11 Temmuz 2009

YANGIN UÇAKLARI



Antalya alevlere uyandığında, geçen yıl bu mevsimdeydi. 31 Temmuz sabahı dünyanın en güzel yeşil dokusunun bulunduğu Taşağıl’dan yükselen alevler bir hafta boyunca sönmedi. Kuzey - Güney uzaklığı 50 km olan Taşağıl yangınında, alevler geride binlerce hektar kül, yıkılmış köyler ve iki ölü bıraktı. Yaralar sarıldı belki ama yaşanan facianın izleri hafızalarda tazeliğini koruyor.


Havaların ısınmaya başlamasıyla ülkemizin hatta dünyamızın geleceğini tehdit eden orman yangınları artış gösteriyor. Antalya bölgesinde son yıllarda artan orman yangınları adeta milli felaketlere dönüştü.

Ormanlar, ihmal, dikkatsizlik sonucu veya kasıtlı olarak yakılıyor. Çoğumuzun önemsemeden arabasının camından fırlattığı cam şişeler, piknik keyfinin söndürülmeden dökülen mangal kömürleri, bazen bir izmarit bazende içi su dolu bir pet şişe, binlerce ağacın kül olmasının ve yüzlerce hayvanın evsiz kalmasının başlıca sebepleri…


Tarla açmak için, anız yakmak için ya da kaçak yapılaşma için yakılan ateşler bir anda kontrolden çıkıveriyor ve sonuç yine hüsran…

Geçtiğimiz yıl bir hafta süren Manavgat- Serik yangınında, 76 konut, 94 ahır, camii, köykonakları ve okullar zarar gördü. Karataş köyünden iki vatandaşımızı alevlere kurban verdik. Antalya’dan Manavgata giderken yolun sol tarafındaki gri çıplak dağlar, facianın canlı kanıtı…
Antalya’nın en büyük orman yangını olarak literatüre geçen Taşağıl yangını ardından, alınan önlemler ve teknolojinin kullanımı gelecek faciaları önlemede birazda olsa içimizi rahatlattı.



Bu büyük felakatin ardından en çok konuşulan konulardan biri de, yangın uçakları konusundaki yetersizliğimiz oldu.


Türk Hava Kurumu’nun (THK) ve Orman Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla 5 yeni uçak alındı. Bunlardan iki tanesi 4 milyon 700 bin dolara mal oldu ve Antalya merkezde konuşlandırıldı. THK’ya verilen kurban derilerinden elde edilen gelir yangın uçaklarına dönüştü. Başta Antalyalılar olmak üzere tüm Türkiye’nin tek yürek olduğu yangının ardından yapılan bağışlar toplumsal dayanışmanın önemini bir kez daha gözler önüne serdi.

Antalya Orman Bölge Müdürlüğü tarafından ormanların gençleştirilmesi için her yıl 1,5 milyon fidan dikiliyor. Taşağıl yangınında kaybedilen 20 bin 552 hektarlık alanda ormanlaştırma çalışması kapsamında 2 milyon 100 bin fidan dikildi.

Antalya’da konuşlandırılan ve her an göreve hazır bekleyen yangın uçakları ve bu uçakların personeli bu hafta bizlere yaşanan faciaların bilinmeyen yüzünü gösterdi. Mersin, Denizli ve Fethiye’de de konuşlandırılan yangın uçaklarıyla birlikte Antalya’nın etrafı bu yıl “Uçan Gemilerle”çevrilmiş durumda… Hem denizde hem de havada gidebilen ve kanatları hariç dev bir gemiyi andıran teknoloji harikası uçaklar marifetleriyle şaşırtıyor.

Emekli Albay Pilot Süleyman Selçuk, Emekli Pilot Yakup Kameroğlu, Emekli Uçak Teknisyeni Muhammed Güçlü ve İsmail Saran ile Orman Bölge Müdürlüğü temsilcisi Mehmet Bilgi Birkan’la beraber, Kanada’dan gelen yabancı pilotlar Robert Galac, Ian Fox, Barry Moore, Slyvain Desmarais ve teknik görevli Dean Allen Mathison’dan oluşan ekibe, “yeni iş düşmemesi” dileğiyle, başarılar diliyoruz.

-Bize öncelikle yeni yangın uçaklarımızı tanıtır mısınız?

Süleyman Selçuk:Denize de inebilen CL-215 modeli amfibik uçak, 6.1 ton su taşıma kapasitesi ve güçlü motoruyla alçak irtifada yüksek manevra kabiliyetiyle orman yangınlarında etkin söndürme sağlıyor. Dört ayrı su tankı ve boşaltma kapağı sayesinde bir "sorti"de değişik yerleri hedefleyebilen CL-215, su üzerine indikten sonra 12 saniyede tanklarını doldurup havalanabiliyor. Su doldurmak için yalnızca 1.3 kilometrelik bir mesafenin yeterli olduğu uçak, bir saatte ortalama (yangınla su kaynağı arasına 11 kilometre olması durumunda) 54 ton suyu yangına boşaltabiliyor. Geniş kanat açıklığı ve özel aerodinamik yapısıyla yüklüyken kolaylıkla kontrol edilebilen CL-215, yangın ihbarı alındıktan sonra (motorlar soğuk ve kapalıyken) altı dakikada havalanabiliyor. Dört saat havada kalabilen CL-215, 20 dakikalık yakıt ve diğer bakım hizmetlerinden sonra tekrar göreve dönebiliyor.Alevin ve yangının durumuna göre 10 – 15 metreye kadar alçalabiliyoruz. Bu uçakları orman yangınlarında kullanılan diğer uçaklar ve helikopterlerden ayıran en büyük özellik amfibik olması, yani havaalanında uçağa su yükleme gibi zaman kaybettirici işleme gerek duymamasıyla su kovası taşıyan helikoperlere nazaran yüksek taşıma kapasitesi ile özel dizaynı ve motorlarıyla orman yangınlarına alçaktan müdahale edebilmesi olarak gösteriliyor.

-Yangın ihbarı alındığında nasıl bir süreç izleniyor?


Süleyman Selçuk:Orman Bölge Müdürlüğü’nün temsilcisi Mehmet Bilgi Bey, burada sürekli bizimle ve öncelikle kendisine bilgi geliyor. Bize koordinatlar verildikten sonra 6 ila 15 dakika içerisinde hareket ediyoruz. Her su kaynağından su alabiliyoruz. 6 ton su almamız 10- 12 saniye sürüyor. Suya indiğimizde süratimizi kesmeden su alabiliyoruz ve 4 saat havada kalabiliyoruz. Gerektiğinde ilave tanklarla 10 saat uçuş yapabilecek donanıma sahibiz. Uçakların hızı 140 mildir. Bu uçaklar ayrıca, yurtdışında arama kurtarma, denizdeki bir gemiye müdahale edebilme ve insanları kurtarabilme özelliğiyle de kullanılıyor. Böyle bir durumda uçak 25 kişi alabiliyor. Dışardan küçük görünmesine rağmen içi oldukça geniş…


-Geçen yılki Taşağıl yangınında bu uçaklarımız olsaydı sizce kaybımız ne kadar olurdu?

Süleyman Selçuk:Daha önce bu uçaklar Kanada’dan kiralanıyordu. İlk defa bu yıl alımı gerçekleşti. Geçen yıl olsaydı sanırım kaybımız yarıya yakın azalırdı. Gerçi geçen yılki yangının en büyük engeli yoğun poyraz rüzgarının müdahaleyi engellemesiydi. Orman Genel Müdürlüğü’nün son yıllarda faaliyet alanları oldukça değişti. Şu anda her şeyin internetten ve GPS’den izlenebildiği üstün bir teknoloji kullanılıyor. Yangın Hareket Merkezlerinde tüm araçların saniye saniye takip edildiği bir sistem var.

- Türkiye’de uçakların yangına müdahale edemeyeceği bir bölge var mı?

Süleyman Selçuk:Türkiye arazi yapısı olarak tamamına müdahale edilebilir bir bölgedir. Ancak çok derin vadilerden çıkışta bir problem olabilirse de bir takım tekniklerle onunla da baş edebilecek durumdayız.

-Son yıllardaki yangınların ardından Antalya gökyüzünden nasıl görünüyor?

Mehmet Birkan: Geçmişe nazaran kayıplarımız var. Çok çabuk müdahale ederek kaybın yerine yenisini koyabiliyoruz. Eskiden çok uzun süre sonra, gençleştirme yapılıyordu. Ama son yıllarda hemen ardından fidan dikimi başlıyor. Şu anda bu konudaki kanunlar daha da ağırlaştırıldı ve kesinlikle yanan arazilerin tahsise açılması söz konusu değil… Orman Genel Müdürlüğümüzce yanan orman alanlarını yeniden ormanlaştırmaya yönelik YARDOP (Yanan Alanların Rehabilitasyonu ve Yangına Dayanıklı Orman Tesisi) Projesi taslağı hazırlandı.Ülkemiz ormanlarının, büyük bir bölümü Akdeniz iklim kuşağında yer aldığından ve mevcut doğal bitki örtüsünün özellikleri nedeniyle sürekli yangın tehdidi altındadır. Bu iklim kuşağında özellikle yaz aylarında çok miktarda orman yangını meydana gelmekte, binlerce hektar ormanlık alan zarar görmektedir. Bu alanlar süratle yeniden ormanlaştırma çalışmalarına konu edilse de, ekolojik dengenin yeniden tesis edilmesi çok zaman almaktadır.

-Orman Genel Müdürlüğü’nün bundan sonraki projeleri neler?

Mehmet Birkan: Orman Genel Müdürlüğü Avrupa’nın en büyük “Yangın Eğitim Üssü”nü Antalya’da kurmayı planlıyor. Akdeniz ülkeleri arasında orman yangınlarıyla mücadele ve müdahalede iş birliğini sağlamak amacıyla, bu üste hem yangınlara müdahale edilecek, hem de eğitimler verilerek, ülkeler arasında da eğitim alışverişi yapılacak.

-Bu yıl Haziran ayından beri görevdesiniz. Şimdiye kadar kaç yangına müdahale edildi?

Süleyman Selçuk:1 Haziranda göreve başladık ve Ekim ayına kadar görevde kalacağız. Şimdiye kadar Antalya Kaş’da 1 yangın, Kumluca’da 2 yangın, Manavgat- Taşağıl ve Yeniköy’de toplam 3 yangın, Kemer, Gazipaşa ve Çine’de olmak üzere 9 yangına müdahale ettik. Her bir yangında 50 atış yapıldı ve toplam 300 ton su kullanıldı.Bu müdahalelerde toplam 30 saat uçuş yapıldı.

-Yangın müdahaleleri esnasında atlatılan bir tehlike oldu mu?

Yakup Kameroğlu: Türk Hava Kuvvetleri’ndeyken güneydoğuda görev yaptım. Orada hayat her zaman gözünüzün önünden film şeridi gibi geçiyor. Oradaki yaşamı yaşamayan bilemez. Hayatın pamuk ipliğine bağlı olduğunu biliyoruz ama oradaki iplik pamuk ipliğinden de ince… Hiçbir zaman için ölümü aklıma getirmedim. Müdahale ettiğiniz olaylarda bir can kurtarıyorsunuz. Bunun bir ağaç, bir hayvan ya da bir bir insan olması farkeder mi? Geçen yaz Selçuk bölgesinde çıkan yangında aşırı rüzgardan dolayı vadide uçakların giremeyeceği bir bölgedeydik. Fakat biz görev bilinciyle bölgeye girdik ve kapaklar açıldığında suyun camlara doğru gelmesi bir an tedirgin etti. Rüzgardan dolayı uçağı döndüremiyorsunuz. Aşağıdaki alevleri gördüğümde tek düşüncem o suyu oraya atmaktı ve başardık. Üsse döndüğümüzde inanın duruşum bile değişmişti. Yangına müdahale dünyadaki en tehlikeli uçuş olarak bilinir. Ama bizler için olayın manevi boyutu o kadar yüksekki inanın hayat ve ölüm arasındaki o ince çizgiyi alevler bize unutturuyor. O yangında uçuş saatimi doldurmama rağmen müdahaleyi bırakmadım. Eve döndüğümde neredeyse ayakta uyuyordum. Yabancılar bizim gibi değiller. Uçuş saatleri dolunca bırakırlar. Gene aynı olayı yaşasam gene şartlarımı zorlarım. Bu ülke hepimizin bu görev bizim sevdamız… Biz ülke olarak da duygusal bir toplumuz. THK öncelikle gönüllülük esasıyla çalışılan bir kurumdur.

- Alarm verildi, uçağa bindiniz ve alevler göründü. İlk yangın müdaheleniz. Neler hissettiniz?

Süleyman Selçuk:O an gerçekten duygusal olduğumuz bir andı. Bir an önce yangını söndüreyim. Dumanlar yok olsun diye bir his içinizden geçiyor. Dönüp bakıyorsunuz dumanlarda azalma yok. Yukardan hissedilen garip bir duygu… Aşağıdakiler suyun bayağı etkisi olduğunu söylüyor. Gökyüzünde yangın bir anda sönecekmiş gibi hissetmek istiyorsunuz. Çok büyük bir üzüntü ve üzülerek yapıyorsunuz. Gayretle çalışıyorsunuz. Manavgat’ta nadiren olan bir şey oldu ve beşinci atıştan sonra yangın söndü ve dumanların bittiğini gördük. Korkunç bir mutluluk ve onun verdiği gurur hiçbir şeyle ölçülemez. Yine dünyaya gelsem yine pilot olurdum. 27 yıldır pilotum. Gökyüzü bizim sevdamız...


-Neden sivil havacılık değilde THK’yı seçtiniz?

Süleyman Selçuk:Sivil havacılık emekli olduktan sonra bir çok arkadaşımın görev aldığı bir sektör. Ben yapım gereği değişikliği, adrenalini ve kriz yönetimini seven biriyim. Bu görevde bir anda her şey değişebiliyor. Hiç beklenmedik durumlarla karşılaşmak hem benim için inanılmaz heyecan verici hem de bir ağacı bile kurtarmak tarif edilmez bir mutluluk… Bizler için bir tek ağaç ile bir ormanın hiçbir farkı yok. Tek bir ağacı bile kurtarmak aynı mutluluğu yaşatıyor.


-İşinizin olmazsa olmaz tarafı nedir?

Süleyman Selçuk:Bu iş bir ekip işidir. Pilot, uçak ve teknisyen sacayağının parçaları… Bu üçgen ayrılmaz bir bütündür. Ekip içindeki güven çok önemlidir. Bizler birbirimize ölümüne güveniriz. En son el sıkışıp ayrıldığımız kişiler teknisyen arkadaşlarımız… Yerden kesilmek için iyi bir bakım, iyi bir pilotaj ve iyi bir uçak birbirinden ayrılamaz. Hepimiz görevimizin bilincindeyizdir. Her altı ayda sağlık kontrollerinden geçiyoruz. Ayrıca her gün görev başında olduğumuzdan özel hayatlarımızda alkol alan kişiler olmamıza rağmen bu 4 aylık yangın sezonu boyunca alkol almıyoruz. Yediklerimize çok dikkat etmek zorundayız.

-Hayati önem taşıyan bu uçakların bakımını yapmak size nasıl hissettiriyor?

İsmail Saran: Bizim meslekte öncelikle emniyet önemlidir. Biz ilk bunu öğrenir hep bunu uygularız. Öncelikle kendi emniyetimizi sağlarız ki, başkalarına yardımcı olabilelim. Bu yangın uçakları için ekip olarak Kanada’da eğitim gördük. Halen de eğitimlerimiz burada devam etmektedir. Uçaklar asla hata affetmezler ve asla bir anlık dalgınlığa bile hakkınız yoktur. Dikkatimiz her zaman işimizdedir ve en küçük bir ayrıntıyı bile önemseriz. Hem pilotların hem de yardım bekleyenlerin hayatını güvence altına alacak olan işi yapıyor olmak, insana tarif edilemez bir sorumluluk yüklüyor.

Yakup Kameroğlu Kimdir?

1964 Osmaniye doğumlu. 1982 ve 2007 yılları arasında Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yaptıktan sonra emekli oldum ve 2 senedir de Türk Hava Kurumunda yangın müdahale biriminde pilot olarak görev yapmaktayım.

Süleyman Selçuk Kimdir?

1961 Malatya doğumlu. 2008 yılına kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yaptıktan sonra emekli oldum ve 1 senedir de Türk Hava Kurumunda pilot olarak görev yapmaktayım.

İsmail Saran Kimdir?

1954 Bandırma doğumlu. Emekli Hava Astsubayım. 1973 yılından itibaren 2003 yılına kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevyaptım. 2003 yılından beri THK’da yangın uçakları teknisyeni olarak çalışmaktayım.

Muhammed Güçlü

Burdurluyum. 1985 yılından beri uçak bakım teknisyeni olarak çalışmaktayım.

Mehmet Bilgi Birkan

1950 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Orman Mühendisliği mezunudur. Mezuniyetinin ardından Antalya Orman Bölge Müdürlüğünde çeşitli kademelerde görev yaptım. 1 Haziran’dan beri de burada Orman Bölge Müdürlüğü Kontrol ve Nöbetçi Teknik Eleman olarak görev yapmaktayım.

08 Temmuz 2009

NEVZAT ÇEVİK



Myra Antik Kenti’nin limanı olan Andriake Limanı’nda bu hafta başlayan Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nevzat Çelik’in başkanlığındaki kazı çalışmalarında Roma İmparatorluğu’nun sırları gömülü...


“Kültürel emanetlerimizin öneminin farkında mıyız?” sorusunun cevabını bulmak üzere Demre’ye doğru yola çıktık bu hafta… Günün erken saatlerinde başlayan yolculuğumuzda Ulupınar’ da sabah kahvaltısı molası verdik. Yüzyıllık çınar ağaçlarının gölgesinde yeşilin her tonunu bulabileceğiniz, berrak bir nehrin kucağında güne başlamak tarif edilemez bir duygu yaşatıyor insana… Damağınızda kalan lezzetler doğanın büyüleyici görüntüsüyle birleşince unutulmaz bir anı oldu bizim için…




Demre’ye vardığımızda yoğun sıcağa rağmen Nevzat Hoca ve ekibinin yüzlerindeki gülümseme ve heyecanla anlatmaya başladıkları arkeolojik çalışmaları bizlere yeni bir Likya Müzesi’nin de müjdesini verdi.




Sadece akademisyen olmakla kalmayan aynı zamanda görkemli bir açılış organize ederek bu yılki kazı çalışmalarını başlatan Nevzat Çevik, çalışmalar tamamlandığında liman bölgesinin eşi benzeri olmayan bir müzeye dönüşmesi için çalışacaklarını ilk defa bizlerle paylaştı.




Myra Kenti yeraltı mezarlarının devamı niteliğinde olan bu çalışmanın görülmeye değer bir emek ve inanç işi olduğunu bir kez daha anladık. Üniversite öğrencilerinin oluşturduğu kazı ekibindeki heyecanlı çalışma bizleri de heyecanlandırdı.Gururlandık.




2 ay boyunca devam etmesi planlanan Andriake kazılarının ardından Myra Kenti’ni gezdiğimizde ise gördüğümüz manzara anlatılamayacak kadar büyüleyiciydi.




Bugünkü Demre ilçe merkezinde ve civarinda yer alan Myra Antik Kenti, özellikle Likya dönemi kaya mezarlari, Roma dönemi tiyatrosu ve Bizans dönemi Aziz Nichola Kilisesi ile ünlü… Her yıl 500 bin turistin geldiği Myra’da ilerleyen yıllarda bu sayının daha da artacağı düşünülüyor.




Kazı çalışmalarının yapıldığı Andriake Limanı 2 bin metrekarelik bir ticaret merkezini günümüze kadar getirmiş. Roma İmparatoru Hadrian ve karısı Sabina’nın büstlerinin bulunduğu görkemli giriş kapısı bugun bile ihtişamını korumakta…




Antik kentleriyle ünlü Antalya’nın kültürel zenginliği bizlere bir kez daha ne kadar şanslı bir coğrafyada olduğumuzu hatırlatmalı ve kültürel emanetlerimize sahip çıkmamız gerektiğini unutturmamalı






-Arkeoloji insana ne verir?




Bir bilim dalı vardır, insanın sadece dişiyle ilgilenir, bir bilim dalı vardır, insanın sadece saçıyla ilgilenir. Bir mimar sadece binayla ilgilenir. Arkeoloji öyle bir şeyki, herşeyle ilgilenir. Biz bir kenti kazdığımızda, burası evdir ya da hamamdır ben ilgilenmiyorum diyemeyiz. Çok fazla bilim adamıyla çalışmamızı gerektiren bir bilim dalıdır. Arkeologlar geçmiş kültürlerin ve sanatların ne olduğunun peşindedir.




-Şu ana kadar katıldığınız kazılarda bulunanlar arasında sizin için en önemli obje hangisiydi?




Bu soru aslında yanıtlaması en zor soru… Hepsi değerlidir ama önem sırası değişebilir. Bulduğum objenin ne olduğu ve ne anlattığı onun önemini belirler. Küçücük bir yüzük taşı bulursunuz üzerinde bir imparatoriçenin resmi vardır ve objenin bir anda anlamı değişir. Hikayenin büyük bir kısmını tamamlıyordur ve paha biçilemez ya da hikayede küçük bir noktayı tamamlıyordur ve önemi o na göredir. Geçen yılki kazı çalışmamızda bir oyukta bulduğum sağlam bir seramik eser 5 bin yıllıktı. ‘Tunç çağında sahillerde yaşam yoktu’ görüşünü savunan bilim adamlarının görüşü bulduğum bir objeyle çürütülmüş oldu. Böylelikle tarihin seyri değişmiş oldu. Arkeoloji bilinmeyenin peşinde olan ve bulunanlarla tarihe yön veren bir bilim dalı ve benim bulduğum bu eşya çok heyecan vericiydi.




-Hayalini kurduğunuz ve o bölgede kazı çalışması yapmak istediğiniz bir yer var mı?




Nemrut Dağında bir kralın mezarını kazmak isterdim.Çünkü ben mezar ve ölü gömme teknikleri üzerine çok uğraştım. Likya’da 45 tane mezar açtık. Beni en çok heyecanlandıran şey yer altı oda mezarları ve bu çalışmayı Nemrut Dağı’nda yapmayı çok isterdim.




-Arkeolojik kazılarda en çok bulunan obje nedir?




Seramik ve günlük mutfak eşyaları çok çıkar. En uzun dayanan madde ise altındır. Altın hiçbir zaman bozulmaz. Kolay işlenir ve saf altınsa binlerce yıl kalabilir.




-En çok zorlanılan kazı alanları neresidir?




En çok zorlanılan kazı alanları zemin suyu olan yerlerdir. Su ortada bir yerde olsa suyu tahliye edersiniz ama bir gölü ya da denizi tahliye etmek mümkün değil. Çıkarılan eserler suyun içinde bozulmuş olduğundan çalışması zordur. Mesela Limra ve Patara’da suyun içinde çalışıyorlar ve bu en zorudur.




-Binlerce yıllık tarihi bulgulara baktığımızda günümüzde de kullandığımız eşyalar var mı?




Mutfak eşyaları malzemesi ve niteliği değişmesine rağmen aynıdır. Çünkü ihtiyaç aynıdır. İhtiyaç aynı olduğu sürece 3 bin yılda geçse kullanılan objeler değişmez. İhtiyaç değişirse bir eşyanın formu değişir.




-Türkiye’nin arkeolojik kazılarda dünyadaki yeri nedir?




Arkeolojik kazılarda eski eser yasası, Osman Hamdi Bey zamanında 1800’lü yıllarda yeni yeni çıkmaya başlamışken Anadolu’da 40 yıl öncesinde arkeolojik kazılar başlamıştı. Yabancı bilim adamları o yıllarda bulduklarını ülkelerine götürdü. Yurtdışındaki müzelerin çoğu Anadolu’dan götürülen eserlerle dolu… Biz yasa yapıp bunu koruyana kadar gerçekten çok kaybımız olmuş. Anadolu’daki ilk hocalar teknolojiden uzaklardı. Yeterli imkanları yoktu. Finans sorunları vardı ve ekip hiç yoktu. Bu kazıları uzun yıllar yabancılar yürütmüş. Yeni nesille beraber bizlerin hiçbir yabancı teknolojiye ihtiyacı kalmadı. Yabancılarla sadece bilgi alışverişi yapmayı tercih ediyorum. Bir kazıyı sadece Türklerden oluşan bir ekiple tamamlamanın gururu çok daha başka…




-Kazı ekibi bir gününü nasıl geçiriyor?




Sabah 5.30’da herkes uyanır. Saat 6.00’da iş başı yaparız. Saat 10.30 gibi kazı evinde hazırlanan sandviçlerle ve çayla bir mola verilir. Yarım saatlik bir molanın ardından çalışmaya devam edip, saat 14.00’de arazideki çalışmayı bırakıp kazı evine geçiyoruz. Öğlen yemeğimiz 15.00’da, akşam yemeğimiz ise 20.00’de. Öğle yemeğinden sonra işçiler ertesi güne kadar serbestler ama bizim ekip bu sefer kazı evindeki atölye çalışmalarına başlar. Bulunan eserlerin temizlenmesi kayıt altına alınması gece geç saatlere kadar devam eder. Pazar günleri izin günüdür ama şehir dışına çıkmak yasak. Kazı ekibi tüm eşyalarıyla gelir ve iki ay burayı terketmez. Bu zor bir iştir. Kız çocukları evde tabak bile yıkamamıştır ama burada tozun toprağın içinde günde sekiz saat çalışıyorlar. Anneleri görse gözlerine inanamaz. Arazi çalışmaları meslek aşkı ve kendini tanıma açısından büyük önem taşır. Fiziki dayanıklılığın sınandığı yerler arazi çalışmalarıdır ve çocuklar buradan bambaşka dünya görüşüyle evlerine dönüyorlar. Dışardan çok farklı görünse de bizler adını koyamadığımız bir aşkla bu işi yapıyoruz.




-Arkeologların mesleki tehlikeleri nelerdir?




Birincisi akrep ve yılan gibi hayvanlar. Bu hayvanlar burada yaşıyor ve öğrencilerimize tembihliyoruz. Taşları kaldırmadan önce mutlaka kontrol ediyorlar. Kullanılan aletler tehlikelidir. Tahra,çapa gibi aletleri kullanırken dikkatli olunmak zorundadır. Güneş çarpması ve alerjik reaksiyonlar olabiliyor. Neticede arazi ortamında çalışılan tüm işlerle aynı tehlikelere sahibiz. En büyük duam hem sezon başında hem de sezon sonunda kazasız belasız bir çalışma ortamında bulunmak. Öğrencilere bir şey olacak diye ödüm kopuyor.




-Myra Antik Kenti ve Andriake Limanı ile ilgili öngörüleriniz nelerdir?




Bizi burada üç kademeli bir süreç bekliyor. Andriake Limanı’ndaki Granarium (Antik çağda pazarlar) limanın odağıdır ve esas mesele budur. Bunlar dev silolardır. Bu limanlara uğrayıp buradan İtalya’ya giden büyük tekneler var. Buradaki çalılıkların yerinde o zamanlar liman tesisleri var. Tekne yanaşıyor buraya bir şeyler bırakıp, kendi alacaklarını alıp ayrılıyor. Aynen bugünkü gibi… O anı hayal etmek bile insanı heyecanlandırırken birde bizler, o yıllara ait objelerin peşindeyiz. Arkeolojide birinci aşama kazıdır. Şu anda Granarium’da kazılar başladı. Sonra Plakomaya ( çarşı) başlayacağız. Kazı bu yıl Granarium’da bitecek ve ikinci aşamada restorasyon çalışmalarına başlayacağız. Son aşamada ise müzeleştirme projesini tamamlayacağız. Bu 2 bin metrakarelik dev çarşıyı benzeri olmayan bir Likya müzesi haline getirmek istiyoruz.




-Arkeolojik kazıların turizme katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?




Bizim için bilimsel bir amaç değil ama sonuçtur. Eğer bir kazı çalışması başlamışsa ve burada bir lira bile harcıyorsam bu entelektüel olarak ve gelir olarak hem halka hem turizme yansımalıdır. Bilimsel olarak da bilime yansımalıdır. Halk entelektüel olarak da kalkınmalı ve yükselmelidir.Kazılmamış bir kente turist gruplarını getirmeniz mümkün değildir. Bu yüzden bu çalışmaların iki yönlü önemi de çok büyüktür.




-Binlerce yıl önce binalar neye göre yapılıyordu?




2 bin yıl önce sismik değerler ölçülemiyor. Depreme dayanıklı bina yapmak yerine ölçemedikleri için ellerinden gelenin en iyisini yapmışlar. Bunun içinde en sağlam olan hammaddeyi yani taşları kullanmışlar. Onlar binalarının 2 bin yıl dayanacağını düşünerek yapmadılar elbetteki bu çalışmaları, ama tehlikeyi öngöremedikleri için sınırını bilmiyordı ve en sağlamını yaptıklarında da ortaya bu sonuç çıktı. O dönemki mimari, estetik ve mühendislik hesaplamaları inanılması zor işler… Bugünkü teknoloji bir sürü malzeme oluşturuyor. Demir, çelik, beton, tuğla gibi işlenmiş malzemelerin doğal taş kadar dayanıklı olması beklenemez. Dolayısıyla da o an işlerini halletmek için yaptıkları taştan yapılar bugün bizleri 3 bin yıl öncesine götürebiliyor.




-Antik mezarlar niçin özel ilgi alanınıza giriyor?




Mezarlar sadece ölüleri değil diriyide anlatır. Binlerce yıl öncesinden kalan eşyalara açık alanda ulaşmak çok zor ama eşyalarıyla ölüyü gömme gelenekleri bizlere, onların yaşamlarındaki alışkanlıklarını anlama imkanı yaratıyor. O yıllarda kullandıkları eşyalarına ulaşma şansımız oluyor. Ben bu antik mezarlar üzerinde hayatı anlamak adına çok duruyorum. Gerçektende çok değişik bulgularımız oldu. Bir hamam bulduğunuzda hamamın eşyalarına ulaşmanız çok zordur ama o döneme ait bir mezarda hamam takımını bulabiliyorsunuz.




-Peki hocam iki bin sene sonra bizi araştıran arkeologlar sizce ne bulacaklar?




Aslında onlarda kendilerince ilginç şeyler bulacaklar. Mesela orada mermer bir mezar taşında Nevzat Çevik, şu yılda doğmuş, şu yılda ölmüştür yazacak. Bizde hala o yazıtlara ulaşıyoruz. İkincisi mezarı açacak ve bomboş bir çukur ve üzerine toprak çökmesin diye engel konulmuş bir görüntü bulacaklar. Kemikler var ve başkada bir şey yok. O zaman diyeceklerki, iki bin yıl önce burada yaşayan dini müslüman olan adamlar öldüğünde yanına hiçbir şey konulmuyormuş. Bunu bulacaklar. Bu da bir keşiftir. Eğerki başka bir mezarda bir saat de bulursa, “Bu adamın kişisel isteği olmalı çünkü diğer mezarlarda saate rastlamadık” diyecekler. Şehirlerimizde bir şey bulamayacaklar. Çünkü eskiyi yıkarak yok ettiğimiz için belki en son yapılanı bulacaklar. Mesela 2 bin yıl sonra birisi kazı yapıyor ve bu dönemi araştırıyor. Ortada ne bina, ne eşya, ne insan kalmış. Onlarında bulacakları şeyler cd’ler, flash bellekler yada dijital arşivler… Onlarda bu bulduklarını kullanıp bizleri anlayacak bir alet geliştirmeye çalışacaklar. Çünkü şimdi cd olarak kullandığımız şeyler o yıllardaki cihazlarda çalışmıyor olacak. İki bin yıl sonra sayısal kazılar yapılacak. Sanal kazılar olacak. Buldukları nesneleri ancak dijital ortamda çözümleyebilecekler. İki bin yıl sonra arkeoloji yine var olacak ama “ileri teknoji kazılar” olacak. Ben Likyalıları bulmak için taşların ve objelerin peşindeyim. İki bin yıl sonra da beni bulmak için cd’lerin peşinde olacaklar. Biz şimdi nasıl heyecan duyuyorsak, iki bin yıl sonrada bizi araştıranlar için bizler heyecan verici olacağız.




-Türkiye’deki arkeolojik tahribat ne durumda?




En ciddi sorunumuz şu anda budur. Bir kenti en iyi koruma yolu kazmaktır. Kazıldığı zaman koruma altına alınıyor. Ülkemizde kağıdın üzerinde bir sürü sit alanı vardır ama üzerleri yerleşim yeri ya da tahribat mevcut. Dağlarda yüzlerce antik kent var ama defineciler başta olmak üzere halkımızda yerle bir etmiş. Ülkemizdeki arkeolojik tahribat ciddi boyuttadır. Güzellik ve zenginlik başa beladır. Türkiye antik kentleriyle böyle bir ülkedir. Bunu korumak inanın çok zor ama imkansız değil… Kaçak kazılar ciddi anlamda önlenmiş durumda ama höyüklerin (eski bir yerleşme yerinin zamanla toprakla örtülüp tepe biçimine gelmiş hali) tahribatını henüz engelleyebilmiş değiliz.




-Yıllardır arkeolojik çalışmalar yapan bir bilim adamısınız. Bütün tecrübelerinizi ve akademik kariyerinizi göz önüne alırsak sizce biz tarihten ders alıyor muyuz?




Ünlü tarihçi Tarih Ne İşe Yarar kitabının yazarı Marc Bloch’a oğlu sorar. “Baba tarih ne işe yarar?” Henüz oğluma bile tam olarak anlatamamışken, ben bir kitap yazmaya başladım diye anlatır Marc Bloch… Tarih, ders alalım bir daha o hatayı yapmayalım demektir. Bu doğrudur. Ders alırsanız o hatayı yapmazsınız ama ders alındığına da tarih şahit olmamıştır. Bu nedenle Ortadoğu’da hala kan durmaz, hala ülkeler arası barış sorunları vardır. Tarihden ders alırsanız olur ama alındığını görmedim henüz… Yinede geleceğe bakabilmek için kesinlikle geçmişi bilmek zorundayız.




-Unesco’nun “Dünya Kültür Mirası Listesi”nde olmanın bizim için önemi nedir?




Myra ve Andriake Liman’ı listeye son giren yerler içindedir. Bu aslında önemli birşeydir. Bu listeye giren yerler, dünyadaki en önemli korunması gereken öncelikli eserler oluyor. Kültür ve tarih kişinin yada bir ülkenin değildir. Bu bir dünya mirasıdır. Asya’daki Acropol’de dünya mirasıdır. Bunları korumak boynumuzun borcudur. Ben bu miras lafını da sevmiyorum aslında. Miras kelimesi Tükçe’de aileden kalan para ya da malın dilediğince harcanması ve kullanılmasıdır. Bu kelimeyi ingilizcedeki “inherited” kelimesinden örnekle kullanıyoruz ama asıl olması gereken miras değil emanettir. Bizim geleneksel değerlerimize göre kutsal olan ve önemle bakılan şey miras değil emanettir. Tarihimizden kalanlara miras değil emanet gözüyle bakarsak korunabileceğini düşünüyorum. Bu yüzden ilk iş olarak ‘kültürel miras’ yerine ‘kültürel emanet’ tanımı kullanılmalıdır.


Nevzat Çevik Kimdir?

1962 yılında Malatya’da doğan Prof. Dr. Nevzat Çevik, Akdeniz Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölüm Başkanıdır.Uzmanlık alanları, Likya, Eskiçağ Mimarisi, Roma Mimarisi, Kaya Mimarlığı, Ölü Gömme Gelenekleri ve Mezar Mimarisi, Alan Arkeolojisi, Müzecilik Urartu’dur (Protohistorya Önasya) Bugüne kadar bir çok kazı başkanlığı görevini başarıyla tamamlamış olan Çevik şuan Myra ve Limanı Andriake Kazıları Kurucu Başkanıdır.

26 Haziran 2009

KENYALI AKROBATLAR


Falcılar, akrobatlar, yılan oynatıcıları, kınadan dövme yapanlar, ateş yutanlar, trapezciler ve müzisyenler Kenya’nın bir diğer yüzü…

Kenya, dünyada en iyi ve en ünlü safari yeri olarak kabul edilmektedir. Safari macerasının yanısıra Kenya'nın zengin kültürü de insanları buraya çeken nedenlerin başında gelmektedir. Kenyalıların yerel müziğine Benga adı verilir. Dans etmeyi çok seven Kenya halkının bu müzik eşliğinde değişik dans figürleri var.
Kenya mutfağına gelecek olursak; yemeklerinde ya çok fazla et sosu ya da çok fazla fasulye kullanmaktadırlar. Nairobililer ilginç yetenekleri olan bir halk… 6 metrelik dev piton yılanını eliyle yakalayanlar, son derece tehlikeli şovlara imza atanlar, adrenalini en yüksek safari turları ‘Nairobi’ denilince akılda kalanlar…

Kenya’nın başkenti Nairobi’de yirminin üzerinde sirk var ve ülkedeki sirk okulları Kenya’nın neşeli yüzünü oluşturuyor.

Akrobatlar, her gün saatlerce tekrar eder numaralarını... Çoluk çocuk ayrı bir dünyadır onların ki... Dayanışmanın, özverinin, birlikte mücadelenin en yoğun yaşandığı hayatlar…

Sadece ekmek parası için asla yapılamayacak işlerin belki de en başında gelir akrobasi sanatları... Her parası olanın yapacağı bir iş ise asla değildir.

Başkent Nairobi’den gelen yaşları 22 ile 30 arasındaki 7 genç Antalya’da nefes kesen şovlarıyla yürek hoplatıyor. Antalyalıların, yerli ve yabancı turistlerin ilgiyle izlediği şovlar muazzam bir görsel şölen ve bir o kadar da tehlikeli…

Egzotik, neşeli ve eğlenceli Afrika müzikleri ile sergilenen akrobasi şovunu izlerken, akrobatlar adeta sahneyi Afrika Ormanlarına çeviriyor.

Kocaman gülümsemeleri ve sempatik tavırlarıyla en zor akrobatik hareketleri, çocuk oyuncağına çeviren Kenyalı akrobatlar bu hafta bizi Afrika’nın bilinmeyenlerine uzanan bir yolculuğa çıkardı.

Sohbete başladığımızda utangaç tavırları ve şaşkınlıkları yüzlerinden okunan Kenya’lı akrobatların yaşadıkları şaşkınlık, sohbet ilerledikçe yerini şen kahkahalara bıraktı.

Antalya bölgesinin ilk animasyon ve organizasyon şirketi olan Seans Organizasyon’un bünyesinde Antalya’ya gelen ekip, izleyenlere utamayacakları bir şov sergiliyor.

Seans Organizasyon bünyesinde, 200 yabancı sanatçı bulunuyor. Her biri özel yeteneklere sahip olan grup da, çocuklardan, Asya’lılara, Shaolin Rahipleri’nden dans şovlarına uzanan zengin bir ürün yelpazesi mevcut…

Eren Güngör ve Halis Altay’ın sahibi oldukları Seans Organizasyon, yıllardır Antalya eğlence hayatının dünyaya açılan penceresi…

Beş yıldır Kenyalı akrobasi gruplarını ağırlayan Seans Organizasyon, “Kenyalılar için hayatlarındaki en önemli şey müzik. Beş yıl içinde farklı farklı gruplar ağırladık ve hepsinin ilk maaşlarıyla aldıkları ilk şey bir müzik seti ve Afrika müziklerinin olduğu compact disclerdi. Bu grupta ilk maaşlarıyla bir müzik seti ve cd aldılar” dedi.

Kenya’daki işsizlik ve fakirlikten dolayı yaşam standartlarının çok zor olduğunu söyleyen Kenyalı akrobatlar, farklı ülkelerde çalışarak kazandıkları parayı ailelerine göndererek geçimlerini sağlıyor. Yılın yarısından fazlasını ailerinden uzak geçiren akrobasi grubu Antalya’da olmaktan ve Antalyalılardan gördükleri ilgiden hayli memnun…

Türklerin siyahi insanlara karşı bir sempatisi olduğunu ve diğer ülkelerde yaşadıkları zorlukları Antalya’da yaşamadıklarını belirten grup “ Bizlere o kadar iyi davranılıyor ve halk bize o kadar misafirperver yaklaşıyor ki, siz de Nairobi’ye geldiğinizde bizlerde sizleri aynı şekilde ağırlamak isteriz” dedi.

Afrika’dan merhaba anlamına gelen “MAMBO AFRİKA” akrobasi grubu, Ekim ayı sonuna kadar Antalya’da gösterilerine devam edecek.

‘Mambo Afrika’da ekip lideri 29 yaşındaki Samuel Mbuthia ve grubun koreografı 30 yaşındaki George Mbugua.

Grubun en renkli ve güleryüzlü üyesi en genç olan 20 yaşındaki Joseph Njora, birkaç kelime de olsa şimdiden Türkçe öğrenmeye başlamış. 22 yaşındaki James Gathirhba, 23 yaşındaki Steven Thuo, 25 yaşındaki Josphat Otieno ve 28 yaşındaki Wallace Mwaura ise güleryüzlü ve sempatik tavırlarıyla sohbetimize renk kattılar.

Akrobat olabilmek için sirk okulundan mezun olan, Nairobili 7 yetenekli gençle “Mambo Afrika” yı, mesleğin zorluklarını, Nairobi’deki yaşam olanaklarını, özlemlerini ve hayallerini konuştuğumuz keyifli söyleşimizde Afrika’dan Antalya’ya uzanan hayatların egzotik esintilerini bulacaksınız.


-Mambo Afrika olarak şu ana hangi ülkelerde bulundunuz?


Şu ana kadar 3 ülkede bulunduk. Türkiye dördüncü ülkemiz. Bundan önce İsrail, Tayvan ve Amerika’da çalıştık. Her ülkenin kendine göre farklılıkları vardı. İsrail’de havaçok sıcaktı. Orada çalışmak çok zor. Antalya’nın havası Kenya ile aynı ama İsrail Antalya’dan da sıcak. En çok sevdiğimiz yer de Amerika oldu. Hayat çok iyiydi ayrıca kazancımız da çok iyiydi.


-Bu işe nasıl başladınız?


Grup olarak 9 yıl önce bu işe başladık. Hepimiz aynı sirk okulunun ve aynı sınıfın öğrencileriydik. 3 sene bu işin eğitimini alıp mezun olduktan sonra Mambo Afrikayı kurduk.


-Bu izlediğimiz gösterinin provaları ne kadar sürdü?


Antalya’ya gelmeden önce 6 ay boyunca hergün prova yaptık. Okulda bu işin belli kısmını oturtmuştuk. Şimdi ise her sabah prova yapmaya devam ediyoruz. Sahnede izlediğiniz gösteri çok zor ve yorucu bir çalışmanın ardından oluşuyor.


-Antalya hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir çok farklı otelde gösteri yapıyoruz. Her birinden ayrı zevk alıyoruz. Antalya çok güzel bir şehir. Yiyeceklerini, havasını ve denizini çok seviyoruz. Ayrıca burada o kadar iyi davranılıyor ve halk bize o kadar misafirperver yaklaşıyor ki, siz de Nairobi’ye geldiğinizde bizlerde sizleri aynı şekilde ağırlamak isteriz.

-Aranızda evli olanlarda var. Ailelerinizden uzak yaşamak zor olmuyor mu?


Kenya’da çok büyük bir işsizlik var ve fakirlik çok fazla. Yaşayabilmek için bu işi yapmaya mecburuz. Tabiki çok zor ama başka şansımız yok. Burada kazandığımız parayı ailelerimize göndererek geçiniyoruz. Uzun aylar ailemizle sadece internetten mail yoluyla ve telefonla haberleşiyoruz.


-Bu işin zor yanları nelerdir?


İşimiz güce ve dengeye dayanıyor. Zamanlama çok önemli. Gittiğimiz ülkelerde sahneye çıkmadan önce uzun süre çalışıyoruz. İşin tehlikeleri çok fazla. Elimizden geldiğince en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Bizim şovumuzda 7 kişilik kulelerden oluşan piramit gösterisi ve çemberden geçme gösterisi yapılması en zor gösteriler. Piramit gösterisi için hepimizin olması gerekiyor. İçimizden biri olmasa o gösteriyi yapamayız. Herkesin ayrı bir görevi ve sorumluluğu var. Bizim gözterimizin en önemli özelliği dayanıklılık. Ne kadar dayanıklıysanız o kadar iyi oluyor. Çember gösterisi içinse esneklik çok önemli her gün fitness yapmamız gerekiyor. Gösteri esnasında da kendi aramızda kullandığımız özel bir dil ile anlaşıyoruz.


-Akrobat olabilmek için hangi özellikler gerekir?


Öncelikle güçlü olmalısınız. Atik ve esnek olmak bu işin en önemli yanı. Hem yetenek hem de eğitim gerekli. Ayrıca yemek yedikten sonra kendinizi kontrol edebilmelisiniz. Mutlaka yemeklerden 2 saat sonra prova yapmaya başlıyoruz. Yemediğimiz her hangi bir yiyecek yok ama önemli olan yemekten hemen sonra hareket yapmamak. Eğer fiziğinizi ve gücünüzü korursanız uzun yıllar bu işi yapabilirsiniz. Ama vücudunuza iyi bakmazsanız bu işi yapamazsınız. İsteyen herkes sirk okuluna gidebilir, zaten bu işi yapıp yapamayacağınız orada belli oluyor.


-Örnek aldığınız bir akrobasi grubu var mı?


Afrika kökenli akrobasi gruplarının hepsi çok başarılı. Asya’dan da Çinlilerin akrobasi gruplarını izliyoruz. Burada bulunduğumuz süre içinde de diğer ülkelerden gelen gruplardan hem biz bir şeyler öğreniyoruz hem de onlara bir şeyler öğretiyoruz. Ama siyah ırk olmamızın avantajları var. Bizler bedenen daha güçlüyüz ve bu işte güç çok önemlidir. Atletik bir yapımız olduğu için Afrikalıların akrobasi de daha yetenekli olduklarını düşünüyoruz. Çinlilerle Afrikalılardan oluşacak karma bir grubun çok başarılı olacağını söyleyebiliriz.


-Türk yemekleriyle aranız nasıl? En çok hangi yemeği sevdiniz?


Türklerin çok zengin bir mutfağı var. Özellikle meyvalarınız çok çeşitli ve çok güzel. En çok kiraz ve kayısıyı sevdik. Yemeklerden de en çok tavuk ve pilavı sevdik.

-Kenya’ya ait özlediğiniz bir yemek var mı?


Bizim ulusal bir yemeğimiz olan Nyama Choma’yı hepimiz özledik. Bu yemek ızgarada keçi eti yemeğidir. Eğer bir gün Kenya’ya yolunuz düşerse mutlaka denemelisiniz. Nairobi size göre farklı yemek kültürü olan bir yerdir. Mangalda antilop, zürafa, timsah ve daha farklı çeşitler bulabilirsiniz.


-Kenya’nın geçim kaynakları nedir?


32 milyon nüfusu olan bir ülkeyiz. İşsizlik çok ciddi bir sorun. Çoğu insanın durumu kötü. Ülkenin çok farklı bir yönetim tarzı var. Safari ülkenin en ünlü özelliği ve geçim kaynağı ama nüfusa oranla etkisi pek yok. "Beş Büyük” olan Aslan, Leopar, Fil, Bufalo, Su aygırı ve nadir bulunan Gergedan (aynı türden hem beyaz hem de siyah), Zebra, Geyik, Ceylan, Öküz başlı Afrika Antilopu, Yaban domuzu, Çita ve Şebek gibi vahşi hayvanları birarada görme olanağı olan tek yer Kenya’dır. Nesli tükenmekte olan beyaz kaplanları da burada görebiliyorsunuz.

Biz de işsizlik sıkıntısı yüzünden akrobat olmaya karar verdik. Sirklerde meslek babadan oğula geçer ama bizde öyle değil. Biz sadece parasızlık yüzünden mecburen akrobat olduk.


-O halde bu işi yapmasaydınız mesleğiniz ne olsun isterdiniz?


Samuel: Ben elektronik eşya satışı yapmak isterdim.

James: Sandalye alım satım işi yapmak isterdim.

Steven: Ben bisiklet işiyle uğraşırdım.

Josphat : Ben gönüllü hizmet veren akrobasi okulu açmak isterdim.

Wallace: Ben club işi yapmak isterdim.

George: Otobüs taşımacılığı yapmak isterdim.

Joseph: Hastane açmak isterdim.


-Peki çok paranız olsa en büyük hayaliniz ne olurdu?


James: Amerika’ya tekrar gidip çok para kazanıp ülkemde iş kurmak isterdim.

Steven: Ben de kazandığım parayla aileme iyi bir gelecek hazırlamak isterdim.

Josphat : Ben ülkemde inşaat işine girmek isterdim.

Wallace: Seyahat acentası sahibi olmak isterdim.

George: İş adamı olmak isterdim.

Joseph: Ticaretle uğraşmak isterdim.


-Kenya’da en çok eksikliği hissedilen şey nedir?


Kenya’nın en çok ihtiyacı olan yapı okul ve hastane. Aslında bizim ülkemizde çok var ama çok pahalı olduğu için halkın geneli faydalanamıyor. Herkesin faydalanacağı okullar ve hastaneler olsun isterdik.


-En çok sevdiğiniz spor nedir?


Futbolu çok seviyoruz. Hem oynamayı hem de izlemeyi seviyoruz. Her birimiz farklı bir takımı tutuyoruz. Manchester, Chelsea, Barcelona, Arsenal ve Liverpool’u destekliyoruz. Dünya kupasında Türkiye’yi de izledik. Çok iyi bir takım ve oyunculukları vardı.


-Antalya’dan ayrıldığınızda en çok neyi özleyeceksiniz?

Türkleri ve lojmandaki arkadaşlarımızı özleyeceğiz. Buranın havasını ve denizi özleyeceğimiz kesin… Ayrıca Türk kızları siyahi erkeklere karşı çok ilgililer. Yabancı dil sorunundan dolayı pek anlaşamıyoruz ama çok güzeller… Özleyeceğimiz kesin…

22 Haziran 2009

STEVE TOGNI



Küçük karavanlarda geçirilen yıllar, yaşam boyu katedilen binlerce kilometre yol, gösteri hazırlıkları ve madalyonun öte yüzündeki merak edilenler…


Yerleşim kapasitesi ve şov zenginliğiyle dünyanın üçüncü büyük sirki olan İtalyan Sirki Il Florilegio nefes kesen gösterileriyle Antalyalılarla buluştu.


Dünya Sirkler Birliği Başkanı İtalyan Senatör Livio Togni'nin sahibi olduğu İtalyan Devlet Sirki 1872’den beri gösterilerine devam ediyor.


Zengin bir program sunan Il Florilegio da, ateş yutan adamlar, trapez gösterileri, dans eden atlar, zebralar, su aygırı, piton yılanı ve timsahlı gösteriler ile aslan ve kaplan şovları ve nefes kesen motorsiklet şovuyla zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.


İki saatlik bir gösteri sunan sirk , 37 hayvan ve 80 kişilik bir grup çalışması… Sirkin sahibi olan Livio Togni’nin oğlu Steve Togni, sirkin hem yöneticisi hem de aslan ve kaplanlarla yaptığı şovlarla izleyiciyi büyülüyor.


Çadır hayatının zor olmasına karşın büyüleyici bir etkisi olduğu da tartışılmaz. İki saatlik bir gösteri için aylar süren çalışmaların yapıldığı çadır da herkesin merak ettiği şov dünyasının bilinmeyenlerini Steve Togni’den dinledik.


15 yıldır evine uğramadığını anlatan genç patron, “Ben bu sirkte doğdum ve benim bütün hayatım bu çadırdan oluşuyor” dedi.


Babadan oğula devrolan ve baba mesleğinin devamını sağlayan Il Florilegio sirki 6 kuşaktır insanları eğlendirmeye ve şaşırtmaya devam ediyor. Bu işin bir tutku olduğunu ve yaşam tarzlarının bu olduğunu belirten Togni, “Asla sabit bir yerde kalamayız. Avrupa’daki ve Afrika’daki bütün ülkeleri gezdik. Şimdi sıra Asya’da” derken bizi çok şaşırtan yaşam tarzları onların sıradanıydı.


Sirk hayatının arka yüzünü ve yaşam tarzlarını bizlerle paylaşan Steve Togni yaptığı açıklamalarla bizleri sahnede olduğu gibi sahne arkasında da şaşırtmaya devam etti.


Konyaaltı Belediyesi tarafından organize edilen, Türkiye Sakatlar Derneği etkinliklerinden olan ve “sirk ötesi bir dünya” anlamına gelen Il Florilegio, Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri saat 21.15’de Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri de saat 18.15 ve 21.15 ‘de 5 Temmuz’a kadar Aktur Lunapark yanında…



-Il Florilegio sirki ne zaman oluştu?


Ben bu sirk de altıncı kuşağım. Bu sirki 1872’de “Togni Equestrian Circus” olarak dedelerim başlattı. Daha sonra “Togni National Circus” olarak devam etti. Ardından “Darix Togni Circus” oldu. Şimdi de sirk ötesi bir dünya anlamına gelen “Il Florilegio” olarak devam ediyor. Yıllar içinde sadece ismi değişen sirk İtalya’nın Devlet Sirki. Şu an bizim aileye ait 3 çadır var. Bunların biri İran’da, biri Fransa’da diğeri de bende. Birlik ve beraberlik içinde bu işi götürüyoruz.


-Siz kaç senedir bu sirki idare ediyorsunuz?


Ben zaten bu sirk de doğdum. Bizler 3 yaşından itibaren sahneye çıkmaya başlarız. Evimiz İtalya’da geniş bir arazi üzerine kurulu. Burada hem çadırların tamiratı yapılıyor hem de hayvanların eğitimini gerçekleştiriyoruz. 31 yaşındayım ve ben 15 yıldır eve uğramadım. Tüm Avrupa ve Afrika’yı gezdim. Şimdi sıra Asya’da…


-Sirkteki hayvanların hepsi vahşi hayvanlar, bakımı nasıl yapılıyor?


Hayvanların yiyeceklerine ve meyvelerine dikkat ediyoruz. Her altı ayda bir veteriner kontrolleri var. Aslanlar ve kaplanlar 3 günde bir beyaz et ve kırmızı eti dönüşümlü olarak yiyorlar. Her bir hayvanın günlük et tüketimi 10 kilo civarında… Günde 18 saat yatarlar.


-Yiyecek masrafınız ne kadar?


Bu sirkin günlük masrafı 7 bin beşyüz euro. 37 tane hayvanımız var ve 80 kişilik bir ekiple seyahat ediyoruz. Sahneye çıkan yaklaşık 30 kişi ama sahne arkasında da kalabalık bir kadromuz var.


-Gösteri yapan hayvanları siz mi eğitiyorsunuz?


Evet buradaki bütün hayvanları ben eğittim. Çocukluğumdan beri hayvan terbiyecisiyim. Hayvanların bazılarını dışardan aldık bazıları burada doğdu. Mesela kaplanların hepsi burada doğdu. Şu ana kadar eğitemediğimiz bir hayvan türüne de rastlamadım. Ama hayvanları da memeliler ve memesizler olarak ikiye ayırmak lazım. Memeli hayvanlar daha akıllı ve düşünebiliyorlar. Ama memesziler de bu yok sadece güdüleriyle hareket ediyorlar. O yüzden memesiz olanların kontrolü daha kolay… En zahmetli olansa su aygırı… Hep havuzda durması gerekiyor.


-Sirk de çalışmak için yetenek mi önemli eğitim mi?


Bu iş sabır işi ve çok çalışmak gerekiyor. Asıl önemli olansa içinde doğmak. Bu işi yapmak için burada doğmalısınız. Eğitim de önemli elbette.. Farklı gösteriler için bizlere ulaşan ve şu an bizimle çalışanlarda var. Ama bir sirki idare etmek için içinde doğmanız şart.


-Sahnede hayvanların sözünü dinlemedikleri olmuyor mu?


Ben isterim onlar yaparlar. Böyle bir şey artık olmuyor ama ilk başlarda olmuştu. Onları eğitmek sabır işidir. Her gün aynı şeyi yapıyor aynı şeyi istiyorsunuz. Zamanla onlarda alışıyor. Yapması gerekeni yapıyor. Ama önemli olan bu hayvanların evcil olmadığı. Bunlar sadece eğitimli ama onun dışında yine vahşi doğaya aitler.


-Sahnede bir hayvanı ne sinirlendirir?


Kamera ve fotoğraf makinaları bir ısı yayıyor. Hayvanlar bu ısıyı hissediyor. Flaşlı çekimler yine büyük bir sorun. Ayrıca locadaki izleyicilerin aniden korkup tepki vermesi ya da hızlı el kol hareketleri yapılması hayvanları hırçınlaştırır. Ayrıca yüksek ısı da hayvanları hırçınlaştırır.


-Gösterinizdeki hayvanlar yaşlı mı?


Aslan 7 yaşında ve beş senedir birlikteyiz. Kaplanlar burada doğdu zaten, onlarla da 5 senedir birlikteyim. Hipopotam daha bebek sayılır. Hayvanların geneli genç ve hepsi benim elimde yetişti. Gösterileri yapanlar farklı ama ben hepsinle iletişim halindeyim. Maymunlarımız en sakin olması beklenenler ama değiller. Onlar aynı zamanda sirkin güvenliğinden de sorumlu. Uzun zamandır bizimleler… Çok saldırganlar. Hayvanların yanına kimseyi kimseyi yaklaştırmıyorlar. Kafa yapıları insanlara çok benziyor. Onlara da sadece bakıcıları yaklaşabiliyor.


-İşinizi nasıl tanımlarsınız?


Biz adrenalin satıyoruz ve ölüm riski her an vardır. Benim de bir çok kez ölümden dönmüşlüğüm vardır. Bu çadır aslında hayatın gerçeğidir. Burada izlenen her şey gerçek ve gerçek hayat bu çadıra girdikten sonra başlıyor.


-Bu işin en zor yanı nedir?


Bu işin en zor kısmı bir ülkeden başka bir ülkeye gitmek. Özellikle hayvanlar büyük sıkıntı oluyor. Her ülkenin kendine göre kuralları var. Bu konuda belli olan bir dünya standartı var ve biz bu standartlara sahip 3 sirkten biriyiz. Konteyner ve uçakla seyahat ediyoruz ama çok zor tabiki de. Mesela İtalya’dan fil getiremedik. Çünkü İtalya dışarı çıkan bir fili ülkeye geri almıyor. İtalya’dan bir at getirmek isterseniz Yunanistan’dan geçemiyor çünkü ülke almıyor. Yasalar böyle. Buna benzer bir çok kural var. Bürokratik kısmı çok fazla, en zoru da hayvan transferi… Hayvanların nakliyesinde hem hayvanların sağlığı hem de psikolojisi çok etkileniyor. Avrupa, Afrika ve Asya arasındaki kanunlar birbirinden farklı… Bizde 100 metrakarelik bir konteyner sadece su aygırına ait. Sürekli havuzda durması lazım. Nereye gidecekse bu şekilde transfer edilmeli… Hipopotam henüz bebek ama şimdiden 2,5 ton sadece kendisi… Aslan ve kaplanlar ayrı ayrı tutulmak zorunda. Aynı konteyner da seyahat edebilen sadece midilliler ve atlar…


-Türkiye’ye gelmeye nasıl karar verdiniz?


Suriye ve İtalya arasında bir kültür anlaşması yapıldı. Biz Suriye’ye gidiyorduk ama bir aksilik olunca Türkiye’ye geldik. Ama bir olumsuzluk bir iyiliği doğurdu. Türkiye beklediğimden çok daha güzel… Mersin ve Adana’dan sonra Antalya’dayız ve ilgiden çok memnunuz. Buradan Alanya’ya oradan da İskenderun üzerinden Suriye’ye geçeceğiz. Çadırın kurulması 2 gün sürüyor ama kurulduktan sonra 5 saatte toplayabiliyoruz. Mersin’de yer sıkıntımız vardı ama Adana çok iyi gitti. Antalya’da iyi gidiyor. Tek problem lisan. Türkler sadece Türkçe konuşuyor.


-Il Florilegio daki en tehlikeli gösteri hangisi?


Dönen çemberin üzerinde yürüyen akrobat en tehlikelisi. Trapez ve ip cambazları da ondan sonraki en tehlikeli gösteri. İp cambazları bir şekilde tutunacak bir yer bulsa bile trapez de böyle bir şansınız yok. Trapez saniyelik bir olaydır. Adam uçuyor ve tutunmaya ihtiyacı var. Eğer saniye farkla kaçırırsanız hiç sansı kalmıyor. Bundan 25 yıl önce amcam Türkiye’ye geldiğinde trapezden uçuyor ve seyircilerin üzerine düşüyor. İnanılmaz ama seyircilere de amcama da bir şey olmadı. Tanrının işi dedik. Ama herkes amcam kadar şanslı değil. Kaybettiklerimiz de oldu. Bu iş gerekli ekipman olursa tehlikeli değil ama ölüm riski her zaman var. Bunu da buradaki herkes bilir. Biz para kazanmak için bu işi yapmıyoruz ama para önemli çünkü günlük masrafımız çok yüksek. Transferler bakım ve tamirat çok yüksek rakamlar ama sevgi olmazsa bu iş olmaz. Ben en iyi bildiğim işi yapıyorum. Babamda böyleydi, dedem de… Kardeşimin de bir oğlu oldu. Yedinci kuşak için biri yetişiyor. Zavallı çocuk, işi zor olacak.


-Çemberin içindeki motorsikletlilerin işi zor değil mi?


Zor elbette ama onlar artık biliyor. Koruyucu giysileri ve kaskları da var. O gösteri de hız çok önemlidir. Ne kadar hızlı olurlarsa o kadar güvenli. Hızları düşerse onlarda düşerler. Hız ve denge işi. Aynen bale yapmak gibi…


- Bu işin eğitimini nerede alıyorlar?


İtalya’da büyük bir sirk okulu var. Çocukluğumda 2 ay kadar ben de gittim, sonra bıraktım. Annem 25 sene önce ben ve kardeşim için gösterileri bıraktı ve bizi o eğitti. Bu işin içinde her şey var. Elektirik, mekanik, kaynak, veterinerlik, aşçılık, spor, sanat… Burası küçük bir dünya… Bu çadırın kapısından girdiğinizde başka bir dünya başlıyor. Gezici sirk yaşamı hayatın ta kendisi…


-Korktuğunuz bir hayvan var mı?


Ben hiçbir hayvandan korkmuyorum. Bu işe ilk başladığımda sahnede geçirdiğim tehlikeler oldu. Dört kez yaşadım. Bırakıp kaçtım. Başka bir şey yapamazsınız zaten… Bu hayvanlar evcil değil sadece eğitimli vahşi hayvanlar… Artık yaşamıyorum ama gene başıma gelse gene kaçarım. Hayvan elinizde de doğsa güdüleri değişmiyor. Eğer vahşiyse vahşidir. Bu konuda bir şey yapılamaz. Eğitimli de olsalar ne zaman ne yapacakları belli olmaz.


-Sirki götüremeyeceğiniz bir ülke var mı?


Libya kanunları vizelerden dolayı kabul etmiyor. Bir de Rusya’ya gidemeyiz. Hava çok soğuk. Eksi 30 derece de hayvanları bırakmamız mümkün değil. En zoruda eğer bir ülke de hastalık varsa karantinaya alınmamız. Hayvanların sağlıklı olduğu anlaşılana kadar çıkış yapamıyoruz. Çok sık olmasa da arada başımıza geliyor. Her sene şovları değiştiriyoruz o yüzden her ülkeye bir de fazla gidebiliyoruz.

16 Haziran 2009

YUSUF ÜRAS

Güney Antalya Turizmi Geliştirme ve Altyapı İşletme Birliği GATAB tarafından bu yıl ikincisi yapılan seçimlerde üyelerden yine Yusuf Üras’la yola devam kararı çıktı.

Seçimler döneminde basına yansıyan şiddetli tartışmalarla akıllarda kalan GATAB seçimleri, seçim süreci kadar ortaya atılan iddialarla da gündem oluşturdu.


Seçim süreci boyunca sessizliğini koruyan ve hiçbir iddiaya cevap vermeyen, basın açıklaması yapmayan başkan Üras, seçimlerin ardından ilk kez konuştu.


Yoğun bir seçim sürecinin ardından Tekirova belediye binasında bizleri konuk eden Yusuf Üras, samimiyetle ve içtenlikle hakkındaki tüm iddiaları yanıtladı. Radikal açıklamalar yapan Üras, iddia sahiplerine ellerindeki belgelerle birlikte hodri meydan dedi.


Tek görevinin vatandaşa hizmet etmek olduğunun önemle altını çizen Üras, “Ben hizmeti siyaset için değil, siyaseti hizmet için yapıyorum. Hayatta beni en çok üzen şey anlaşılamamak ve de yanlış anlaşılmaktır” diyen başkan şu ana kadar girdiği tüm seçimleri kazanmasıyla tanınıyor.


2009 yılının kendisi için çok özel olduğunu söyleyen Üras, “Bu yıl hem Beşiktaş hem Tekirova şampiyon oldu. Büyükşehir ve GATAB seçimlerini tekrar kazandım. Tebrik etmek için arayanlara hangini tebrik edeceksiniz?” dediğimde arayanlar şaşırıyorlar dedi. Bu yıl başarısının dört de dört olduğunu belirten Üras’ın haklı mutluluğunu gözlerinden anlaşılıyor.


GATAB seçimlerini, projelerini ve hedeflerini anlatan ve hakkındaki tüm iddiaları yanıtlayan Yusuf Üras, bu özel söyleşiyle Kemer bölgesinin 2009 yaz sezonunu ve projeleri değerlendirdi.



-GATAB’daki yapılanma neleri kapsıyor?


GATAB 1989 yılında kurulmuş ve Güney Antalya turizm planlamasının bir ayağıdır. Turizmin altyapısını yönetecek bir kurum olarak hayata geçirilmiş ve altyapıyla ilgili gerçekten güzel hizmetler yapıldı. İki sene öncesine kadar Dünya Kalkınma Bankası’nın desteğiyle ve Turizm Bakanlığı’nın bütçesiyle yönetilen GATAB ilk defa geçen sene atanan başkan yerine seçim uygulamasına geçti ve seçilen ilk başkanı yine bendim. Yıllar içinde turizmin gelişmesi ve gelirinin artmasıyla yatırımda yapılmaya başlanmış. Kar amacı olmayan bir kurum olması sebebiyle, işletme gelirleri yine işletmeye yatırımlara kullanılmıştır.


- Atama yoluyla yönetimden sonra seçilmiş olmanın avantajları oldu mu?


Seçilmiş olmanın avantajı var. Belli bir süreyle seçiliyorsun. Yatırım planlaması ve hizmet programı yapılıyor. Dolayısıyla oluşan hizmet programı seçilene bir sorumluluk yüklüyor. Seçildikten sonra ‘Güney Antalya Turizmini Geliştirme’ye yönelik bölümü de devereye sokarak, bölgenin tanıtımına yönelik çalışmaları başlattık. Çünkü birlik olması açısından tanıtımda tek elden yapılması gerekir.


-Geçmiş dönemde Muratpaşa ve Konyaaltı ilçelerindeki geçici çöp toplama sorunu içinde bir yardım teklifiniz olmuştu değil mi?


Bize böyle bir talep gelmedi. Biz çöp toplamada geçici bir sıkıntıları olduğunu duyduk. Biz bu konuya geçici bir sürede olsa destek olabileceğimizi ilettik ama cevap gelmedi. Bize göre kurumlar ve bölgeler birbirine destek olmalıdır.


- Bu teklifiniz CHP ve AKP arasındaki çekişmeden etkilenmiş olabilir mi?


Başkalarını bilmem ama bizi hiçbir zaman için etkilemez. Biz her zaman Antalya’nın hepimizin olduğunu düşünüyoruz. Antalya’yı yönetenlerin partisi olabilir ama Antalya’nın ve turizmin partisi olmaz. Biz Antalya’ya ve turizme hizmeti bir borç biliriz. Ve kanayan bir yara varsa oraya yardımcı olmak bizim görevimizdir.


-Geçen dönemden kamuoyuna duyurup yapmadığınız ya da yapamadığınız projeleriniz oldu mu?


Bizim çalışma planlarımızla ilgili yöntemi önce belirtmeliyim. Dönem sonlarında teklif ve istekleri alıp bir dahaki döneme kadar bunları hayata geçirmeye çalışıyoruz. O planlamayı yaparken gelir kaynaklarımızı da ona göre ayarlarız, bir kısmını yaptık ama talep çok yüksek olup da beklenti farklı olursa yapamazsınız. Projeleri hayata geçirmek gelire yani turizme bağlı bir şeydir. Geliri istediğiniz gibi arttırma şansınız yok. Turizm iyi giderse, gelirlerde iyi olur. Öncelikli olan işletmelerimizin standartlarının devam etmesini sağlamaktır.


-Bu dönem için planlarınız belli oldu mu?


GATAB olarak bölgenin altyapısı ile ilgili skıntımız yok. Yol bakım çalışmaları, deniz suyu drenajı ile denizleri temiz tutmak, çöpleri zamanında toplamak, suyu zamanında vermek, ilaçlamaları yapmak ve bunların dışında belediyelere destek vermek amacıyla onların da isteklerini yerine getirmeye çalışıyoruz. Kemer ilçesinde uzun vadede altyapı hizmeti verecek boruların değişmesini planlıyoruz. Çöp toplamayla ilgili mevcut kompost tesisimiz artık yetmemeye başladı. Bununla ilgili ODTÜ’den danışmanlık hizmeti alarak farklı bir proje geliştirme çalışmaları yapıyoruz.


-GATAB seçimlerinden akıllarda kalan kavga görüntüleri yeni dönem yapılması planlanan ya da devam eden projelerin aksamasına neden olur mu?


Seçimler demokratik bir yarıştır ve insanların tercihini yapma yönündeki bir ortamdır. Seçim bittikten sonra hizmetin başlaması gerekiyor. Seçilemeyenlerin, seçilenleri tebrik edip, birbirlerine destek olması gerekiyor. Bunu genel kurulumuzda da söyledik. Arkadaşımız kazanırsa ben şimdiden tebrik ediyoruz, destek vereceğiz dedik. Kazanırsam da onları yanımda görmek istediğimi, beraber hareket etmek istediğimi söyledim. Şu ana kadar olumlu bir cevap yok. Ama hemen seçim sonrası bir süreç olduğu için şimdilik bunun normal olduğunu düşünüyorum. Beklentimiz her zaman birlik ve beraberlik içinde huzur içinde çalışmaktır. Eğer destek göremezsek hizmetler aksar tabiki ama ben bunun olmayacağını ümit ediyorum.


-Seçim döneminde kamuoyuna yansıyan, GATAB bünyesinde 500 personel çalıştırıldığı ve gereksiz bir gider oluşturulduğu yönündeki iddialar doğru mu?


Bu iddia kesinlikle yanlıştır. Daimi 239 kadrolu elemanımız olmakla beraber, yüksek sezonda çalıştırdığımız sezonluk işçilerle bile 500 kişi değiliz. 239 personel Beldibi’nden Adrasan’a kadar hizmet veriyor. Sezonluk hizmet alımıyla beraber 300 civarında personelimiz var ve ben bu iddiaları ortaya atanları iddialarını belgelendirilmeye davet ediyorum. Ben her zaman belgelerle gerekenleri açıklamaya hazırım.


-GATAB seçimlerinde her iki adayın amacının salt hizmet etmek olduğunu ve GATAB’ın ciddi bir kaynak arayışı içerisinde olduğunu bildiğimize göre ‘GATAB büyük bir rant kapısıdır’ iddiası bu bilgilerle çelişmiyor mu?


Öncelikle ‘rant’ kelimesini hoş bulmuyorum. Çünkü her bir göreve talip olanın rant için mi talip olduğunu düşünüyoruz. Ya da GATAB’a aday olacak kişinin ranttan dolayı aday olduğu düşünülüyorsa, rant düşünmeyen aday olmamalı mı? Yani GATAB başkansız mı kalacak? İşini yapmak isteyen herkes rant peşinde midir? Biz hizmet gönüllüsüyüz. Ben bu iddiayı rakip arkadaşım içinde söyleyemem, bu iddia cesaret işidir. Arkadaşımda projesini koymuş, ben de koymuşum. Biz GATAB da çalışacağız demişiz. Bu olayı hiç hoş bulmuyorum. Bu iddiayı ortaya atanlar için söyleyebileceğim tek şey, dervişin fikri neyse zikri de odur. 21 yıldır bu beldeye hizmet ediyorum ve bu iddiaları gündemime almıyorum bile… Seçilen insanlara, seçenlerden dolayı saygı duyulmalıdır.


-Kemer bölgesinde dalış turizmini geliştirmek adına çalışmalarınız olduğunu biliyoruz. Fakat şuan, Çamyuva’da deniz kirliliğinden dolayı dalış turizmi yapılamadığı doğru mu?


Arıtma suyunda yüzde 97 oranında başarı yakaladık ve bu suyu bahçe sulama da kullanılabilir hale getirdik. Sürekli deniz suyu analizleri yapıyoruz. İsteyen istediği bölgedeki analiz sonuçlarını görebilir. Ayrıca Çevre İl Müdürlüğü ve Ankara Hıfzısahha Kurumu’da bu analizleri yapıyor. Böyle bir şey yok. Biz yok diye iddia ediyoruz ve eğer varsa belgeli bir kanıtları bize ulaşmalarını bekliyoruz. Ben dalış turizmi için gemi batırıyorum böyle bir kirliliğe izin verir miyim?


-Bu bölge ile ilgili gelecek planlarınız neler?


Belediye başkanı arkadaşların kişisel beklentilerini bir yana bırakıp, böyle bir fikri benimsemeleri ve sahip çıkmaları gerekir. Bölgemiz sıradan bir coğrafya değil. Kıyı şeridi ve turizmin geliştiği bölge. Bu nedenle hizmetlerin hızlı ve vakit kaybetmeden sunulması kaçınılmazdır. Bunun yapılabilmesi için de tek elden yönetim zarûridir. Bu birleşme önümüzdeki yerel seçimlere yetişmez ancak, seçimler sonrası bunun alt yapısı hazırlanarak en kısa zamanda hayata geçirilmelidir. Bu fikri öteden beri savunuyorum. Başkanlara da çağrıda bulunuyorum. Bu birleşmeye ortak imza atalım, ilk önce ben başkanlıktan istifa edeceğim. Yeter ki bölgenin geleceği adına önemli olan bu çalışmayı gerçekleştirelim. Birleşmek isteyen beldelerin belediye başkanlarının bir araya gelerek İçişleri Bakanlığı'na başvurması, beldelerde referanduma gidilmesi veya hükümet kendiliğinden böyle bir karar alarak birleştirmeyi gerçekleştirmesi mümkün. Bu birleşme oluncaya kadar da GATAB etkin bir şekilde kullanılmalı…


- 1989 yılında faaliyete geçen GATAB’ı geriye dönük değerlendirdiğiniz de nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?


20 yıl içerisinde misyonunu en iyi şekilde yerine getirmiş, ben buna inanıyorum. Ama ortaya bir vizyon koymamış. Seçilmiş kişilerle bu daha mümkündür diye düşünüyorum. Biraz riskli bir çalışma olacağını düşünüyorum. Siyasi, ekonomik riskleri göze alabilmek çok önemli. Turizmcilerinde yeni çıkan yasayla birliğin üyeleri olması sebebiyle şimdi ortaya vizyon koyma zamanıdır. GATAB mevcut yatırımlara iyi bir altyapı işletme birliği yapmış ama düzenin gelişmesine bir öncülük yapamamış. Ama o günkü şartlar göz önüne alındığında bunun olması normaldir. Ama artık ortaya vizyon koymak zorundadır. Bizim yöremizde turizmden başka kaynak yok. Tüm yerel yöneticilerinde turizmci gibi düşünmesi ve güç birliği ortaya koyması gerekir. GATAB buna sadece öncülük yapmalıdır.


-Geçmiş dönemde sonradan pişmanlık duyduğunuz bir çalışmanız oldu mu?


Hizmet konusunda yaptığım herşeyin arkasındayım. Hiçbir zaman bireysel karar almadım. Ne yapıldıysa arkadaşlarımla beraber yaptım. Çöpü kaynağında ayrıştırma çalışmalarımız vardı. Bu çalışma, bir bölge içerisindeki kötü görüntü ve kirliliğe engel olduğu gibi aynı zamanda da kar yaratan bir çalışmaydı. İlk Beldibi’nde başladık. Bölge insanının eğitimine yönelik ciddi bir kaynak ve zaman harcadık ama Konyaaltı Belediyesi şimdi yine çöpü karıştırarak alıyor. Boşa harcanan bir emek var. Hazır bölge bu eğitime alışmışken devam edilse çok iyi olurdu. Henüz tam anlamıyla ayrıştıramamıştık ama başlamıştık. Biliyorsunuz ki başlamak bir işin yarısıdır. Elbette eksiklerimiz vardı ama sona yaklaşmıştık. Konyaaltı Belediyesi’nin bu uygulamayı sonlandırmasıyla bölge insanında da güven kaybı oluştu. Biri geliyor böyle yapın, diğeri gelin yapmayın derse, herkesin kafasında sorular oluşur. Keşke dediğim tek şey bu çalışmadır. Keşke bu çalışmayı da tamamlayabilseydik. GATAB borca girmiş parasız deniyor ama çalışıyorsanız elbette borcunuz olacak. Kaynakları doğru mu kullandım, kullanmadım mı onu tartışalım. Bu borcun ne için yapıldığı önemlidir. Alınan kararlar yönetimin kararlarıdır ve delegeler var. Ben kendi başıma hiçbir karar almadım. Bizler demokrasiyi hazmedemiyoruz. Sadece beni eleştirmek isteseler de aynı zamanda yönetimi de suçladıklarını fark etmiyorlar. Bu güne kadar konuşmadığım için bu iddialar oluştu. Ama benim için doğru yerde konuşmak çok önemlidir, her şeyin bir zamanı var benim de konuşacaklarım var elbette sadece doğru zamanı bekliyorum.


- Kemer bölgesi turizm sezonuna nasıl başladı?


Nisan ve Mayıs aylarında beklenen düşüklük yaşandı. Küresel mali krizin yansımalarını tamamen hissediyoruz. Haziran ve Temmuz aylarında doluluk olacağını umuyoruz ama fiyatlarında düşük olduğu gerçeğini biliyoruz. Bu yılın çok iyi olmayacağını düşünüyorum.


-Kemer bölgesi için ‘Antalya’nın incisi’ tanımı kullanılıyordu. Son yıllardaki yanlış turizm politikası sizce bu tanımı etkiledi mi?


Bence turizmde yanlış bir anlayışımız var. Biz turizm iyiyken tanıtım yapıyoruz. Tanıtımı asıl kriz dönemlerinde yapmak lazım. Kriz dönemlerinde bölgenin tanıtımıyla ilgili ciddi bir çalışma yapılmadı. Herkes şimdi bir şey istiyor, herkesin fikirleri var ama o fikirleri bir araya getirip, birlik içinde çalışmayı başarabilmiş değiliz. Kemer belediyeleri olsun, Otelciler birliği olsun bir araya gelip ciddi bir çalışma yaptıklarını söyleyemem. Mücadele var, iyi niyet var, çalışma var ama bu çalışmalar yeterli değil. Dolayısıyla pasta küçülmeye başladığı zaman hakettiğimizi alabilmemiz için daha çok mücadele etmemiz lazım aslında… Kemer’in tek gelir kaynağı turiz olduğu için bir an önce harekete geçilmeli diye düşünüyorum.


- Kemer bölgesinde sizce ilk olarak ele alınması gereken konu nedir?


İlerleyen yıllarda küresel ısınma dolayısyla su kaynaklarında sorun yaşanabilir. Biz şimdiden bu konuyla alakalı çalışamalara başladık. Elimizde su stoğumuzun hazır olması gerekir. Belki beş yıl sonra belki on yıl sonra yaşanabilecek olan bu sıkıntı için bizim şimdiden hazırlanmamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun yanında bölgenin sezonunun uzatılmasıyla ilgili bir birliktelik sağlanması lazım. Şu anda görünen o birliğin oluşmamış olduğudur. Bence turizmci başkasının etkisinde kalacağına başkalarını etki altına almalıdır. Bir musibet bin nasihattan iyiyidir diye bir söz vardır. İlle de bu sözü yaşayana kadar beklememize gerek yok. Yeni gelenler muhalafeti kucaklayalım diyorlar ama zaten insanların kaynaşması için sosyal faaliyetler yapıyoruz. Tekirovaspor’un bu sene 3. Lige çıkması dikkat çekmesine rağmen başarılı olan şeyleri sahiplenmediğimiz için umarım ilerde daha da büyük sorunlar yaşamayız.


-Bu güne kadar 21 seçime girdiniz ve hepsini kazandınız. Nedir bunun sırrı?


Ben hizmeti siyaset için değil, siyaseti hizmet için yapıyorum. Araç olan siyaset olmalıdır. Eğer hizmet araçsa, hizmetlerde aksama olur. Ben askerden geldiğimde 21 yaşındaydım ve o günden beri girdiğim küçüklü büyüklü hiçbir seçimi kaybetmedim. 21 tane seçim yaşamışım ve inşallah kaybetmedende aktif siyaseti bırakacağımı düşünüyorum. Öncelikle iyi niyet olmalıdır. Ayrıca ben çok şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum. Şansımı da iyi niyetime bağlıyorum. İçimden hiçbir zaman kimse için kötü bir his geçirmem. Doğru zamanlama, doğru yer vedoğru kişi çok önemlidir. Bazen doğru kişileri bulamayabiliyorsunuz. Doğru zaman ve doğru yere iyi karar vermek gerekir. Alacağım kararlar üzerinde çok düşünürüm ve aldığım karardan dönemem. İstikrarın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Eğer bir gün seçim kaybedersem üzülmem. Üzüleceğim tek şey insanların beni anlayamaması olur. Anladıkları halde oy vermezlerse üzülmem. Ben gerçekten onlar için çalışırken eğer anlaşılamazsam beni hayatta en çok üzen şey bu olur. 2009 benim yılım, bu yıl için kalıcı bir şey yapmak istiyorum ki bu yıl aldığım dört de dört başarıyı bana hatırlatsın.




Yusuf Üras Kimdir?


1966 yılında Antalya'da doğdu. İlk yöneticilik görevine 1989 yılında taşıyıcılar kooperatifi başkanlığı ile başladı. Kamu görevine ise 1994 senesinde Tekirova muhtarlığı seçimlerini kazanarak başladı. Tekirova'nın son muhtarı olarak başladığı kamu görevinde gösterdiği başarılı çalışmalarla beldeye belediye statüsü kazandırarak, 1999 yılında Tekirova'ya ilk belediye başkanı seçildi. 2004 yılında belediye başkanlığı görevine ikinci sefer layık görüldü.


Çeşitli dernek ve birliklerde görevler üstlenmiş olan Üras, Kemer Şoförler Odası Başkan Yardımcılığı hizmetinde bulundu. Halen Tekirova Belediyespor Başkanlığı'nı yapmakta olan Üras, Akdeniz Belediyeler Birliği'ni temsilen Türkiye Belediyeler Birliği'ndeki görevini de başarıyla sürdürmektedir.


2005 yılında birlikler kanununun değişmesi ile aday olduğu seçimleri kazanarak Güney Antalya Turizmi Geliştirme ve Altyapı İşletme Birliği (GATAB) Başkanlığı görevini, seçimle işbaşına gelen ilk belediye başkanı ünvanı ile selefi olan Kemer Kaymakamı'ndan devraldı.


Evli ve iki çocuk babası olan Üras, halen Tekirova Belediye Başkanlığı ve GATAB Başkanlığı görevlerini yürütmektedir.