisiyle büyümediğimiz için o masum deniz hayvanlarını benimseyemiyoruz. Halbuki son derece insancıllar ve koruma altındalar…


-Alanya il olacak yeterliliğe sahip mi?


Alanya’nın il olması düşünce olmaktan çıktı. İlk idari düzenlemede uygulacak bir konu oldu. Potansiyel olarak da Türkiye’deki 50’ye yakın ilden daha büyük. 2 milyona yakın turist ağırlayan ve katma değer sağlayan bir bölgenin idari yapısının da değişmesi son derece normaldir. Önemli olan bu ihtiyacın meclisteki milletvekillerimiz tarafından da fark edilmesidir.


-Yabancıların Alanya'daki inşaat ve gayrimenkul piyasasına girişlerine sizin bakış açınız nedir?


O treni biraz kaçırdık. Bu yasal düzenlemeyi iyi kullanamadık. Anayasa mahkemesininaldığı kararlarda yaşadığımız uygulama problemi bir güven bunalımı oluşturdu. Ciddi bir yapı stoğu var. Ben kesinlikle yabancıların mülk edinebilmesinden yanayım. Yabancılar bizden kat irtifa tapuları alıyorlar. Bu insanlar mülklerini yanlarında götürmüyorlar. Ayrıca buraya yerleşen yabancı halkında esnafa çok ciddi katkısı olmaktadır. Yani bunun adı aslında teşvik edilecek bir ihracat paketi olmalıdır.


-AKP’ye geçişiniz, Alanya halkı için tatmin edici oldu mu?


Benim prensibimdir. Belediye binası içerisinde ben siyaset konuşmam. Ben artık bu konuyla ilgili de konuşmak istemiyorum. Önemli olan merkezi yönetimle varolan projeleri en iyi şekilde hayata geçirebilmek. Eğer belediyeyi siyasallaştırısanız insanların geliş gidişinde sıkıntı yaratır. Burası herkesin belediyesidir. Burada siyasi kaygıyı hissetmemelisiniz. Siyasetin yapılacağı yerler ayrıdır.


-Anavatan Partisi’yle kırgınlığınız var mı?


Anavatan partisi zaten birkaç gün önce tüzel kişiliğini sonlandıracağını açıkladı. Sanırım ilk kongrede de bunu açıklarlar.



Hasan Sipahioğlu Kimdir?


1959'da Alanya'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Alanya'da tamamladı. 1980'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Daha sonra Alanya'da avukatlık bürosu açtı. 1987'den beri yönetim kurulu başkanı oldugu
turizm sirketi bünyesindeki otel işletmeciliğini yürütüyor. 1993-1999 yılları arasında Anavatan Partisi İlçe Başkanlığı yaptı. 2000-2005 yılları arasında Alanya Turizm Tanıtma Vakfı Başkanlığı yaptı. Avukat Hasan Sipahioğlu, 18 Nisan 1999'da ve 28 Mart 2004'te yapılan yerel seçimlerde Anavatan Partisi'nden Alanya Belediye Başkanlığına seçildi.
İngilizce bilmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

ERİNÇ KUZUCU




Dünyanın çeşitli yerlerinde 26 metre yüksekten suya atlayanların gösterisi olan Red Bull Cliff Diving’in Antalya ayağında o çılgın adamlardan biri de Türk sporcu Erinç Kuzucu olacak.



Dünyanın en heyecanlı ve tehlikeli sporlarından uçurum dalışını uluslararası bir müsabakaya dönüştüren Red Bull Cliff Diving organizasyonunun 5. ayağının gerçekleşeceği Antalya’nın nefes kesici falezlerinde, serinin en doğal müsabakası dünyayla buluşacak.


Red Bull Cliff Diving Series 2009’un ilk ayağı 8 Mayıs tarihinde Fransa/La Rochelle’de başladı. Seri kapsamında dolaşılacak 8 ülkedeki her bir lokasyon birbirinden çok farklı. Kale duvarına örülmüş bir rampadan tutun da bir gemi direğine, şehir ortasında bir köprüye hatta özel bir evin balkonuna kadar, yarışacak olan sporcuları her seferinde hayrete düşürecek ve hatta terletecek birbirinden farklı 8 nokta.


Antalya ise jeolojik yapısı itibariyle uçurum atlayışı sporu için adeta bir cennet. Müsabakanın gerçekleşmesi için 26 metre yüksekliğinde bir yapı bulmaya ya da inşa etmeye hiç gerek yok. İşte bu yüzden turun 5. ayağının gerçekleşeceği Atatürk Parkı’nda, katılımın ücretsiz olduğu bu müthiş sporun yaşattığı heyecana gözlerinizle tanık olmak istiyorsanız siz de mutlaka orada olun. Karada ya da denizde fark etmez…


Organizasyonun yapıldığı ülkelerde yerli ve yabancı basının ve yöre halkının yoğun ilgisiyle karşılaşılan Cliff Diving’de, hayatınız boyunca unutamayacağınız bir heyecana tanık olacaksınız.


Hiçbir koruyucu malzeme olmadan 26 metre yükseklikten denize atlama esasına dayanan spor her ne kadar basit bir şey gibi görünse de ölümcül riskleri olan bir deneyim aslında…


Atlayış yapmak için atlayarak dalma, kule ya da tramplen atlayışı veya benzer akrobatik sporlarda çok uzun yıllar deneyimli olmak gerekiyor. Bunlar yeterli mi? Değil elbette. Cesaret, kendine güven, olağanüstü fiziksel otokontrol ve saniyeler içinde görüş, mesafe, zaman ve deneyim açısından karar verme yeteneğiniz yoksa sıçrama tahtasının başından geri dönmeniz yüksek olasılık. Çünkü yaralanmaların en risklisi tam suya dalarken gerçekleşiyor.


Vücudun bir kısmının hızı aniden kesilirken, suyun üzerinde kalan bölümü hala son hızda oluyor. Maksimum düzeyde fiziksel dayanıklılık çok önemli… Atlayışı yapan sporcu, suya çarptıktan hemen sonra, suyun kuvvetinden dolayı oluşan tazyikten etkilenmemek ve bir sakatlık olmaması için hemen suyun yüzeyine çıkmalı…


O yükseklikten suya yatay çarpma, 13 metreden beton zemine çarpmayla aynı etkiyi yapıyor. İşte bu yüzden dünyada bu ayrıcalıklı ve sıradışı sporu yapan sadece 50 sporcu bulunuyor.


Cliff Diving, kaynağını Hawaii Adaları`ndaki Lanai`nin güneybatısındaki Kaunolu’dan alan geleneksel bir spor dalı aslında. 1770’lerde, Maui Adası kadar tanınmış bir şahsiyet olan son bağımsız Kral Kahekili, bu sporun 18. yüzyılda devam etmesini sağlamış. “Yüksek bir kayalıktan etrafa su sıçratmadan çivileme atlamak” diye çevrilebilen “Lele Kawa” ile ünlüydü ve Cliff Diving’i savaşçılarına bir taktik olarak gösteriyordu. Kral, savaşçılarının kendine olan sadakatini yüksek kayalardan atlamayı deneyerek ve onu örnek alarak ispatlamalarını istiyordu. Zamanla Kral Kahekili’nin atlayış numaralarının odağı değişmeye başlamış ve bu spor o kadar popüler olmuş ki insanlar kendi aralarında yarışmaya başlamışlar. Şu an ise dünyanın en heyecanlı ve tehlikeli sporlarından biri olan uçurum dalışı uluslararası bir müsabakaya dönüşmüş durumda.


`Red Bull Cliff Diving` organizasyonunun, 8 ülkeyi kapsayacak dünya turunun 5. ayağı, 8 Ağustos tarihinde, saat 16.30’da Atatürk Parkı’ndaki platformda gerçekleştirilecek.


Bu sporu tanıtmak için geçtiğimiz aylarda İstanbul`a gelen Dünya Şampiyonu Kolombiyalı Orlando Duque, İstanbul’un tarihi dokusu eşliğinde Haydarpaşa Limanı Gümrük Sahası’ndaki 26 metreye yükseltilmiş vinçlerden, Boğazın derin sularına atlayarak kelimenin tam anlamıyla nefesleri kesti. 26 metreden toplam üç mükemmel atlayış yapan Duque’ye Erinç Kuzucu da 20 metreden eşlik etti ve bu performansıyla yarın Antalya’da yapılacak organizasyonun 5. ayağında yabancı sporcularla birlikte yarışabileceğini ispatlamış oldu.


Sadece 3 saniye içerisinde, saatte 90 kilometreye çıkan bir hızla düşerken manzaranın tadını çıkarmaya pek fırsat olmuyor ama baş döndüren yüksekliklerden böylesine cesur atlayışlar yapmak hiç alışılmış bir durum da değil… Bu sporu ülkemizde yapan tek kişi olan Erinç Kuzucu, uzun yıllar kule ve tramplen atlayışı yaptıktan sonra en büyük hayalini gerçekleştirdiğini ve hedefinin dereceye girerek Türkiye’nin adını tüm dünyaya duyurmak olduğunu belirtti.


Yarışmanın yapılacağı platformun kurulduğu alanda günlük antrenman yapan Kuzucu, 21 metreden atlayışlar yaptı. Kuzucu, yarışma günü 26 metre atlamayı deneyecek. Daha önce 25 metreden atlayan ve çıtasını bir metre daha yükseltmeyi hedefleyen 30 yaşındaki Türk sporcu Kuzucu, Avusturyalı hocası eşliğinde her gün iki saat süren antrenman yapıyor. Atlayış yapan sporcu özellikle de suya giriş sırasında muazzam bir baskıya maruz kalıyor. Yorgun kaslar yaralanmalara yol açtığı için de sporcular yarışma ve eğitim boyunca sadece kısıtlı sayıda atlayış yapabiliyor.


19 Mayıs Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nda öğretim görevlisi ve doktora öğrencisi olan Erinç Kuzucu kendini hayalperest, cömert ve hiperaktif olarak tanımlıyor. İnsanüstü bir gücü olsa tek isteğinin suyun altında nefes almak olduğunu ekleyen Kuzucu, bu yarışmayı “Bir cinin gerçekleştirdiği dilek gibi…” diye tanımladı.


Çocukluğunda en sevdiği çizgi film kahramanının Örümcek Adam olduğunu belirten Kuzucu, “Onun binalar arasındaki uzun atlayışlarını hayranlıkla izlerdim. Kule ve tramplen atlayışı dalında 15 senedir çalışıyorum. En büyük hayalim Cliff Diving’e katılmaktı. Yaşadığım duyguyu tarif edemiyorum” dedi.


İmkansızlıklar içinde hazırlandığı zorlu yarış maratonunda antrenörü Ken Grove’un gözdesi olan ve antrenörünün sözünden çıkmayan Erinç Kuzucu, yarışma öncesi Antalya’daki extreme diving platformunda antremanlarına başlamış. “21 metrelik bir yüksekliğe 30 santimlik bir merdivenden çıkıyorsunuz. Yukarısı o kadar dar ki dengede durmak çok zor… Hele aşağıdaki havuz toplu iğne başı gibi görünüyor. Suyun derinliği 4 metre ve suya girdikten sonra ayaklarınızı karnınıza çekmeniz gerekiyor. Yoksa dibe çakılırsınız. O havuzda başarıyla atladıysam, bu yarışmada da elimden geleni yapabileceğim düşüncesindeyim” dedi.


21 metrelik atlayış antremanları bitiminde görüştüğümüz Kuzucu, “Şu an tek hedefim bu yarışma. Sadece yarışmaya odaklanmış durumdayım. Daha önce kule atlayışları yapıyordum. Şimdi uçurum atlayışına da başladım. Ülkem için Antalya’da iyi bir derece elde etmek istiyorum” dedi.


Bu yarışmaya girdiğinden beri en sık karşılaştığı sorunun “Ne gerek var böyle bir işe?” olduğunu gülümseyerek anlatan Kuzucu, insanların yarı şaşkın yarı heyecanlı hallerinin kendisini daha da motive ettiğininin altını çizdi.


Bana göre delilik, kimine göre adrenalin, kimine göre de ölüme meydan okuma olan bu sporun sporcularının çılgınlık seviyeleri tartışılamaz. 90 kilometre hızla suya girdiklerinde frenlenme süreleri 15 salise ve bu frenlemeyi arabalar bile yapamıyor. Adrenalin ve korkunun en üst seviyede hissedildiği Cliff Diving müsabakalarında şimdiye kadar bazı sakatlanmalar hariç çok ciddi bir olayla karşılaşılmamış. Kendi branşlarında profesyonel olan sporcuların bir araya gelmesiyle oluşan Cliff Diving Series 2009’da fiziksel ustalık, ölüm sessizliği, kusursuz bir estetik ve dizleri titreten gerilimi yaşamak için yarın saat 16.30’da Atatürk Parkı’nda buluşmak dileğiyle Milli Sporcumuz ve gurur kaynağımız Erinç Kuzucu’yu destekliyor ve başarılar diliyoruz.



- Neden Cliff Diving?


1996 yılından beri kule atlama sporuyla uğraşıyorum. O yıllar içerisinde de sürekli daha yüksek noktalardan atlamak istiyordum zaten… Redbull Türkiye bu yarışmayı ev sahibi olarak üstlenince, bu benim şansıma oldu. Hep hayalini kurduğum uçurum atlayışına da böylelikle başlamış oldum.


- Çoğunluğun “delilik” olarak gördüğü bir işi spor olarak yapmak nasıl bir duygu?


Bizde de korku var elbetteki. Kalp atışının hızlanmasını, kanın pompalanmasını hissediyorsunuz. Önemli olan bu enerjiyi pozitif yönde kullanabilmek. Bu enerjiyi kontrol altında tutup, daha iyi sıçrayıp, kendinizi havada daha iyi kontrol altında tutmayı hedefliyorsunuz. Korkmaktan daha çok o enerjinin üzerine gidiyorsunuz. Bu çılgınlığı kontrol altında tutabilmek cidden zeka gerektiriyor. Maceranın, adrenalinin ve çılgınlığın üst seviyesi…


- Atlayışa hazırlandığınız sırada aklınızdan ne geçiyor?


Doğayı hissetmeye çalışıyorum. Atlamadan hemen önce doğayı tüm bedenimle hissedip atlıyorum. Atladıktan sonra manzarayı izleme fırsatınız kalmıyor çünkü… Bana aslında 10 saniye gibi geliyor ama toplam 3 saniyede suya giriyoruz. Oysa ben havada kendimi 10 saniye kalıyor gibi hissediyorum. Hareketleri saliseler içinde yapıyoruz. Bu hız ve sonrasında yaratttığı rahatlama tarifsiz bir duygu. Farklı etkenlerin işin içine karışması beni olumsuz yönde etkileyebilir. O yüzden konsantrasyon bu işte en önemli faktör. Doğru konsantrasyon işin büyük kısmını hallediyor. Benim konsantrem her zaman sabit bir noktada. Konsantrasyon bozukluğu hem havadaki hareketleri etkileyebilir hem de suya giriş bozukluğu yaralanmalara neden olabilir.


- Ailenize, ben uçurumdan atlayacağım dediğinizde nasıl bir tepki aldınız?


Ben bunu yapacağımı söyledim. Nisan’da yaptığım atlayış görüntülerini gördüler. Ama onun öncesinde de karşı çıktılar.


- Anneniz “Ne gerek var oğlum uçurumdan atlamaya, sende herkes gibi olsana” demedi mi?


Ne işin var bile demedi. Direk, hayır dedi. Annelik içgüdüsüyle sonuna kadar mücadele etti benimle… Bir anne izin verebilir mi çocuğuna, mümkün değil elbetteki. Daha sonra “Ben kesinlikle atlayacağım. Bu fırsatı uzun yıllardır bekliyordum. Beni teşvik et” dedim. Şu anda endişeli olduğunu biliyorum ama yine de teşvik ederek ilerliyor. Her gün arar, sesimi duymak onu biraz da olsa rahatlatıyor. Annem ve babam da emekli sporcudur. Babamı kaybettik ama abim ve annem olayın teknik yönünü de bildiklerinden engellemek için her yolu denediler. Kararlı olduğumu gördüklerinde de teşvik etmeye başladılar ama annemin içi yarışma bitimine kadar rahat olmayacak, biliyorum.


- Bu yarışmadan önce ne yapıyordunuz?


19 Mayıs Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nda öğretim görevlisi ve doktora öğrencisiyim. Kendi öğrencilerim de bu yarışmaya katıldığımı televizyondan gördüler. Beni arayıp, tebrik ettiler. Onların gururunu ve heyecanını kilometrelerce öteden hissettim. Bir öğretmen için bundan daha güzel ne olabilir ki? Ben 16 yaşında spora başladım. Kule ve tramplen atlayışları yapıyorum. Onun öncesinde de sporcu bir aileden gelmem dolayısıyla temel jimnastik üzerine çocukluktan gelen bir antrenman alışkanlığım vardı. Kule ve tramplen atlama olimpik bir branş ve belli bir kontrol altında havuzda yapılan bir spor dalıdır. Atladığınız kule atlama için özel olarak tasarlanmış bir kule ve konrollü bir ortamdasınız. Bu Cliff Diving doğada yapılan bir spor ve doğayı kontrol altına alamazsınız. Kule atlamada iki üç saat içinde 60-70 atlama yaparsınız ve belli sabit hareketi uygularsınız. Uçurum atlayışında günde 3 atlayışdan fazlası risk oluşturuyor. 26 metreden suyun direncine karşı koymanız kolay değildir. Arasındaki fark çok ciddi düzeyde, kule atlama kontrollü bir branş olduğu için daha güvenli…


- Suya olan bu merakınız nerden geliyor?


Ben aslen Diyarbakır doğumluyum. Babam Konya Ereğlili, annem Maraş Elbistanlı, Manisa’da ortaokula kadar okudum ama ondan sonraki hayatım İzmir ve Samsun’da geçti. Nerelisin diyenlere “Türkiyeliyim” diyorum. Bu yüzden de suya karşı merakımın nereden geldiğini ben de tam olarak bilmiyorum.


- Peki bu yarışmayla nasıl buluştunuz?


Yüzme Federasyonu Başkanı bir gün beni aradı ve Redbull’un bu organizasyonundan bahsetti. “Atlar mısın?” dedi. Bir an bile düşünmedim. “Atlarım” dedim. “Seve seve, atlarım.”


- Atlar mıyım acaba diye bir an bile aklınızdan geçmedi mi?


İnanın geçmedi. “Atlarım” dedim. Zaten ben bu fırsatı yıllardır bekliyordum. Cliff Diving’e geçiş sürecinde nasıl bir antrenman olacaktı, sadece bunu düşündüm. Antrenman noktaları ayarlanırsa, ben yaparım dedim. Zaten Cliff Diving’le ilgili dünyanın en iyi antrenörlerinden birisi olan Ken’le çalışıyorum. Bu bile benim adıma büyük şans ve ayrıcalık oluşturuyor. Ken’le tanışmadan önce de Yüzme Federasyonu As Başkanı Cem Görgülü, Milli Takım Antrenörü Nihat Coşkun ve Onur Bolluk hem antremanlarımda hem de destekleriyle yanımda oldular ve en önemli teşekkürü kendilerine ediyorum. Neticede kule atlamada balıklama atlıyoruz ama şimdi ayaküstü giriyoruz. Buna alışmak da zaman istiyor.


- Tam atlarken balıklama suya gireyim, diye aklınızdan geçmiyor mu?


26 metreden atlayınca inanın geçmiyor. O kadar yükseklikten atladığınızda ayaküstü suya girmek bu sporun doğası ama benim kule atlamadaki antrenörümün 18 metreden balıklama atlamıştı ve takım arkadaşım Mehmet Denizeri de 18 metreden geriye doğru bir salto yapmıştı. Onları hatırlıyorum. Bildiğim kadarıyla bu yüksekliklere yakın yüksekliklerden Mostar Köprüsü ve Acapulco’da balıklama atlayanlar var. Ama bu onların gelenekleri olmuş. Ben Mostar Köprüsü’nden, 23- 24 metreden balıklama atlayanları kendim gördüm.


- Hangi tekniklerle atlıyorsunuz?


Ben öne doğru, içe doğru ve ters atlamalar yapıyorum. Çift salto yarım burgu pozisyonunda atlıyorum. Antrenörüm Ken, Viyana Üniversitesi’nden 1989 yılında mezun olmuş. 1983’den beri Cliff Diving yapıyor. 56 yaşında ve bana destek olmak adına bugün kendisi de 21 metreden bir atlayış gerçekleştirdi. Aynı zamanda da yoga ve meditasyon hocasıdır. Çünkü bu işte fiziki dayanıklılık kadar zihinsel kontrol de çok önemlidir. Ben tam sporculuğu bırakmak üzereyken bu teklifi aldım. Artık suya atlamayı bırakmak üzereydim ve bu teklif bir sene sonra yapılsa fiziksel açıdan yeterli olamayabilirdim.



Erinç Kuzucu kimdir?



1979’da Diyarbakır’da doğdu. Ege Üniversitesi BESYO mezunu olan Erinç Kuzucu halen 19 Mayıs Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nda öğretim görevlisi ve doktora öğrencisi. 1996 yılından beri kule ve tramplen atlayışı yapan Erinç Kuzucu’nun Türkiye dereceleri ve Avrupa Üçüncülüğü bulunuyor. Redbull Cliff Diving Series 2009’da ülkemizi temsil eden milli sporcumuz Kuzucu, 26 metreden atlayışı Antalya’da ilk kez gerçekleştirecek.

03 Ağustos 2009

FIRAT UYSAL - CEM KARACA


Efsaneler kumda hayat buluyor. 2006 yılında başlayan ve gelenekselleşen “Antalya Kumdan Heykeller Festivali” bu yıl da görenleri hayrete düşüren eserlere ev sahipliği yapıyor. 5 bin ton kumun kullanıldığı festivalde ortaya çıkan eserlerin büyüleyici görüntüsü görenlerin hafızalarından uzun süre silinmiyor. Klasik müziğin etkileyici eserlerinin kulaklarınızda kaldığı ve adeta masallar alemini andıran festival alanında yapılan çalışmalar her yaştan insanın ilgisini çekecek türden..


2006 yılında gördüğü bir gazete haberinin ardından kumdan heykel yapmaya başlayan genç heykeltraş Fırat Uysal, bu yıl 90 ton kum kullanarak Zümrüd-ü Anka heykelini yaratmış. Görkemli yapısı ve detaylarının yoğun olduğu bir çalışma olan “Zümrüd-ü Anka” heykeliyle kuma hayat veren sanatçı, bizlere heykelin yapım aşamasını ve mesleğinin detayları anlattı.


Kişisel kolleksiyonunda ‘Grotesk’ tarzını seçen ve acıyla mutluğu bir arada yansıtan eserler yapmayı sevdiğini söyleyen Uysal, aynı zamanda festivalin Creative Art Director’ü olarak da görev almış.


Amerika ve Portekiz’de düzenlenen kumdan heykel festivallerinde de heykel yapan sanatçı, “Kumdan heykel yapımı vazgeçilemez bir yaratıcılık ve çalışmadır.Mermer, çamur, ahşap ya da metalde elde edilemeyen formların kumdan heykelle yakalayabiliyorsunuz” dedi.



Akademik projeleri arasında üniversitelerde kumdan heykel derslerinin olması için çalışmalar yapmak olduğunu belirten Fırat Uysal, genç yaşına rağmen yetenekleri ve idealistliğiyle çok zor olan bu meslekte geleceğe dair umudunu korumaya devam ediyor.



Global Design Art Work’ün sahibi ve bu festivalin organizatörü Cem Karaca ise bize festival hakkında detaylı bilgiler verdi. Maliyeti çok yüksek olan bu festivalin ancak sponsorluklarla hayatta kalabileceğini belirten Karaca, bu yıl Antalya Büyükşehir Belediyesi, Kültür Bakanlığı ve Rixos Hotelleri’nin desteğiyle bu festivali gerçekleştirebildiklerini ama önümüzdeki yıl kum bulma sıkıntısı yüzünden festivalin geleceğine dair net bir şey söyleyemeyeceğinin de önemle altını çizdi.



Festival alanında yaşanan en büyük sıkıntının bu heykellerin kumdan olduğuna inanmayan insanların dokunarak yarattıkları tahribat olduğunu söyleyen Karaca, “Güvenlik çemberinin içine giren insanları uzaklaştırmak en büyük sıkıntımız” dedi.



Antalya’nın turizmine önemli katkılar sağlayan ve turistlerin yoğun ilgi gösterdiği kumdan heykeller Lara Plajı 9 ve 10 nolu plaj alanında masalsı bir yolculuğu yaşamak isteyenleri bekliyor.


-Kumdan heykel yapmaya nasıl başladınız?



Fırat Uysal:Ben 9 yıldır heykel yapıyorum. 3 senedir de kum heykeller yapıyorum. Alçı, çamur, mermer, metal gibi malzemelerin hepsini kullandım. 3 sene önce gazetede gördüğüm bir haber sayesinde kum heykellerle tanıştım. “Antalya’ya kum heykeller geliyor” başlıklı haberi okuduktan sonra heyecanla başladığım kum heykeller şimdi hayatımın vazgeçilmezi oldu. İlanı gördükten sonra heykel yapabileceğimi düşünerek değilde belki yardımcı olurum, hem yapılanları izlerim hem de malzemelerin taşınmasına yardımcı olurum fikriyle gelmiştim. Ama Brezilyalı bir sanatçı o yıl Nuhun Gemisini yapıyordu ve bana da “Gemideki hayvanları yaparak başla bakalım” dedi. Ya olmazsa dediğimde de, “Olmazsa ben düzeltirim, sen başla” dedi ve hayatımın en önemli deneyimine girmemi sağladı. Brezilyalı heykeltraşın beni cesaretlendirmesiyle başladığım kum heykellerde 3 senedir kendi heykellerimi yapıyorum.



Bu yılda Zümrüd-ü Anka çalışmasıyla sergide yer alıyorum.



- Heykellerin yapım aşamasını bize anlatırmısınız?



Fırat Uysal:Heykellerin iki çeşit yapım şekli vardır. Biz bu heykellerde dere kumu kullanıyoruz. Kalıplarla şıkıştırılan kumu yonttuğumuz hard pack ve kum yığınlarını kendimizin sıkıştırdığı ve tonttuğu soft pack çalışmalarımız mevcut. Boyu uzun olan ve ayakta duran heykellerde hard pack tekniğini kullanmamız heykelin ayakta kalmasını sağlıyor. Kum tepelerini yontarak yada kum kalıplarını yontarak yaptığımız heykellerde, heykeli yaparken kum dışında hiçbir madde kullanmıyoruz. Zaten kuma yabancı madde karıştırırsanız heykeli yapamazsınız. Heykel tamamlandıktan sonra rüzgardan etkilenmemesi için tutkallı su sıkıyoruz. Ama bu su sadece 1 milim kalınğında bir tabaka oluşturuyor. Heykele elle ya da yanlışlıkla yapılacak bir darbe heykelin tamamen yıkılmasına sebep olabilir. Meraklı ziyeretçilerin dokunmak istemesiyle oluşan tahribatlar 3-4 ton kum kullanarak yapılmış bir heykelin kum yığınına dönüşmesine sebep olabileceği için, ziyaretçilerin kesinlikle heykellere dokunmamaları gerekiyor. Heykeli yaparken suyla ve kendi gücünüzle sıkıştırıyorsunuz. Bu yüzden yapımdan sonraki koruma kısmı çok daha büyük önem taşıyor. Heykelin büyüklüğüne göre 20 gün ila bir ay arasında süren bir çalışmanın ardından kumdan heykelin oluştuğunu söyleyebilirim.



-Heykel sanatı kalıcı bir obje yaratmak üzerine olsada, kumdan heykeller bunun tam tersi bir amaçla oluşuyor. Bu düşünce bir sanatçıya neler hissettiriyor?



Fırat Uysal:Kumdan heykellerin doğası zamanı geldiğinde yıkılacak olmalarıdır. Bizler bu heykelleri fotoğraflarla ölümsüzleştiriyoruz. Çok büyük bir emek ama heykel bitip karşısına geçtiğimizde, ortaya çıkardığımız eserin ihtişamı bize yetiyor. Böyle büyük eserleri oluşturmanın ve sergilemenin tatmini, sonradan yok olacağını bilsenizde sanatçıyı üzmüyor. Bir sonraki yıl bir yenisini yapıyorsunuz. Kumdan heykelleri yapmaya başladığınızda bu iş zamanla tutkuya dönüşüyor, kopamıyorsunuz.



- Heykeltraşlar arasında sizin için özel olan isimler var mı?



Fırat Uysal:Türkiye’de birbirinden değerli heykeltraşlar var. Tüm Türkiye’de olduğu gibi, benim için de en özel heykeltraş Türkiye’de ilk heykel sergisini açan değerli sanatçı Zühtü Müridoğlu’dur. Dönemin zor şartları altında çalışmış ve idealistliğinden vazgeçmemiş olan Zühtü Müridoğlu’nun hayatı bizler içinde önemli tecrübeler barındırmaktadır. Çağdaş sanatın bir başka önemli ismi ise uzun yıllardır taşa hayat veren Mehmet Aksoy’dur. Dünya heykeltraşları arasında da Andy Goldsworthy benim için en önemli isimdir. Heykelle ilgilenen kişilerin Andy Goldsworthy’nin eserlerini takip etmelerini öneriyorum.



-Türkiye’de heykeltraş olmak nasıl bir duygu?



Fırat Uysal:Zor tabikide… Bu sanatın değeri bilinmiyor. Uzun yıllar sonra belki yeni neslin sahiplenmesiyle hakettiği yere gelecektir. Heykellere ve heykeltraşlara olan ilgimiz 1940’lı yıllarda başladığı için bu sanat dalında bir çok ülkeden geri durumdayız. Mezopotamya uygarlığına sahip bir ülkede, bu kadar kültürel miras varken heykele bakış açısı ve bu mesleğe verilen değer beni en çok üzen şey…



-Bir heykeltraşta mutlaka olması gereken özelllik ne olmalıdır?



Fırat Uysal:Tek kelimeyle “Sabır” diyebilirim. Ama bu sabır, heykel yapmak uzun süre alır, heykel yapmak detaylıdır demek değildir. Çok hızlı da heykel yapabilirsiniz. Buradaki sabır hayata karşı olan bir sabırdır. Yaptığınız heykelin süresiyle ilgili bir durum değildir. Azim ve kararlılık da olması gereken diğer özellikler bana göre… Ciddi anlamda yaptığım ilk heykelim kırılmıştı ve ağladığımı hatırlıyorum. Bu olay beni aslında daha çok motive etti. O eserin kırılması bana çok şey öğretti. Ondan sonra bir daha böyle bir olay yaşamadım. Heykele tam alıştığım bir dönemdi ve kırıldığında sanki bir daha ondan daha iyisini yapamayacakmışım gibi hissettim. Şimdiyse geriye dönüp baktığımda çok daha iyi eserler ortaya koyduğumu görüyorum. Hayata karşı sabretmek gerekiyor.



-Heykeltraşlığın mesleki zorlukları var mı?



Fırat Uysal:Heykeltraşlık insanların meslek olarak bile görmedikleri bir meslek aslında… Heykeltraşım dediğimde “Gerçek mesleğin nedir?” diye soruyorlar. “Heykeltraşlık hobi değil mi? Asıl mesleğin nedir?” diyenlere, asıl mesleğim, yan mesleğim diye bir şey yok. Heykeltraşlık benim mesleğim diyorum. Ama yine de garip tepkiler almaktan kurtulamıyorsunuz. Bir gün mesleğin ne sorusuna “Heykeltraşım, heykel yapıyorum” dedim. Karşımdaki kişi, “Sen putperest misin?” diye sordu. Güler misiniz , ağlar mısınız? İnsanlar hala heykeltraşlığı putperestlik olarak algılayabiliyor. Mesleki kazalar ise mesleğin en tehlikeli kısmı. Çalıştığınız malzeme mermerse ya da ahşapsa, güçlü ve elektrikli el aletleriyle çalışılıyor. En ufak bir dikkatsizlikte bir organınızın kesilmesine hatta kopmasına neden olabilirsiniz. Kumda bile risk vardır. 10 metrelik bir kum heykelin en üstüne geldiğinizde yanlış bir hareketiniz heykelin yıkılmasına ve binlerce ton kumun altında kalmanıza ya da 10 metreden düşmenize sebep olabilir. Her an dikkat etmeniz gereken ve asla dalgınlığa yer olmayan bir meslektir.



-Yabancı heykeltraşlarla Türk sanatçılar arasındaki farklar nelerdir?



Fırat Uysal: Yabancılarla bizim aramızdaki tek fark tecrübe olabilir. Bir sanatçının hangi ülkeden, hangi dinden, hangi cinsten olduğu hiç farketmez. Sanatçıları birbirinden ayıran tek şey mesleki tecrübeleridir. Bu konuda Sovyet ekolü sanatçıları özellikle insan anatomisinde en iyiler arasında… Çok uzun yıllardır heykel sanatıyla içiçeler ve bizlerden çok daha tecrübeliler… Toplum olarak da heykele bakış açıları bizden farklı olduğu için ilerlemeleri çok daha hızlı oluyor. Ama kum heykel çok özel bir çalışmadır. Tüm dünyada kum heykel yapabilen sadece 300 heykeltraş var. Ben de bu 300 kişi arasında olan şanslı kişilerden biriyim.



-Heykeltraşlığı nasıl tanımlarsınız?



Fırat Uysal: Heykeltraşlık bir yaşam biçimi ve dünyaya yeniden gelsem gene heykeltraş olurdum. Heykeltraşlığa başlarken çok iyi karar vermek gerekir. Çünkü bu iş en başta cazip gelmesine rağmen iki yıl sonra karamsarlığa düşüp hayatını tekrar şekillendiren arkadaşlıarımda oldu. Her yıl okuldan mezun olanların sadece % 3’ü heykel yapmaya devam ediyor. Diğerleri başka mesleklere geçiş yapıyor. Çünkü bu iş sermaye gerektiren bir iş ve sanata gönül vermezseniz ve paranız yoksa heykeltraşlığa devam edemezsiniz. Hem kullanılan malzeme hemde ekipmanı pahalı bir iş olduğu için çok az kişi bu mesleğe devam ediyor. Bu mesleği seçmek isteyenler iyi düşünsünler ve kendilerinden önceki sanatçıların tecrübelerine kulak versinler. Bu iş para kazanmak için değil, sanat için yapılabilir. Heykeltraşlık da para kazanmaya 50 yaşından sonra başlarsınız.



-Cumhuriyet Meydanında yapmaya başladığınız Venüs heykelinin yıkılmasıyla ilgili düşünceleriniz nelerdir?



Fırat Uysal:Heykeli yapmaya iki gün önce başlamıştım. Heykelin gözlerini bitirmiştim. Ama anlaşmazlıklar nedeniyle yıkım kararı alındı ve üç gün öncede yıkıldı. Ne diyebilirm ki? Bürokrasi diyebiliyorum. Bürokrasi ile sanatın karşı karşıya kaldığı ve bürokrasinin galip geldiği bir durum sadece…



Cem Karaca: Antalya Büyükşehir Belediyesi bizim sponsorumuz olduğu için Venüs heykelini Cumhuriyet meydanına yapmamızı istedi. Ama valilik Atatürk Anıtı’nın olmasından dolayı bir başka heykelin yapılması fikrine soğuk bakmış. Birkaç kere tutanak tutuldu. Ve üç gün önce yıkıldı. Allahtan heykel bitmemişti. Ama şimdi o heykelin başka bir yere yapılması söz konusu sanırım kısa sürede tekrar başlayacağız.Bu çalışmaya work shop çalışmalarını da eklemeyi düşünüyoruz. Çünkü insanlar bu heykellerin kalıba konup ardından açıldığında olduğuna inanıyorlar. Belki de kek kalıbı gibi algılıyorlar ama kesinlikle öyle bir çalışma değil, bu yüzden de bunu anlatmak adına work shoplarda oluşturmayı planlıyoruz. Antalya dışında da İstanbul Beyoğlu Belediyesi’yle bir anlaşma yaptık. Haliç’in kıyısında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethini canlandıracağımız büyük bir çalışmamız olacak. Onunda çalışmaları yakında başlayacak.



-Festival süresince size en sık sorulan soru nedir?



Cem Karaca: Bu festivalin özelliği epimeral sanat dalı dediğimiz geçici sanatların sergilenmesidir. Bu işin en büyük özelliği bu sanatların belli bir süre sonra ortadan tamamen kalkmasıdır. Bu heykelleri ancak belli bir süre izleyebilirsiniz. Ondan sonra hayatınız boyunca bunları bir daha görme şansınız yok. “Bu heykelleri niye yıkıyorsunuz?” sorusu en çok merak edilen konu aslında ama sinemada da aynı mekana gidiyorsunuz sadece filmler değişiyor. Burası da aynı mantıkla yapılan bir çalışmadır. Mekan aynı kalır ama eserler her yıl değişiyor.



-Bu festivalin olabilmesi için kaç kişilik bir ekip çalıştı ve ne kadar kum kullanıldı?



Cem Karaca: Brezilya, Macaristan, İspanya, Portekiz, Hollanda, İngiltere, Ukrayna, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, ABD, Rusya ve ülkemizin çeşitli yerlerinden gelen 30'a yakın heykeltıraş kumlara yaşam verdi. Heykeltıraşlar, Mısır, Yunan, İskandinav, Japon, Çin, Aztek, Maya, Türk ve daha birçok uygarlığa ait dünyaya malolmuş mitolojik olay ve kahramanları canlandırdılar. 30 ana heykel grubunda 100’den fazla heykel için, 5 bin ton kumun kullanıldı. Bu organizasyon 7 bin metrakarelik bir alanda sergileniyor.



-Bu kadar çok kumu temin etmek zor olmuyor mu?



Cem Karaca: Bu yıl kum konusunda çok büyük sıkıntı yaşadık. Hatta festivali iptal aşamasına geldik. Önce iptal ettik tam duyurma aşamsında kumu temin edince yeniden başladık. Antalya’daki kum ocakları kapatıldığı için kumu bulamadık. Çünkü burada kullanılan kum deniz kumu değil. Kum ocaklarının ayrıştırıp kullanmadığı ve dere yataklarına çöp diye attığı dere kumlarını kullanıyoruz. Ama temin etmeside nakliyeside bu yıl imkansızlaşmıştı. 2006 ve 2007 ‘den kalan kumları bulduk onları eledik. Geçen sene Akkapark’tan kalan kumları bulduk eledik. Sağdan soldan toplaya toplaya, 5 bin ton kum ve nakliyesi için 75 bin TL ödeme yapıldı. Önümüzdeki yıllardada bu festivali devam ettirebilmemiz için valiliğimizin bize kum bulma konusunda yardımcı olmasını diliyoruz. Bufestival için 3 yıllık bir anlaşma yapıldı ama kum temini sıkıntısını aşamazsak devam edemeyiz. Valiliğimizin bize bu konuda yardımcı olmasını rica ediyorum. Çünkü kumun temini ancak valilik bağlantısıyla yapılabiliyor. Kumdan hayatların devam edebilmesi için bu sanatın yaşatılabilmesi için kumun temini önümüzdeki en büyük sorun… Keşke 10 bin ton kum bulabilsek de çok daha büyük çok daha görkemli heykeller yapabilsek…





Fırat Uysal kimdir?



1982 Antalya doğumlu olan Uysal, Anadolu Üniversitesi Heykel Bölümü mezunu ve Marmara Üniversite’si Heykel Bölümü’nde de yüksek lisansını tamamlamış. Amerika ve Portekiz Kum Heykel Festivallerinde de heykel çalışmaları olan sanatçı, kişisel kolleksiyonunda “Grotesk” tarzını kullanıyor.





Cem Karaca Kimdir?



1970 Erzurum doğumlu olan Karaca, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunudur. 7 yıl turizm sektöründe işletmecilik yapan ve ardından Global Design Art Works firmasını kuran Cem Karaca, önümüzdeki 2 sene boyunca da Kumdan Heykeller Festivali’nin organizatörlüğünü yapmaktadır.

30 Temmuz 2009

MİRJALOL HUSANOV

Türk ve Doğu Slav halklarının ilişkileri çok eski dönemlere uzanmaktadır. Türkler ve Ruslar yüzyıllar boyunca farklı nedenlerle sürekli etkileşim halinde olmuşlardır. Aynı coğrafyayı paylaşmaları, birbiriyle komşu olmaları her iki halkın maddi ve manevi kültüründe büyük izler bırakmıştır. Eski Türk ve Rus geleneklerini kıyaslarken de bu izleri görmek mümkün... Türklerin ve Rusların yılın belirli günlerinde, aile ve toplum yaşamının en önemli anlarında, hastalık, doğal afetler vs. karşısında yerine getirdikleri, kendilerine özgü birçok gelenekleri olmuştur. Bazen bu geleneklerin ilginç bir şekilde örtüştüğünü görmek de mümkündür. Rusya, müzikten edebiyata, baleden resime kadar sanat ve kültürün hemen her alanında dünyadaki temel merkezlerden biridir. Ruslar oldukça dışa dönük ve yeniliklere kolay uyum sağlayabilen bir yapıya sahipler. Rusya halkının sıcaklığını ve insanlarının kültürel birikimi ise onları tanıdıkça daha iyi anlıyorsunuz. Rusya’da kaç Türkiye vatandaşının yaşadığını bilmiyoruz. Ama TC Çalışma Bakanlığı verilerine bakılırsa, bu sayı 25 binin üzerinde…


Öte yandan Rus-Türk evlilikleri iki ülkenin ilişkilerinin geleceğini akrabalık bağları ile pekiştirmeye başladı bile… İki ülke halkı birbirini tanıdıkça önyargılar değil kaynaşmalar yaşanıyor.



Küresel mali kriz, tüm dünyada olduğu gibi Rusya’da da kendini önemli ölçüde hissettirdi ve buna bağlı olarak bu yıl Antalya turizmindeki durgunluk ve belirsizlik de yatırımcıları endişelendirmeye devam ediyor.



Antalya’yı hem yaşamak hem de tatil yapmak için tercih eden Rus halkı hakkında merak edilenleri ve turizm sezonu ile ilgili değerlendirmeleri Türkiye’nin Rusya Federasyonu Antalya Başkonsolosu Mirjalol Husanov ile konuştuk. Rusların Antalya’yı çok sevdiklerini ve benimsediklerini belirten Husanov, “Ayrıca Ruslar Türk mutfağını da çok seviyorlar. Rusya`ya döndüklerinde buradaki yemekleri özlüyorlar” dedi.



İki yıldır Antalya’da görev yapan ve gelen turistlerin Antalya’dan çok memnun olduklarını belirten Mijalol Husanov, Rusya’daki ekonomik kriz dönemine dair merak edilenleri bizlerle paylaştı.



Bu keyifli söyleşinin ardından uzun yıllar Türkiye'de görev alan Başkonsolos Mirjalol Husanov'un güzel Türkçesi ve sempatik tavırlarına hayran kalmamak mümkün değildi. Bu yıl gündeme gelen küresel mali kriz Antalya turizmini çok ciddi ölçüde etkiledi ve Rus insanının hayatında ne gibi değişiklikler yaratacak hep beraber göreceğiz.



Hani Rusların dediği gibi;



Po jiviom, Uvidim… Yaşayalım, görelim…




-Rusya Federasyonu küresel ekonomik krizden ne boyutta etkilendi?



Tüm dünyada olduğu gibi kriz Rusya’yı da önemli ölçüde etkiledi. Diğer sektörlerin yanı sıra turizm sektörü de bundan nasibini aldı. Rus vatandaşları yapılan araştırmalara göre eskiye oranla yüzde 20 oranında yurtdışı gezilerini azalttılar. Ama bu azalma her yerde olası değil, ancak uzun destinasyonlarda geçerliliğini koruyor. Amerika ve adalara gidişlerde daha fazla azalma var. Kriz ortamında turizme ihtiyacı olan ve ekonomisi yurtdışından gelen turistlere bağlı olan ülkeler kendi aralarında müthiş bir rekabet uygulamaktadırlar. Bundan dolayı da ucuza tur satan ülkelere daha çok turist gidiyor. Bu ülkelerde turist sayısında azalma daha azdır. Antalya ise bu yelpazenin ortasında bulunmaktadır. Antalya turizmini ucuz bir turizm olarak değerlendirmek doğru olmaz. Konum olarak da Rusya’ya yakın olduğu için Antalya bu sıralamada ortalarda bulunmaktadır. Rusya’dan gelen turist sayısında yüzde 20’lik bir azalma var. Ama bu kriz ortamında doğru kriz politikası üretmek çok önemlidir. Ben turizmci değilim ama bazı durumlarda müşteriyi kaybetmemek adına geçici bir süre maliyetine çalışmak da makul olabilir. Bu konuda görüş belirtmem ne kadar doğru bilemiyorum ama turizmci arkadaşlar bu konuları benden daha iyi bilirler. Kar olmazsa turist gelmesin düşüncesi mi daha doğru yoksa maliyetine de olsa mevcut profili korumak mı daha doğru buna turizmciler karar verecekler. Ama özelllikle bu yıl, bu şartlarda gelen turistler ilerleyen yıllarda mutlaka artarak gelmeye devam edecektir. Uzun vadede düşünecek olursak mevcut potansiyeli korumak ve turistleri kaybetmemek bence çok önemli çünkü, bu potansiyeli kaybederseniz yeniden oluşturmak zaman alabilir. Kriz ortamı elbetteki aşılacak ve Rusya’daki vatandaşların gelir durumu da düzelecek. Antalya’ya geçen yıl gelen 2 milyon beşyüz bin turist bir tavan rakamı olmamalıdır. Bu destinasyon canlı tutulduğu takdirde, rakamın her yıl artarak çoğalacağını düşünüyorum.



-Antalya’ya tatile gelen Rus vatandaşların ‘tatil’den beklentileri nelerdir?



Buraya gelen turistlerin başlıca beklentileri “kalite”. Çünkü şu anda buraya tatil için gelen turistlerin büyük çoğunluğu güneş, kum, deniz ve yemekleri için geliyor. Türk kültürünü tanımak ve iyi bir servis almak istiyorlar. Otellerdeki yemek kalitesi ve servis çok önemlidir. Eğer bu konuda taviz vermeye başlanırsa kalite çok çabuk düşebilir. Eğer turizm tüketicisiyseniz herşey sizin için çok önemlidir. Turistler normal çalışma ortamlarında dikkat etmedikleri şeylere tatil söz konusu olduğunda çok daha fazla dikkat ediyorlar ve kaprisli olabiliyorlar. Kaliteli hizmet devam ettiği sürece reklama gerek kalmıyor zaten turist seçerek ve isteyerek geliyor. Ama sade bir vatandaş gözüyle görülebilecek eksiklikler ve hizmette sorun varsa ne kadar reklam yaparsanız yapın, insanların fikrini değiştiremezsiniz. Bazen bir personel hatası bile otele çok şeye malolabilir. Çünkü günümüz teknolojisinde artık herkes internet üzerinden haberleşmeye başladı ve tatil forumlarında her türlü memnuniyeti ya da şikayeti görmeniz mümkün.



-Turizm yatırımcıları son yıllarda herşey dahil sistem yüzünden ikiye bölünmüş durumda. Bir grup kaldırılmalı derken, diğerleri kesinlikle çok sayıda turist kaybı olur görüşünü savunuyorlar. Sizce herşey dahil sistem Rus turistler için ne kadar önemli ?



Bu iş araç-amaç meselesidir. Herşey dahil sistem bir araçsa, güzel bir araçtır. Ama herşey dahil sistem bir amaçsa o yanlıştır. Herşey dahil sistem sadece kitlesel turiste değil, VIP turiste de hizmet eden bir araçtır. Turist geliyor ve parayı düşünmüyor. İstediği kadar tüketiyor ve kaliteli bir hizmet alıyor. Bende herşey dahil sistemde çok tatil yaptım. Cüzdan taşımak zorunda olmamak benim için önemli bir ayrıntı… Tur almadan önce iyi bir para ödüyorum ve kaliteli bir hizmet bekliyorum. Bu sistem amaca dönüşürse ve kalite düşürülmeye başlanırsa çok kötü bir sistem. Turist verdiğimi yemek zorunda, ben parasını aldım gerisi önemli değil diye düşünülüyorsa çok çok kötü bir durum… Herşey dahil sistem sayesinde Türkiye’ye çok turist geldi ve turizmde büyük bir atılım yaşandı. Asıl zor olanın bu sistemi kaldırmak yerine kaliteyi korumak düşünüyorum. Belli bir kaliteden ve fiyattan taviz verilmediği sürece herşey dahil sistem her zaman bir tercih faktörüdür.



-Antalya’da yaşayan yabancıların en büyük sorunu nedir?



Antalya’da yerleşik olan Rus vatandaşların çoğunluğu kültür düzeyi yüksek, genç ve dinamiktir. Onların ana özelliği buradaki topluma intibak etmiş olmalarıdır. Ayrı bir Rus köyünde ya da mahallesinde ghetto şeklinde yaşamıyorlar. Onlar Türk ailelerinin içinde yaşamaktadırlar. Dolayısıyla Antalyalıların sorunları neyse Antalya’daki yerleşik yabancıların da sorunları aynıdır. Sadece ilk geldiklerinde kültür farklılıkları, din ve dil farklılıkları açısından eksiklikleri olabiliyor. Ama şimdiye kadar dil sorunundan dolayı herhangi bir şikayet ya da taleple karşılaşmadık. Din farklılıklarına gelince, elbetteki çok önemli ama bağnaz ve kökten dinci olunmadığı sürece din hürriyeti var ama bunu algılama ve uygulayış biçimi herkese göre farklı olabiliyor. Yine de iki dinin ve kültürün kaynaşmasından dolayı Antalya’da her yıl 400’e yakın evlilik yapılıyor.



-Rus vatandaşlar size en çok hangi konularda başvuruyorlar?



Öncelikli karşılaştığımız sorun dalgınlıkla pasaportunu kaybedenler oluyor. Bazen de ciddi sorunlar yaşayan turistlerle ilgili başvurularımız oluyor. Kaldıkları oteldeki kalite ve servis memnuniyetsizliği de maalesef şikayetler arasında… Alkollü turistlerle yerel halkın yaşadığı bir takım problemler olabiliyor ama bunlarda gene karşılıklı hoşgörü ve anlayışla çözülüyor. Ayrıca tatil yapanların ve halkın iletişimiyle de bu tür sorunlarda yıldan yıla azalma gözleniyor. Gelen insanların yüzde 99,9’u memnun ve mutlu ayrılıyor. Asıl önemli olanda bu…



-Özellikle yaz aylarında sezonluk işçi olarak kayıt dışı çalıştırılan yabancılarla ilgili son yıllarda yeni yapılanmalar var mı?



Bu olay bir ülkenin mevzuatı ve ülkedeki yabancı çalıştırma kuralları çerçevesinde uygulanmalıdır. Yabancı işçi çalıştırmak için aylar öncesinden başvuru yapılmalıdır. Çoğu zaman cevap sezon sonuna doğru gelmektedir. Antalya’da kayıt dışı çalışanlar varsa bunları mevzuat olarak değerlendirmek uygun olur. Sezonluk işçileri kayıtlı çalıştırmak mümkün değil. Çünkü neredeyse bir yıl öncesinden işverenin izin için başvurması ve gerekli belgeleri tamamlaması gerekmektedir. Buna rağmen izinler sezona yetişmemektedir. Böyle olunca da işverenler işin kolayına kaçıyor anladığım kadarıyla ve yabancılar stajer kadrosuyla çalıştırılıyor. Gerçekten stajer olanlarla, olmayanlar birbirine karışmaktadır. Üstelik stajer kadrosunda çalışıp ücretini alamayan bir yabancının kanunen de hiçbir hakkı olamıyor. Türkiye eğer yabancıları resmi olarak çalıştırmak istiyorsa mevsimlik işçilerle ilgili yeni bir mevzuat yapılandırması yapmak zorundadır. Kayıt dışının tek çözüm yolu şuan için budur. Rusya eğitim konusunda çok ciddi yatırımları olan bir ülkedir. Turizm sektöründe yeterli otel bulunmadığı için de stajer öğrencilerin ilk tercihi Antalya oluyor. Ama bunun yanında stajer olmayanlarda aynı haklara sahip olarak çalışmak zorunda kalıyorlar.



-Özellikle yabancı uyruklu kadınları çalıştıran insan tacirleriyle mücadelede ne aşamaya gelindi?



Bu olaylardaki bilinç düzeyinde artış olduğu gözlenmeye başladı. Bu olay anormal derecede kar getiren birkaç yasadışı eylemden biridir. Devletlerin hem ulusal hem de uluslar arası düzeyde yaptıkları çalışmalar ve dayanışma bu olayların azalmasında ciddi rol oynadı. Hem Türkiye’de hem de Rusya’da bu konuyla ilgili ciddi önlemler alınmaktadır. Bir sorunu çözmek istiyorsanız o sorunun kökünü kazımanız gerekir. Bu insan ticaretini yapan çetelerin dağıtılıp etkisiz hale getirilmesi bu olaylardaki en etkin çözüm şeklidir. Araç olarak kullanılan ve bu olaylarda mağdur olan kadınları sebep olarak göstermek doğru değildir. Bu konuyla ilgili mücadele programları oluşturuldu ve sonuçlarını almaya başladık. Son yıllarda bu olaylarda ciddi azalma gözleniyor. İnsan ticaretinde her ülkeden ve her milletten insan kullanılıyor. Kadınları bilinçlendirmeye yönelik programlar oluşturuldu ve ciddi bir çalışma yapılıyor. Bu suçla mücadelede uluslar arası bir politika uygulanmasının en etkin ve kalıcı çözümü oluşturduğunu gözlemliyorum.



-Antalya’da yaşayan Rusların eksikliğini duydukları bir beklentileri var mı?



Rus toplumunun yeniliklere ve kültürel kaynaşmaya açık bir yapısı var. Dış kültürlere adaptasyon kabiliyeti Ruslarda oldukça yüksektir. Bazı ülkelerin vatandaşları kendi yemekleri dışında bir yemeği yiyemezken ya da kendi tarzları dışındaki kıyafetleri benimseyemezken Ruslarda durum tam tersi… Çok kolay adapte oluyorlar ve gittikleri yerlere kendi restoranlarını ya da butiklerini açmaya ya da bir Rus mahallesi oluşturmaya gerek görmüyorlar. Yerleştikleri ülkenin kültürüden bir şeyler öğrenmek ve kendi kültürlerinden bir şeyler anlatmak, kültürlerarası köprü oluşturmak konusunda son derece uyumlular. Eğer Ruslar gittikleri ülkelerde kendi restoranlarını kendi butiklerini açmış olsalardı sayıları bu kadar fazla olmayacaktı ve bu kadar kolay evlenemeyeceklerdi. Geçen yıl Türk- Rus ailerin çocuklarının eğitim alabileceği Rusça eğitim veren Rusya Milli Eğitimi müfredatına uyan ve resmi diploma veren bir okul açtık. Bu da hem ailelerin eğitim konusundaki kişisel tercihlerine saygı duymak hem de Rusya’ya dönmeyi planlayan ailelerin çocuklarının sıkıntı yaşamamaları için yapılan bir çalışma oldu.





Mirjalol Husanov Kimdir?



1963 yılında Taşkent’de doğdu. Moskova Devlet Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü’nden 1985 yılında mezun oldu. 1985-92 yılları arasında Sovyetler Birliği Büyükelçiliği görevinde bulunan Husanov, 1992-94 yıllarında Moskova Dış İşleri Bakanlığı’nda, 1994-97 yıllarında Rusya Federasyonu Büyükelçiliğinde, 1997-99 yıllarında İstanbul Başkonsolosluğunda,1999-2007 yıllarında Moskova Dış İşleri Bakanlığı’nda çalıştı. 2007 yılında başladığı Antalya Başkonsolosluğu görevine halen devam etmektedir. Mirjalol Husanov, Rusça, Özbekçe, Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Arapça bilmektedir.