08 Kasım 2009

ŞÜKRÜ SÖZEN



1940 yılında 1162 olan nüfus tarım ve eğitimin gelişmesi hükümet ve belediyenin doğal şartlarla mücadelesi sayesinde 1960 'lı yıllardan itibaren gelişmeye başladı. Manavgat, son zamanlardaki turizmle birlikte Türkiye'nin her tarafından, hatta yabancı ülkelerden bile insanların gelip yerleştiği bir kent.

Sorumluluk ve görev alma bilinciyle dedesi Şükrü Sözen 17 yıl, babası İbrahim Sırrı Sözen 10 yıl süreyle Manavgat Belediye Başkanlığı görevini yürütmüş şimdi de sıra Sözen ailesinin üçüncü kuşağı Şükrü Sözen’de…
Söyleşimiz öncesinde çarşamba günleri yapılan halk gününe konuk olduk. Manavgatlıların yoğun ilgi gösterdiği halk günlerinde vatandaşının sorunlarını ve isteklerini dinleyen başkan ve ekibinin zaman zaman yaşanan duygusal anlarına tanıklık ettim bir başka deyişle… Başkan Sözen’e iletilen en büyük sıkıntı bölgedeki işsizlik. Bu taleplerin karşısında ihtiyaca yetemediğini sık sık tekrarlayan başkan, konuşmasını, “Elimde keşke sihirli bir değnek olsa da herkesin buradan iş bularak ayrılmasını sağlasam” sözleriyle bitirdi. Halk günleri haricinde de ziyaretçi sayısı hayli fazla olan Şükrü Sözen, Manavgatlıların hem babası, hem abisi, hem evladı… Sokağa çıktığında vatandaşların yoğun ilgi gösterdiği, sık sık yolunu kesip sevgilerini ilettikleri başkan, hem ilgiden son derece mutlu hem de günden güne artan sorumluluğunun bilincinde yürüttüğü başkanlık göreviyle, yaşanan değişim şimdiden hissedilmeye başlanmış.
Belediye binasının yanındaki kültür merkezi inşaatından başlayan şehir turumuz, Manavgatspor’un antremanına uğramamızın ardından Irmak kenarında noktalandı. Manavgat Irmağı ile ilgili projeyi çok önemseyen başkan Sözen’in bu konudaki heyecanı hissediliyordu.
Nehrin kenarında başlayan sohbetimizde söz Manavgatlıların sorunlarına geldiğinde başkan Sözen’in zaman zaman uzaklara dalan bakışları ve sessizliği bölgedeki işsizliğin boyutlarını hissetmemize yetti.
Güleryüzlü ve sakin üslubuyla Manavgatlıların gönlünde taht kuran Şükrü Sözen, duygusal kişiliğinden dolayı bazen zor durumda kaldığını da samimiyetle paylaştı. Kendini göreve geldiği günden beri Manavgat’a adayan başkan “Ben ve ailem burada yaşamayı ve burada ölmeyi seçti. Bu kente hizmet etmek bizim ailemizin hep içindeki bir konuydu. Tek amacım Manavgat’ı daha iyi yerlere getirmek” dedi.
Göreve geldiği günden beri sabah 08.30’da başlayan mesaisini gece 24.00’e kadar sürdüren Şükrü Sözen yinede yetiştiremediği işler olduğunu, yoğunluğun hiç azalmadığını aksine artarak devam ettiğini belirtti.
Aileden gelen bir gelenek belki de Sözenler kendilerini Manavgat’a adamış bir aile… Bu konuda kararlı ve inançlı yapısıyla dikkat çeken başkan Sözen, “Belediye Başkanlığı hedef değil, halka hizmet etmek asıl hedef olmalıdır” dedi. Bunun için bir sivil toplum kuruluşunda ya da herhangi bir işte çalışmanın da yeterli olduğunu düşünen başkan, en önemli şeyin insan faktörü olduğunun önemle altını çizdi.
Türlü imkansızlıklarla bugünlere gelmiş olan Manavgat halkı yeni oluşmakta olan sosyal imkanlardan oldukça memnun ve başkanlarına olan sevgilerini her yerde gösteriyor. Manavgat’ın çok daha iyi yerlere geleceği izlenimini edindiğimiz keyifli sohbetimizde, Sözen ailesinin üçüncü kuşak Manavgat Belediye Başkanı Şükrü Sözen bilinmeyen yönlerini ve altı aylık başkanlık değerlendirmesini bizlerle paylaştı.

- Siyasi hayatınız ne zaman başladı?
Ben kendimi bildim bileli siyasetin içindeyim. Ailemin siyasetin içinde olmasından dolayı çocukluğum seçim arabalarının içinde geçti. Gençlik kollarında görev alarak başladığım siyaset hayatımda yönetimlerde de buludum. İlk 2004 seçimlerinde aday adayı oldum. Fakat görev bir başka arkadaşıma verildi. 2004 seçimlerinde seçimi alamadık. Yıl 2009 ve vatandaşın isteğiyle ben yine aday oldum ve bu yıl seçimi aldık. Manavgat’a duyduğumuz sevgi ve bağlılıkla, bizi bu noktaya getiren yıllardır süren çalışmalarımızla ve bölgeye katkı yapabilme adına bu göreve talip olduk ve Manavgatlılar bize, biz onlara inandık ve işte buradayız. Manavgat çok büyük ve güzel bir bölge ve hala bakir bir kent. Yapılması gereken çok fazla şey var. Bugüne kadar bir çok şeyde yapıldı ama bizler yeterli olmadığına inandık.
- Neden bu göreve talip oldunuz?
Benimle beraber yıllardır ailem de siyasetin içindeydi. Siyasetin getirisini götürüsünü, onurunu ve cefasını bilen insanlar. Benim ismini aldığım dedem Şükrü Sözen Manavgat’a 17 yıl başkanlık etti. Ardından hayatı siyasetle geçmiş olan ve 10 yıl Manavgat’a başkanlık yapan babam İbrahim Sözen var. Babamın dönemi Manavgat’ın dönem atladığı, tahsislerin oluşturulduğu, bölgenin turizmle tanıştığı dönemdi. Babamın görev aldığı yıllar çok daha zor bir görev dönemiydi. O yıllarda siyasetin ne kadar onurlu olduğunu ama bir o kadar da zor olduğunu, manen verdiklerinin yanında madden neler götürdüğünü anladım. Bu göreve gelirken hazırlıklıydım. Bize namuslu olmak ve dürüstlük öğretildi. Sorumluluklardan kaçmamayı prensip edindim. Hangi işte olursam olayım, işe saygı göstermek ve insan faktörünü ilk sırada tutmak hayat felsefemdir.
- Oğlunuz bir gün karşınıza “ben de siyasete gireceğim” diye çıksa ne dersiniz?
Bu çok zor bir soru. Öncelikle topluma ve ailesine faydalı bir insan olması yönünde yetişmesini telkin ediyorum. Siyaset zor iş… İnsana hizmet gerçekten sorumluluk gerektiriyor. Ben bu mücadelenin içinde 65 yaşındayken babamı kaybettim. Bu erken bir yaş. Özünde ne vardır? Kendine zaman ayıramama, karmaşık bir hayatı devam ettirmendir bunun arkasında. Babamı kaybettikten sonra geriye dönüp baktığımda, insana hizmet verme adına, hayatı boyunca tatil yapmamış bir babam olduğunu hatırladım. Dolayısıyla çocuğunuzun da bu yoğunluğun içinde olmasını istemezsiniz. Ama bir de olayın farklı bir yönü var. Topluma hizmet eğer siyasetle geliyorsa çok da karşı olmam, kendisine bırakırım. Benim hayatımda da belediye başkanlığı bir hedef değildi, vatandaşa hizmet etmek bir hedefti. Bizde isimler de babadan oğula geçer. Dedem Şükrü Sözen, babam İbrahim Sözen, ben dedemin ismini almışım oğlum da babamın ismini aldı. Onun da adı İbrahim Sözen. Şimdi ben bu göreve geldim ilerisi belli mi olur belki de bu görevi oğlum da benden devralır.
- Babanızın başkanlık yaptığı 10 yıl sizin hayatınızda neleri değiştirdi?
Aslında o dönem Manavgat adına hizmet üretilen ama ailemiz içindeki kayıp yıllardır. Annem de tam bir Osmanlı kadınıdır. Babamın o yıllardaki en büyük yardımcısı ve desteği annemdi. Manavgat çok farklı durumlardan bugünlere geldi. Babamın döneminde Park ve Bahçeler Müdürlüğü diye bir birim yoktu. Annem ayağına çizmesini giydi yanına da bir ekip kurdu ve burada yıllarca Park ve Bahçeler Müdürü olarak görev yaptı. Orta refüjleri çiçeklendiren parkları düzenleyen benim annemdi. Bunun Türkiye’de başka bir örneği olmayabilir. O yıllar özveri ve inanç gerektiren yıllardı. Ailecek bir bütün olarak bu süreçten geçtik ve başarıyla bitirdik. Babam çok çalışırdı, hayatı boyunca hiç tatil yapmadı. Başkanlık dönemi de babamı çok az gördüğüm yıllar olarak kaldı hafızamda…
- Peki şimdi sizin çocuklarınız da babalarını çok az mı görüyor?
Sabah erken çıktığım gece de çok geç gittiğim için bir arada olma şansımız yok bu aralar. Aile düzeniniz kalmıyor. Bunları biz bilerek geldik. 15 yaşında bir oğlum ve 9 yaşında bir kızım var. Kızım arada beni göremediği için isyan etse de biz bu göreve bilerek geldik. Vatandaşa bir şeyler verdiğinizde onun mutluluğu hem size hem de ailenize o kaybı unutturuyor. Biz bir hedefle bu göreve geldik. Yapılanların daha iyisini yapacağımızı iddia ederek bu görevi aldık. Bu düşünceyle göreve geldiğinizde zaman kavramınızın olmaması lazım. İdealist düşünceyle bir şeyler yapma hedefiniz varsa buna kitlenmek zorundasınız. Kendinizi ve ailenizi unutmak zorundasınız. Eğer topluma bir şeyler verebiliyorsanız bu kayıplar çok önemli olmuyor.
- Seçimden sonra hayatızda neler değişti?
Seçimden sonra çok şey değişti. Önceden de biz vatandaştan kopuk değildik ama görev almak çok ayrı bir sorumluluk gerektiriyor. Bu göreve geldikten sonra önceden de olduğu gibi iyi günde ve kötü günde vatandaşın yanında olmamız gerektiğini düşünerek çalışıyoruz. Özel yaşantı ve dinlenme kavramlarını hayatımdan çıkardım. Hobilerinizi devam ettirme gibi bir şansınız yok. Mesela ben dalış, avcılık gibi sporlarla uğraşıyordum. Yıllardır at binerdim. En büyük tutkum motorsiklet kullanmaktır. Bunları uzun zamandır yapamıyorum ama şikayetçi değilim. Amacınız hizmet etmekse özverili olmak zorundasınız. Verdiğimiz sözleri yerine getirmek için çok çalışmak zorundayız. En büyük isteğim bu görevden mahçup olmadan çıkmaktır. Eğer ki beş yılın sonunda halkımın hak ettiği mesafeyi alamadığıma inanırsam bu görevi gönül rahatlığıyla bırakırım. Vatandaşın bıraktırmasına fırsat vermeden “Biz başaramadık, bu görevin hakkını veremedik” der bu işi bırakırım. Kendimle ilgili hiçbir beklentim yok.
- Görevi başka bir partinin başkanından devraldınız. Göreve geldiğinizde nasıl bir tabloyla karşılaştınız?
Biz devir teslimde ve sonrasında kısa sürede bir fizibilite yapıp vatandaşa bu konuyla ilgili bilgi verdik. İçinde bulunduğumuz konumu, ne kadar borcumuzun olduğunu halkımıza şeffaf bir şekilde anlattık. Planlarımızı paylaştık ve o defteri orada kapattık. Ben mevcut olan ekonomik sıkıntıları sıklıkla dile getirmenin vatandaşı sıktığına inanıyorum. Bu bir mazeret değildir. Bu sıkıntıları bilerek göreve talip olmuştuk. Ama halkı bilgilendirmek adına bir sefere mahsus bu sıkıntıları dile getirdik. Şimdi önümüze bakıyoruz. Bütün sıkıntılara rağmen başarılı olacağımızdan hiç kuşkum yok. Türkiye’nin 50 ilinin de ötesinde potansiyeli olan bir ilçe burası ve doğru kullanıldığında öz kaynakları her zaman kendi kendini götürmeye yeterli. Bunun çalışmasını da hala yapıyoruz. Bu altı aylık süreçte borcun bir kısmını da ödedik belli planları da hayata geçirdik. Mevcut projeleri hayata geçirebilmemiz için, benim Manavgatlılardan bir tek isteğim var. Bize inansınlar ve bize biraz zaman versinler. Çünkü bu projeler çok büyük yatırımlar ve karşılıklı hoşgörüyle kısa zamanda Manavgat düzlüğe çıkacaktır.
- Manavgat’ın en ciddi sıkıntısı nedir?
Manavgat’ta ciddi ölçülerde genç nüfus var. Sahip çıkılmamış olan ve işsizlikle karşı karşıya bir gençlik var. Gençlerin hakettiği bir gençlik merkezi öncelikli ihtiyacımız aslında. Ulu Önder Atatürk’ün de dediği gibi “ Gençliğine sahip çıkmayan ve istikbalini gençliğinde görmeyen bir ulusun mesafe katetme durumu yoktur” Biz de bu görüşü esas alarak gençlerimize sahip çıkabilir onları geleceğe hazırlayabilirsek Manavgat’ın önünü açabiliriz diye düşünüyorum. Bunun hemen arkasından da bir kültür merkezi projemiz var.
- Manavgat’la ilgili en önemli projeniz nedir?
Aslında birden fazla önemli proje Manavgat’ın çehresini değiştirecektir. Seçim döneminde hem halkın hem de esnafın isteği olan pazaryerinin yerini eski yerine getirdik. Manavgat pazarı bugün dünya tarafından bilinen bir pazar ve bizim bu pazarı modernize etmemiz gerektiği düşüncesindeyim. Bu yönde katlı pazaryeri projemiz var. Ayrıca Manavgat’ı dünyaya tanıtmanın yegane yolu ırmak kenarlarıdır. Bizim de bu doğrultuda güzel projelerimiz var. Önümüzde dünyanın dört bir tarafından gelen ırmak kenarı projeleri var. Bunları gerçekleştirebilirsek Manavgat’a turizmi çekebilir ve 365 güne yayarak bölgemizi sürekli canlı tutabiliriz. Otellerimizdeki güzelliği ve estetiği burada da yayabilirsek o zaman turisti bölgemizde tutabiliriz. Bu projemizi gerçekleştirebilmek için Avrupa Birliği hibe desteği almaya çalışıyoruz ve bu yönde olumlu gelişmeler elde ettik. Irmak kenarlarında da halkımızın rahatlıkla günlük kullanımına açabileceğimiz yerler var. Manavgat Çekek Yeri ve Yat Üretim Merkezi Projesinin faaliyete başlaması halinde, Manavgat dünyaya örnek gösterilecek bölge olacaktır. Yerel yönetim olarak, bu projeye çok önem veriyor ve destekliyoruz. Bin 400 dönüm alanda bazı sorunlar çıktı. 470 dönüm alan çekek yeri ve yat üretim merkezi, 20 dönüm alan Denizcilik Fakültesi için ayrıldı. Ayrıca marina yapımı için de proje bulunuyor. Manavgat, Çekek Yeri ve Yat Üretim Merkezi faaliyete geçerse, yat üretimi ve marina sektöründe dünyada en büyük beşinci bölge olacak. Hem Antalya, hem de Türkiye'ye büyük ekonomik katkı sağlayacak. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bu bölgenin tahsis edilmesi için 900 bin TL talep etti. Bu projeler ve Manavgat’ın eksikleri dediğimiz kapalı spor salonu ve sanat sokağını da hayata geçirmek istiyoruz. Manavgat’ın doğal zenginlikleri arasında yer alan, çam ormanıyla bezeli Türk Beleni tepesi kentsel peyzajın nadide bir parçasıdır. Ancak yıllardır uzaktan bakmakla yetinilmiştir. Burayı da Manavgat’ın cazibe merkezi haline getirmeyi hedefliyoruz.
- Vatandaşın sorunlarını dinlediğiniz halk gününde “Elimde keşke sihirli bir değnek olsa da herkesin buradan iş bularak ayrılmasını sağlasam” dediğinizde gözleriniz doldu. O an neler hissettiniz?
Ben vatandaşın çektiği sıkıntıyı birebir yaşayan bir makamdayım. Bir çok zaman çok sıkıntı yaşıyorum. Belediye Başkanlığı toplumun dertlerini dinleyen onlara çözüm bulması gereken bir makamdır ama durum hakikaten içler acısı… Türkiye’deki ekonomik sıkıntı ve işsizlik benim bölgemde en üst seviyede yaşanıyor. Binlerce açlık sınırında ailem var. Böyle bir süreçte görev noktasında kayıtsız kalmanız söz konusu olamaz. İnsanlara yetemediğim yerler olduğunda korkunç üzüntü duyuyorum. Yüzde yüz buna çözüm bulabilme şansım yok. Manavgat’ta çalışan insanların yüzde 30’u işsiz. Çok fazla göç alan bir kent ve işsizlik günden güne büyüyor. Şu ana kadar 1700 kişiye iş bulduk ama inanın sayı o kadar fazla ki çaresizlikten dolayı zaman zaman böyle serzenişlerim oluyor. Gördüğüm tablo o kadar acı ki bu tablo karşısında başka ne denebilir ki?
- Manavgat’ın il olması konusu tekrar gündemde, sizin fikriniz nedir bu konuda?
Manavgat’ta yaşayan yedisinden yetmişine köylerden beldelere kadar bütün insanların ortak kanısı Manavgat’ın il olması inancıdır. Böyle büyük bir inancı yürütecek birimim kesinlikle Manavgat Belediyesi olması gerekiyor. Geçmişte bu yönde çok ciddi adımlar atılmış ve büyük mesafeler kat edilmiş. Bu yönde Manavgat’ta yeni bir yapılandırma oluşturup yola devam etmeyi düşünüyoruz. Manavgat buna ekonomik yönden buna hazır. Türkiye’de en çok yatak kapasitesine sahip bir belediyedir. Yüzölçümüyle gelişime açık ve şehri yeniden yapılandırabileceğimiz bir bölge. Doğal güzelliği ve daha bunun gibi güzelliklerle bizi başarıya götüreceğine inanıyorum.

Şükrü Sözen kimdir?
Şükrü Sözen 1964 yılında Manavgat’ ta doğdu. İlk eğitimini Manavgat Çağlayan İlköğretim Okulu’nda, orta ve lise eğitimini ise İzmir Özel Fatih Koleji’nde tamamladı. Vatani görevini 1984 yılında İzmit Gölcük’te bitiren Şükrü Sözen, daha sonra ticaret hayatına atıldı. Ailesine ait şirketlerde uzun yıllar otel işletmeciliği, kuyumculuk, otomotiv ve inşaat sektörlerinde faaliyetlerde bulunan Şükrü Sözen, Cumhuriyet Halk Partisi Gençlik kolları başta olmak üzere partinin çeşitli komisyonları ve İlçe Örgütünün yönetim kadrosunda görevler aldı. Dedesi Şükrü Sözen 17, babası İbrahim Sırrı Sözen 10 yıl süreyle Manavgat Belediye Başkanlığı görevini başarıyla yürüttü. Şükrü Sözen evli ve iki çocuk babasıdır.

04 Ekim 2009

GÜLSÜM KABADAYI - HANDAN YILMAZ

Tarih 30 Ağustos 2008. 391 gün önce sabah sekiz buçuk sularında Antalya – Serik Karayolunun Aksu mevkiinde karşıdan karşıya geçmekte olan 17 yaşındaki bir gence çarpan tur otobüsüyle birlikte birbirine bağlanan hayatlar…

Kaderin birleştirdiği tesadüfler bugün birbirine kenetlenmiş, 9 kişilik kocaman bir aile ortaya koyuyor. Aylar öncesinde, önce tur otobüsünün çarptığı ardından Handan Yılmaz’ın eşinin arabasının çarptığı ve aynı otobüsün tekrar üzerinden geçtiği hayatının baharında bir genç, 391 gündür yaşam mücadelesi veriyor.

SEVGİ,EMEK,SABIR, GÜVEN

Kaçan tur otobüsünün ardından kazaya karışan ikinci araba olan Ramazan Yılmaz ve Handan Yılmaz çifti genci hastaneye kaldırıyorlar. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 82 gün yoğun bakımda kalan gencin yaşamından doktorlar bile umudu kesmiş durumda…

Haftalarca ailesine ulaşılmaya çalışıldıktan sonra kimsesinin olmadığı anlaşılıyor ve gencin bakımını üstlenen Handan Yılmaz genci hastane kayıtlarına “Umut” ismiyle kaydettiriyor.

Umut, yeni bir hayatın başlangıcında yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide hayatta kalma mücadelesi verirken dışarda yaşananlardan habersiz yoğun bakımda 82 gün geçiriyor. Kafatasının bir bölümü çıkarılan, akciğeri patladığı için ameliyat edilen, dalağı alınan, kolunda ve kalçasında ciddi kırıkları olan, kaza sonrası vücudunun tamamı tutmaz hale gelen ve bilinci kapalı olan Umut, Azraille savaşını yeniyor ve 18 Kasım günü servise çıkarılıyor.

Ama Umut artık eskisi gibi konuşamıyor ve yürüyemiyor. Gözlerini bir hastane odasında açan ve karşısında hiç tanımadığı iki kadını ona annelik yaparken bulan Umut, onlarında sevgisiyle hayat mücadelesini kazandı ve yeni bir hayatın başlangıcına Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi servisinde başladı. Tarih 18 Kasım 2008. .

BEKLEME SALONUNDA KESİŞEN HAYATLAR

Olayın ikinci kahramanı Gülsüm Kabadayı ise aynı tarihlerde yağlarını aldırmak için hastaneye yatan görümcesinin bitkisel hayata girip, yoğun bakıma alınmasıyla aynı hastanenin bekleme salonunda yerini alıyor. Kaderin üç kişiyi birbirine bağladığı Tıp Fakültesi Yoğun Bakım servisi’nde üç kişilik yeni bir hayat başlıyor.

Gülsüm Kabadayı olay gününü, “ Görümcem’in bitkisel hayata girmesiyle bizde kendimizi yoğun bakım servisinde bulduk. Bekleme salonunda kimsesiz bir gençten bahsediliyordu. Handan Hanım gün içinde geliyor, günün büyük bölümünü hastanede geçiriyordu. Eve gitmesi gereken zamanlarda Umut’u bizlere emanet ederek hastaneden ayrılıyordu. Umut’u ilk gördüğüm andan itibaren ondan ayrılamadım. Gencecik bir çocuk hayatta kalmaya çalışırken, en çok ihtiyacımız olan annesine bir türlü ulaşamıyorduk” diye anlatıyor.

Umut servise çıktıktan sonra daha çok bakıma ihtiyacı oluyor ve bekleme salonunda kesişen hayatlar bizlere insanlık dersi veriyor.

İnsanların öz çocuklarını bile cami avlularına, karakol kapılarına bıraktığı bir dünyada hiç tanımadıkları yatalak bir gence annelik yapan Gülsüm ve Handan Hanımlar bizlere anneliğin ne demek olduğunu bir kez daha gösterdi. Anneliğin sadece bir çocuğu dünyaya getirmekten ibaret olmadığının en güzel kanıtı olan bu olay, yüzyılın insanlık örneği olarak tarihteki yerini alıyor.

Ve asıl hikaye bundan sonra başlıyor. Çocuğun kişisel masraflarını da üstlenen iki kadın için bu kaza, yeni bir hayatın başlangıcı oluyor. O günlerde kendileri de bu olayın nereye gideceğinden habersiz bakmaya başladıkları genç gözlerini açıyor ve Aralık ayında ağzından bir kelime dökülüyor ve “anne” diyor.

Gülsüm Hanım ve Handan Hanım yaşadıklarını anlatırken hala gözleri doluyor ve kelimeler zar zor ağızlarından dökülüyor. Handan Hanım yaşlı gözlerle Umut’un çektiği acıları bizlere anlatırken Gülsüm Hanım araya giriyor ve “Umut gözlerini açtıktan sonra sadece ikimizi gördü. Bizlere anne demeye başladı. Gözlerimizin içine öyle bir bakışı vardı ki bırakın onu bırakıp gitmeyi aylardır onu kendi çocuklarımızdan da üstün tuttuk. Umut çok acılar çekti. Umut’un her iki ailede de özel bir yeri var. Ömrümüz yettiğince biz ona bakmaya razıyız” diyor.

Geceler boyu iki kadının kendi aralarında yaptıkları sohbetlerin tek bir konusu var. “Peki bundan sonra ne olacak?”

En sonunda Umut’un bir yandan gerçek ailesini aramaya bir yandan da onu Sosyal Hizmetlere vermeden koruyucu ailesi olmaya karar veriyorlar.

Yaşananları tüm detaylarıyla bizlerle paylaşan Gülsüm Kabadayı ve Handan Yılmaz halen Umut’u tanıyan birilerine ulaşmaya çalışıyorlar.

Bu hikayeyi dışardan takip etmekle olayların içinde olmak arasındaki fark inanın çok büyük… Hastane odasına ilk girdiğimde beni Gülsüm Hanım ve Handan Hanım karşıladı. Ramazan Bayramını’da hastanede geçirmişlerdi. Hastanede geçen bu üçüncü bayramlarıydı. Aylarca bir sandalyenin üzerinde Umut’a refakat eden iki kadın bugünde bir yıldır olduğu gibi Umut’un yanındalar... Gördüğünüz tablo karşısında gözlerinizin dolmasına engel olamıyorsunuz. Umut’a verdikleri sevginin, Umut’ta farkında…

Geçtiğimiz günlerde Umut için çıkartılan nüfus cüzdanını elime aldığımda içimde buruk bir acı hissettim. Yeni düzenlenen kimlikte Umut’un hastane odasında çekilmiş resminin altında doğum tarihi 01.01.1992 olarak yazılmış. Hayata ikinci kez gözlerini açtığı yer olan Tıp Fakültesi Hastanesi’nin bulunduğu Konyaaltı ilçesi doğum yeri olarak yazılmış, veriliş nedeni “doğum”…

UMUT’UN “KANATSIZ MELEKLERİ”

Birkaç saat Gülsüm Hanım, Handan Hanım ve Umut’la aynı havayı tenefüs edip, yaşananları gördüğümde şaşkınlığımı gizlemekte inanın zorlandım. Hastaneden ayrılırken hepinizin aklından geçen cümle benimde aklımdaydı, “Demekki hayatta böyle insanlarda varmış”.

Yanlarından ayrılırken bilinçsizce, acaba benim göremediğim melek kanatlarından var mı diye kadınların omuzlarına baktığımı fark ettim ve gülümsedim.

-Handan Hanım Umut’la tanışmanız nasıl oldu?

Kazaya karışan ikinci araç benim eşimdi. Bir tur otobüsü Umut’a çarpıyor ve çarpmanın etkisiyle çocuk savruluyor ve eşime çarpıyor. Umut geri düşüyor, otobüs tekrar üstünden geçtiği halde durmuyor. Bizimki de iş arabasıydı. Eşim duruyor ve yanındaki arkadaşıyla beraber çocuğu hastaneye kaldırıyorlar. Kaza Cumartesi günü oldu ve ben ilk defa Umut’u Pazar günü yoğun bakımda gördüm. Yanına girdim. Kazanın etkisiyle o hali çok kötüydü. Bir hafta ailesini aradık. Bu böyle üç ay sürdü. Kazanın olduğu bölgeyi karış karış aradık ama ailesinden tek bir haber yok. Bu sürede bekleme odasında Gülsüm Hanım’la tanıştık.

-Gülsüm Hanım bundan sonrasını siz anlatır mısınız?

Görümcem 25 Temmuz’da yağlarını aldırmak için hastaneye yattı. Yoğun bakımda bitkisel hayata girdi. 30 Ağustos’ta Umut geldi ve biz orada bir imece oluşturup Umut’a bakmaya başladık. Bana “Başkan” ismini verdiler ve bütün hasta yakınları Umut’a bakmaya başladık. Ben zaten insanlara yardım etmeyi çok severim. Umut’un o hali beni daha da çok etkiledi. Handan Hanım Umut’un başında hıçkırarak ağlıyordu tanıştığımızda, bir yandan doktorlarla konuşuyor bir yandan ağlıyordu. Siz hastanın nesi oluyorsunuz dedim ve bana olayı anlattı. Doktorlar o zaman bize yüzde 99 ölecek dedikleri için bizde o yüzde birlik umuda inanalım ve adını Umut koyalım dedik. Hastane kayıtlarına da Umut olarak geçti. Umut’la tanışmamın ardından 1 Kasım’da görümcem vefat etti ve 18 Kasım’da da Umut’u servise çıkardılar ve bakıma daha çok ihtiyacının olduğu günlerde böylece başlamış oldu.

-Handan Hanım, çocuğun ilk bakımını yapan sizdiniz. Size kimsesiz sokak çocuğu gibi geldi mi o dönemde?

13 ay oldu ve ailesinden hiç haber alınamıyor. Sadece ailesi değil, çocuğu tanıyan hiç kimse çıkmadı. Basın yoluyla da aramamıza rağmen ailesini hala bulamadık. Ama bence karşı taraf da bizim kadar çaba gösterseydi biz ailesini çoktan bulmuştuk. Umut’un kaza anında üzerinde kot pantolon ve mavi bir gömlek vardı. Ayağında siyah ayakkabılar vardı ve arkasına basılmıştı. Umut’un bakımsız bir çocuk olduğu belliydi ama sokak çocuğu gibi değildi. Daha çok inşaatta ya da tamirci de çalışan ve iş kıyafetlerini giymiş bir çocuk görüntüsü vardı. Belki de gurbetten çalışmaya gelmiş bir çocuktu. Umut 1.65 boyunda, kahverengi saçlı, beyaz tenli, yeşil gözlü vücudunda çocukluğundan kalma yanık izleri var. Kemik ölçümüyle yaşının 17 olduğunu tespit ettik. Üzerinden hiçbir şey çıkmadı. Umut sanki oraya gökten düşmüş gibi, arkadaşları, akrabaları kimse sahip çıkmadı şu ana kadar…

-Acaba aile maddi durumları iyi olmadığı için mi ortaya çıkmıyor?

H.Y:Bizde ilk başta öyle düşündük ama zaten devlet Umut’a sahip çıktı. Hastane masraflarını ödedi. Bundan sonrasında da bakmak istemiyorlarsa da ortaya çıksınlar bakmayacaklarını söylesinler biz gene bakmaya razıyız. Umut’a dair en küçük bir bilgisi olanın insanlık adına bize ulaşmasını istiyoruz. Bizde Gülsüm Hanım’la ona göre önümüze bakalım daha fazla ne yapacağımıza karar verelim istiyoruz. Bir yerlerde acaba annesi var mı? Bu Umut’un ailesiz geçirdiği üçüncü bayramı oldu. İlk Ramazan Bayramı’nda yoğun bakımdaydık. (Handan hanım bunları anlatırken bir yandan da ağlıyor, kelimeler güçlükle anlaşılıyor) İki bayram daha geçti. Gene hastanedeyiz. Benim de üç tane evladım var. Belki annesi de onu arıyor ve bulamıyor. Bir insanın evledını aramamasını biz anlayamıyoruz. Üstüne basarak da söylüyoruz sonuna kadar biz elimizden ne gelirse yapacağız.

-Umut yoğun bakımdan çıktığında neler hissettiniz?

H.Y:Asıl zor günler servise çıktıktan sonra başladı. Yoğun bakımda bir saat hastanın yanına alıyorlar, bakımını yapıp çıkıyorsunuz. Ama odadayken 24 saat birinin yanında olması lazım. O günlerde biz Gülsüm Hanım’la nöbetleşe bakmaya başladık. Gündüz ben duruyordum geceleri de Gülsüm Hanım geliyordu ve bu aylarca böyle sürdü. Tıp Fakültesinden sonra Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne geçmemiz için Sağlık Bakanlığı bize yardımcı oldu. Devlet hastanesinde Umut daha da iyi oldu. Ağızdan beslenmeye başladı. Kilo aldı ve 3 ay önce taburcu edildi. Gülsüm Hanım çocuğu bırakamayacağını söyledi. Almak istiyorum dedi. Biz bunu kendi aramızda çok konuştuk. Çok büyük bir sorumluluk gereken bir durumdu ve Sosyal Hizmetlere verilecekti. Tıp Fakültesi’nde kaldığımız dönemde Sosyal Hizmetler Umut’u kabul etmedi. Daha sonradan da biz vermek istemedik. Gülsüm Hanım ben bakarım deyince Umut için hastane yakınından ev tuttuk. O günden beri tüm sorumluluğu Gülsüm Hanım’a ait. Genel olarak Umut’un her işi ters gitti diyebilirim, çok zorluklar atlattık. Umut’un her işi zorlamalarla oldu.

-Neler yaşandı?

G.K: Servise çıktıktan sonra Handan Hanım bana rica etti. Ben yokken ilgilenir misin deyince bende bakımına ortak oldum. Önce Alllaha sonra sana emanet diye evine gidiyordu. Genel Cerrahi servisine alındığında 6 kişilik odadaydık. Ateşi 39 derece, dikişi patladı. Dosyası yoğum bakımda kaldığı için tedaviye başlayamadılar. Biz iki kadın hastenenin içinde oradan oraya koşturup duruyoruz. Ben şeker hastasıyım, Handan Hanım hipertansiyon hastası. Ben hikayeye girdikten sonra insülin kullanmaya, Handan Hanım’da ilaç kullanmaya başladı. Umut’u o gün 39 derece ateşle, dikişleri patlamış olduğu halde Sosyal Hizmetlere vermeye kalktılar. Biz izin vermedik. Böylece de bu olay basına yansımış oldu.

-Aylardır adım adım bir çocuğun hayata tutunmasını izliyorsunuz. Neler değişti bir yıl içinde?

G.K: Bir yıldır hastane odasında bir sandalyenin üzerinde yaşıyoruz. Günlerce uyumadığımız oldu. Umut 6 ay hiç banyo yapmamıştı. Onu yıkadık. Sandalyeye koyup gezdirdik. Aynen bir bebek gibi çay kaşığıyla beslemeye başladık. Günden güne yutkunma duyusunu tekrar kazandı. Bir yıldır çocuklarımızı da, evimizi de, eşimizi de unuttuk. Bir bebek hayata nasıl başlarsa aynı şeyleri şimdi Umut’a yapıyorum. Herşeyi göze aldım düşünün ki benim çocuğum değil ama sevgi ve umut… Tel şehriye, arpa şehriye derken köfteye geçtik ve başardık. Ağızdan beslenmeye başladı ve Umut hepimize bir kez daha ‘umut’ oldu.

-Gülsüm Hanım anlattıklarınız gerçekten inanılır gibi değil. Peki neden yapıyorsunuz tüm bunları?

Benim babam 25 yaşında öldü. Ben 5 yaşındaydım. Annem tekrar evlendi. Amcam olduğu halde üvey baba elinde anne sevgisi hiç görmedim. Benim annemin maddi durumu çok iyi olmasına rağmen bana sahip çıkmadı. Evlendim, dokuz sene çocuğum olmadı. 9 sene üç erkek çocuğum oldu. Anneliğin ne demek olduğunu kelimelerle anlatamazsınız ki… Bütün hayatımızı bıraktık Umut’u çok sevdik, çünkü bizler anneyiz. Benim çocuklarım ben hastanede olduğum için bir yıl boyunca menemenle makarna yediler ama Umut’u benden daha çok seviyorlar. Eşim ve büyük oğlum Umut’u yıkar, giydirir. Küçük oğlum ona masallar okuyor. Büyük çocuklarım Umut’un altını bile değiştiriyor. Biz Umut’u dördüncü çocuğumuz olarak gördük. O da bana “anne” diyerek sevgisini gösteriyor. Umut gündüz uyuyor gece ikide uyanıyor. Çocuklarım kalkar, suyunu verirler, konuşurlar. Biz sabaha kadar ayaktayız. Görümcem Umut’a vesile oldu demekki kaderde Umut’la geçirilecek günlerimiz beraber yenecek ekmeğimiz varmış.

-İnsanlardan nasıl tepkiler alıyorsunuz?

G.K: Bizleri takdir eden çok oldu ama üzen de çok oldu. “Ne amacınız var? Ne beklentiniz var?” diyen çok oldu. Bırakın gidin, ne işiniz var da bakıyorsunuz dediler. Ama hayvanlar bile yavrusunu bırakmazken biz çocuğu nasıl bırakırız. Hissetmez diyorlar, hissetmez mi? Eşya mı o hissetmesin, netice de o da bir insan, her şeyi anlıyor ama konuşamıyor sadece… Bu çocuktan ne beklentimiz olabilir ki? Daha iki ay öncesine kadar cebimizden para harcadık. Devlet şimdi 651 TL koruyucu aile parası bağladı. Ama masrafı zor karşılıyor. Bizim Umut’a sevgiden başka verebilecek bir şeyimiz yok. Benim eşim hasta, üç çocuğum var. Ama yinede ev ortamı başka oluyor zaten Avrupa’da olsa koruyucu aile olamazdık.

-Umut için gerekli olan bir şey var mı?

H.Y:Umut’un şu anda tekrar yürüyebilmesi için fizik tedavi görmesi gerekiyor ama biz maddi olarak artık tıkandık. Gülsüm Hanım’da zaten yok. Bu konuda bize yardımcı olabilecek hayırseverleri bekliyoruz. Tek isteğimiz Umut’u tanıyan birilerinin çıkması ve bize onun hakkında bilgi vermeleridir.

G.K: Eşim bile Umut’u kendi çocuklarında ayırmaz hale geldi. İlk zamanlar o da kabullenemedi. İnsanlar bizim için neler dediler, inanamazsınız. Ama o da sonradan gördü ve şimdi çocuklarımızdan ayırmıyor. Elimize bir yerlerden para geçerse eşim Umut’u yurtdışına bile göndermeye razı. Eğer tedavisi varsa herşeyimizi satarız Umut’u tedavi ettiririz dedi. Umut bize güvendi, biz Umut’a güvendik böylece de biz onu bu hale getirdik. Umut’u yaşatan bizim sevgimiz oldu. Onu asla bırakmayız.

Handan Yılmaz kimdir?

30 Ağustos 2008 ‘de eşinin karıştığı kaza sonucu Umut’la tanışan ve 13 aydır onunla ilgilenen Handan hanım 18 ve 17 yaşlarında iki erkek, 5 yaşında bir kız çocuğu annesi. Ev hanımı olan Yılmaz, 5 yaşında kızı olduğu için Umut’u yanına alamamış.

Gülsüm Kabadayı kimdir?

1972 Antalya doğumlu olan Gülsüm Hanım en küçüğü 11 yaşında üç erkek çocuk annesi. Eşi hasta olduğu için çalışmıyor. 30 Ağustos 2008’de Handan Hanım’la tanışan Kabadayı o günden beri Umut’a annelik yapıyor. Umut’u koruyucu aile olarak sahiplenen Kabadayı ailesi 13 aydır onunla ilgileniyor.


24 Eylül 2009

ABDULLAH ERDOĞAN


Toplam dört bloktan oluşan Akdeniz Üniversitesi Hastanesi, 67 poliklinik, 109 günübirlik tedavi yatağı ve 750 klinik ve yoğun bakım yatak kapasitesiyle bölgenin referans hastanesi konumundadır.
Sağlık hizmetlerinde mükemmele ulaşma hedefiyle, 3 Temmuz 2003 tarihi itibariyle ISO 9001:2000 Kalite Sistem Belgesini almıştır.


Kurulduğu günden itibaren çağdaş tıbbın her dalında en kaliteli sağlık hizmeti sunmayı amaç edinen ve Akdeniz bölgesinin tek araştırma ve geliştirme hastanesi olan Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin artan nüfus yoğunluğundan en çok etkilenen kurum olduğunu söyleyebiliriz. Hepimizin yolunun düştüğü Tıp Fakültesi Hastanesi’nde son zamanlarda gözle görülür değişiklikler başladı.


Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin genç ve dinamik Başhekimi Doç. Dr. Abdullah Erdoğan için tıp doktorluğu, hayatının vazgeçilmezi ama idareciliğini de hekimliği kadar önemsiyor.


Geçtiğimiz aylarda aldığı idari görevini de başarıyla yürüten ve Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’nde gözle görülür değişikliklere imza atan Erdoğan, “İdareciliği severek yürütüyorum ama benim asla bırakmayacağım işim hekimliktir. Benim içim hekimliğin daha üzerinde bir görev yoktur” diyerek mesleğine olan bağlılığını da özetliyor.



Araştırma hastanelerinin asli görevi ciddi hastalıklara müdahale ve yeni bilimsel çalışmalara imza atmak olsa da günden güne artan hasta sayısı Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin çalışmalarını zorlamaya başlamış. Yoğunlukdan dolayı müdahale edilmesi gereken hastaların bile bazen randevu sisteminden etkilendiklerini belirten Doç. Dr. Abdullah Erdoğan, en büyük üzüntüyü ve sıkıntıyı böyle zamanlarda yaşadıklarını ifade etti.


Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde şu anda tüm dünya da yapılabilen tüm tetkik ve tedaviler yapılabiliyor. Ancak fiziksel kapasitenin yetersiz olması hem mevcut tadilatların yapımını hem de daha çok hastaya müdahale imkanlarını kısıtlıyor.


Öncelikli planlarının mevcut projelerini tamamlamak olduğunu belirten Erdoğan “ Söz verdiğimiz şeyleri hayata geçiriyoruz ve devam da edeceğiz ama en kısa zamanda yeni bir hastaneye ihtiyacımız var ve bu artık ertelenemez bir boyuta gelmiştir” dedi.



Geleceğe dair projelerinin yanında mevcut durumunda değerlendirmesini yapan Başhekim


Doç. Dr. Abdullah Erdoğan’la samimi ve sıcak bir sohbetimiz oldu. Mesleğinin de bir getirisi olarak son derece detaylı açıklamalar yapan Erdoğan, tüm sorularımızı içtenlikle yanıtladı.




-Tıp Fakültesi Hastanesi bölgenin en büyük hastahanesi ve yoğunluk artarak devam ediyor. Bu konu idareci olarak sizi nasıl etkiliyor?


Gerçekten bu idari görevlerin bir zorluğu var. Ama benim bir yıllık tecrübemden anladığım, zor olan kısmın bir planlama ve programlamanın rutin bir çizgiye oturtulamaması olduğudur. Ayrıca fiziksel kapasitenin yetersiz olması da çok ciddi bir sıkıntıdır. Bizi en çok rahatsız eden şeylerden birisi fiziksel kapasitenin yetersizliğidir. Tüm idareciler bu planlama kısmını yapmayı denemişlerdir. Belli kalite standartları oluşturulmuştur. Ama yine de net olarak verim alınamamıştır. Bizim buna ek olarak başlattığımız bir AR-GE çalışmamız söz konusu. İdareci olarak yaptığım ilk değişiklik başhekim yardımcısında olan ‘Toplam Kalite Yönetimi’nin başhekimliğe devredilmesi olmuştur. Yoğunluğumuz her zaman vardır. Hasta yoğunluğu olduğu gibi proje yoğunluğumuz da var. Ekonomik yoğunluklar da beraberinde hepsini idare etmeye çalışıyoruz. Benim ilk işim hekimliktir. İdarecilik benim ikinci görevimdir. İkisini de hakkıyla yapabilmek elbetteki büyük sorumluluk gerektiriyor. Aslında hekimlik son derece yıpratıcı bir meslektir ama ben mesleğimi çok seviyorum ve bu mesleği bir yük olarak görmediğim için yıpranma oranım daha az olmuş olabilir. İşini severek yapan insanlarda mesleki yıpranma sanırım daha az oluyor. Uzmanlık alanım oldukça ağır bir branş ama işimi çok sevdiğim için beni etkilemiyor.


-Hastalardan en sık aldığınız şikayet nedir?


Fiziksel alan yetersizliği aldığımız en ciddi şikayet konusudur. Antalya’daki üçüncü basamak üniversite hastanesi olarak tek hastaneyiz. Toplam yatak kapasitemiz 750 yatak, yoğum bakım kapasitemiz tüm çevre iller arasında en büyüğü olmasına rağmen, üçüncü basamak tedavi hizmetleri birimi olarak kapasitemiz yetersiz.


- Antalya bu hızla göç almaya devam ettiği sürece sıkıntı daha da artacak gibi görünüyor…


Kesinlikle bu konuyu çok iyi özetlediniz. Göç oranı ve nüfus artış oranı en yüksek olan illerden bir tanesiyiz ama yapılan hastane sayısı ve yatak sayısı aynı oranda artmış değil. Hastane inşaatı 1982 yılında başladı ve 1980’lerin sonunda taşınmalar başlamıştı. Bu alana en son taşınan bizleriz. 1997 yılının Temmuz ayında Genel Cerrahi ve Göğüs Cerrahisi bölümleri taşındı ve yerleşim tamamlandı. 12 yıldır aynı kapasiteyle hizmet veriyoruz. Yeni bir hastane yapamadığımız için, ek hastane binası ya da küçük binalar eklendi ama ihtiyacı karşılamıyor. 1997 yılında bile hastane tam kapasiteyle çalışırken yıl 2009 ve hala aynı hizmeti veriyoruz. Bu hastanenin yetmeyeceği gayette açıktır.


-Bu yetersizlik bilimsel çalışmaları da olumsuz etkiliyor mu?


Biz üniversite hastanesiyiz. Bilginin, bilimin, teknolojinin üretildiği ve rutin olarak kullanıma geçtiği yeriz. Bizim rutin işleyişimizin yanında bir de bilimsel alanda ilerlememiz gerekiyor. Geçen dönem başlamış bir AR - GE inşaatı vardır ve bizim hedefimiz bu inşaatın en kısa sürede bitirilmesidir. Bir ikincisi üçüncü basamak dediğimiz araştırma hastanelerinin özel bir durumu vardır. Bir çok hastalığın ve cerrahi yeniliklerin araştırıldığı bir kurumdur. Ben burada kendi branşımdan örnek veriyim. Göğüs cerrahi de 61 bin hasta muayene ediyoruz ve 21 bin ameliyat yapıyoruz. Yığılmanın önlenmesi için kullanılan randevu sistemi bazen üçüncü evreye gelmiş hastaların bekletilmesine sebep oluyor ve bu da bizim bir başka sıkıntımız.


-Onkoloji servislerinde yaşanan yoğunluğun sebebi nedir?


Zaman içinde spesifikleşmeye gidildi ve her alanda favori, her alanda bilgilerin üretildiği bölümler var. Bunların başında dahiliye gelir. Dahiliye de onkoloji dediğimiz alanda radyasyon ve medikal onkoloji bölümlerimiz bulunmaktadır. Onkoloji kanser tedavisinde teknolojinin kullanıldığı alandır. Her yeni teknoloji hastaya en az zararın verildiği yöntemdir. Her yeni geliştirilen ilaç hastaya en az zarar veren ilaçtır. Medikal onkoloji de ilaçlarla kanser tedavisi, radyasyon onkolojisinde de gelişen teknolojik cihazlarla ışın vererek hasta tedavisi yapılır. İlerleyen günlerde bir basın açıklaması yapacağız ama ilk size söylemiş olalım. Radyasyon onkolojisinde yeni teknolojiyle yeni cihazlarımızla Türkiye’deki en ileri teknolojiye sahip olacağız. Bu teknik radyasyon onkolojisiyle beraber olacak ama ondan ayrı bir olaydır. Yeni teknoloji ışın tedavisinde daha az zarar verecektir. Daha noktasal odaklamalar yapacak ve tümörlü bölgeyi tedavi ederken diğer bölgelere zarar vermesi minimuma düşürülecek.


-Yeni Onkoloji ve Hematoloji Hastanesi yapım çalışmaları hangi aşamaya geldi?


Kanser tedavisinin medikal yönünde hastaların konforlu bir ortamda ilaç almalarını sağlamak bizim görevimizdir. Aslında kanser bir hastalıktır ve kabul edilmesi gereken bir hastalıktır ama medikal onkolojide tedavi olan hastaların, diğer hasta gruplarının içine girmek istememeleri yüzünden ayrı bir bina daha iyi olacaktır. Kemoterapi alan hasta kilo kaybeder, saçı dökülür, bir takım genel durumunda düşüklük olur. Yeni binanın yapımı gündemimizde ve en kısa zamanda yapımını tamamlamak istiyoruz.


-Onkoloji servislerinde yaşanan yoğunluğun sebebi nedir? Hasta sayısı sürekli artıyor mu?


Bunun iki sebebi vardır. Birincisi nüfus artışıdır. Diğer hastane bölümlerinde olduğu gibi onkolojide de belli bir doygunluk var. Full doluyuz. Nüfus artışı doğal olarak kanserli insan artışını da sağlayacaktır. İkinci sebep de kanser hastalığının yaşla ilişkili olmasıdır. Ortalama yaşam süresi dediğimiz bir süre vardır ve ortalama yaşam süresi ne kadar artarsa o zaman kanser görülme olasılığı da o kadar artar.


- Yaşam standartları günden güne zorlaşırken, Türk insanının ortalama ömür süresi mi uzadı?


Evet görünen o ki, Türk insanının ortalama yaşam süresi bir miktar artmıştır. Bu da kanser hastalarının sayısının artmasını sağlamaktadır. Bir başka sebep de on yıl öncesinde radyoterapi ve kemoterapi tedavileri yan etkileri yüksek tedavilerdi. Kanserde 4 evreleme vardır. Yıllar önce evre 3 dediğimiz akciğer kanserinde onkolojik tedavi önerirken, şimdi evre 1B dediğimiz hastalığın ilk evrelerinde de onkolojik tedavi yapılabilecek durumdadır. Sadece evre 3 hastalarına tedavi verirseniz hasta sayınız azdır ama evreler düştükçe hasta sayısı da buna bağlı olarak arttı. Bu üç sebepden dolayı yeni bir Onkoloji Hastanesi ihtiyacı maksimum seviyededir.


-Teknolojik gelişmeler dediğimiz ve günlük hayatta mağruz kaldığımız radyasyon yayan cihazlar ya da bir takım sektörel malzemeler onkoloji hastalarının sayısını etkiliyor mu?


Evet sayıyı arttırmıştır. Yalnız elektromanyetik dalgalar yayan cihazlarla radyasyon yayan cihazları birbirinden ayırmak gerekir. Bu konuda yapılan araştırmalar her geçen gün biraz daha kesin bilgi vermektedir. Elektromanyetik dalgalar, elektromanyetik kirlilik oluşturmaktadırlar ama kanseri tetikledikleri konusunda kesin bilgi yoktur. Ama bundan daha tehlikeli bir şeyi söyleyebilirim. Kendi branşımdan bir bilgi aktarıyım. Caddelerdeki arabalardan çıkan kükürt gazlarının, şehirde yürürken solunması teknolojik ürünlerden kat kat fazla akciğere zarar vermektedir. Trafiğin yoğun olduğu yerlerde özellikle nefes darlığı hastalarının bulunmalarını önermeyiz. Özetle cep telefonları ya da bilgisayarların kükürt gazından daha fazla zarar verdiği düşüncesinde değilim.


-Hastalıkların artışı konusunda yıllar içinde yapılan istatistikler var mı?


Kanser hastalığı, hücrenin kendi bölünme kontrolünün ortadan kalkması olayıdır. Kanser tüm canlılarda görülebilir. Bitkilerde de görülmektedir. Yaşayan tüm canlılarda vardır. Eskiden insanlar bir şekilde ölüyorlardı. O zaman tıp bilimi bu kadar gelişmiş değildi. Tanı koyma oranı ve hekime gitme oranı çok düşüktü. İnsanların neden öldüğü bilinmiyordu. Kitle iletişim araçları yaygın değildi. İnsanlar artık köylerden genel kontrol için gelebiliyorlar. Bunlarda bizde erken tanı koymayı ve hasta sayısı belirlemeyi geliştirdi. O yüzden çok eski yıllara ait sayılarla şimdiki sayılar tutmayabilir. Bu istatistiklerin en sağlıklısını halk sağlığı merkezleri yapmaktadır.


- Akdeniz bölgesinde en sık görülen rahatsızlık nedir?


Aslında bu sorunun en doğru yanıtını halk sağlığı merkezleri verir ama Akdeniz bölgesine özel olan Talasemi hastalığının oldukça yaygın olduğunu söyleyebilirim.


-Tıp fakültesi bahçesinin bir başka sıkıntısı da hasta yakınlarının ağaç altlarında yaşamak yada beklemek zorunda kalmalarıdır. Bu konuyla ilgili bir çalımanız olacak mı?


Ben de dahil tüm cerrahlar hastalara ameliyat günü veriyoruz. Ramazan’da bu görüntüler olmasa da bayramdan sonra bu hoş olmayan görüntüleri tekrar göreceğiz. Biz bunun için idareye ilk geldiğimiz günden beri ne yapabiliriz demeye başladık. Biz bir bölge hastahanesiyiz. Organ naklinde Türkiye’nin yüz akıyız. Avrupa’da da ilk sıralardayız. Ama bu süreç oldukça uzun bir süreçtir. 6 aya varan kontroller ve tahliller olur. Onkoloji tedavileri de benzer özellik gösterir. Özellikle bu iki bölümde uzun kalışlar gerekiyor. Dışardan gelen hasta yakınları gidecek yerleri olmadığı için hastahane bahçesinde ya da arabalarında kalıyorlar. Bunları anlatmak bile beni çok üzüyor. Yönetim olarak onlara gidin dediğimiz takdirde onlara bir yer göstermemiz gerekecektir. Bu yüzden de hasta yakınlarının kalabileceği herkese hitap edev bir tesis yapılaması için görüşmelerimiz devam ediyor. Hasta yakınlarının o durumu inanın en çok bizleri üzüyor ama bu yılki planlarımız içerisinde bu konuyu çözmeye yoğunlaşacağız. Bu konunun çözülmesi hasta yakınları kadar bizi de mutlu edecek. Bu konuda gereken desteği de göreceğimize inanıyorum. İnanıyorumki ilerleyen zamanda bu sorunların hiç biri kalmayacak.


-Türkiye’nin bir başka gündemi de domuz gribiydi. Sağlık Bakanlığı bu konuda ciddi açıklamalar yaptı. Son durum nedir?


Bence Antalya’yı kötü bir kış beklemiyor. İyi bir kış bekliyor. Antalya’da domuz gribi birkaç kişide görüldü ama ölüm vakası yaşanmadı. Tedavi edildiler ve iyileştiler. Turistlerin bu kadar yoğun olduğu bir dönemde bile yayılma olmadı. Domuz gribi de aynen diğer hastalıklar gibi virütik bir hastalıkdır. Dirençli bir virüstür. Domuz gribi kişinin bağışıklık sistemine göre ilerleme gösteriyor. Bağışıklık sistemi kuvvetli olan kişiler bu hastalığı yeniyor. Ölüm vakaları bu bağışıklığı oluşturamayan kişilerin yaşamış olduğu sonuçtur. Domuz gribi aşısı Türkiye’de henüz yok. Amerika’da bu aşı şu an deneniyor. Sonuçlarına göre ilerleyen zamanda bize de gelebilir. Dünya Sağlık Örğütü’ne göre domuz gribi artık eski hızını yitirmiştir. Tekrar salgın oluşturabilecek düzeye gelebilir ama şu anda böyle bir şey söz konusu değildir. Bu ve benzer hastalıklar olabilir ve olacaktır da.


-Hastaneniz Acil Servisi de yoğunluğun en sık olduğu bölümdü. Bu konuyla ilgili bir çalışmanız oldu mu?


Bu bölüm artık tıkanmıştı ve sıkıntının bizde farkındaydık. Özellikle yatak sayımız yetersizdi. Bu yüzden birkaç ay önce çocuk aciliyle yetişkin acilinin fiziki alanlarını birleştirdik. Çocuk acili B blokdaki binamıza taşıdık. Netice de yüzde 30’luk bir alan kazandık. Aslında bu da yeterli değil ama eskiye oranla fark ettiğini söyleyebilirim. Hasta karşılama bankolarını da iki adete çıkarmak üzereyiz. Ama bunların hepsi geçici çözümler. Bizim çok çok acil olarak yeni bir hastaneye daha ihtiyacımız var. Ek binalarla ya da düzenlemelerle idare edecek durumumuz kalmadı. Binamız da yıllar içinde eskidi ama servisleri başka bir yere alamadığımız için tadilata başlayamıyoruz. Aslında hastane yönetiminin gündemindeki en önemli madde budur. Çözümde tekdir. Yeni hastanenin yapımında da Antalyalıların gerekli desteği vereceğine yürekten inanıyorum. Bizler hayatlarını diğer insanlara adamış insanlarız ve aldığımız sorumluluğun farkındayız. Hastalarımıza daha iyi hizmet verebilmek için şartları daha iyi duruma getirmek zorundayız. Mevcut durumdaki projelerimiz içinde de hastahanenin görüntüleme sistemlerinin yenilenmesi ve elektornik arşivlemeye geçilmesi vardır. Hastaların kayıtlarının bilgisayarlarda tutulması ve arşivlenmesi büyük kolaylık sağlayacaktır. Mevcut bir başka sorun olan otopark sorununu da katlı otopark çalışmalarıyla halletmeyi planlamaktayız.




Doç. Dr. Abdullah Erdoğan kimdir?


1966 yılı, Antalya- Gündoğmuş doğumludur. 1983 – 1985 yılları arasında İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi’nde eğitim gördü. 1991 yılında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. 1999 yılında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalından ihtisasını aldı. 1993 yılından bu yana Göğüs Cerrahi Anabilim Dalında görev yapan ve 2008 yılında doçent unvanını alan Doç. Dr. Abdullah Erdoğan evli ve bir çocuk babasıdır. Ağustos 2008’de Başhekim Yardımcılığı görevine getirilen Erdoğan, 25 Mayıs 2009 tarihinden beri Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliği görevini yürütmektedir.

15 Eylül 2009

ROSA VINTER




5 yaşında cimnastiğe başlayan ve bir daha da vazgeçemeyen Rosa Vinter 22 yıldır cimnastik antrenörlüğü yapıyor.


Yarışma için tesadüfen geldiği Antalya’ya aşık olan ve on sene önce Antalya’ya yerleşen Vinter bir çok sporcu yetiştirmiş.


Kendisini disiplinli ve tatlı sert olarak tanımlayan Rosa Vinter’e göre bu sporda başarılı olmak için düzenli ve çok çalışmak şart. Ara verildiğinde tekrar devam edilemeyen bir spor olan ‘ritmik cimnastik’de yaz tatili sadece 20 gün veriliyor.


Çok uzun yıllar çalışmayı gerektiren ritmik cimnastik’de Avrupa Şampiyonasıyla adını duyuran Pınar Akılveren, bu spora olan ilginin de artmasını sağlamış. Çok uzun yıllardır günde 5 saat antreman yaparak yarışmalara hazırlanan Pınar, Türkiye’de cimnastik dalındaki on sporcudan biri…


Atatürk Kapalı Spor Salonu’nun cimnastik salonunda çalışan öğrencilerinden geleceğin yıldızlarının çıkacağına inandığını ve birkaç sporcuyla özel olarak ilgilendiklerini belirten Roba Vinter “Pınarın kardeşi Pelin de bizim sporcumuz, ondan da derece bekliyoruz” dedi.


Özellikle gençlerdeki fast food yiyecek alışkanlığının ve hamur işlerine olan düşkünlüğün gençleri çok olumsuz etkilediğinin önemle altını çizen Rus Antrenör, Antalya’daki yeşil sebze imkanının çok geniş olduğunu ve çocukları sağlıklı beslenmeye özendirmek gerektiğini vurguladı.


Dışarıdan bakıldığında lastik kızların o hareketleri nasıl yaptığına inanamıyorsunuz. Vücutlarını her şekle sokabilen ve akılalmaz hareketler yapan minikleri izlediğinizde şaşırmamak elde değil… Kullanılan malzemelerinde çok pahalı olduğu bu sporda sponsor bulamakdıkları için çok zorlandıklarını belirten Rosa Vinter, her yere kendi imkanlarıyla gittiklerini ama bunun da çok zorlayıcı olduğunu belirtti.


Bundan on sene öncesinde Türkiye’nin Cimnastik dalında Dünya Şampiyonalarına katılması fikrinin bile hayal olduğunu söyleyen Vinter, “Şimdi takımlarımız ve milli sporcularımız var Türkiye’nin adını dünyaya duyuruyorlar. Bu gençleri desteklememiz gerekmektedir. Antalyalılardan bu konuda destek bekliyoruz” dedi.


Pınar Akılveren’in en büyük hayalinin olimpiyatlarda yarışmak olduğunu belirten antrenörü, kendisinin olimpiyatlarda yarışacak kapasiteye sahip olduğunu ve Pınar gibi sporcuların kırkyılda bir geldiğinin de önemle altını çizdi. “Pınar çok özel bir yetenekdir. Onun gibi bir sporcu kolay kolay yetişmez” derken, kendisinin niçin yarışmada Pınar’ın yanında olmadığını sorduğumuzda bambaşka bir gerçeği öğrendik.


Pınar Akılveren’in Rus Antrenörü Rosa Vinter, kendisini en çok üzen şeyin on senedir Antalya’da çalışmasına rağmen halen vatandaşlık alamamış olması olduğunu söyledi. Sürekli yarışmalara katılmak için yurtdışına giriş çıkış yapması onun yasal süreye bir türlü ulaşamamasını sağlamış. Türkiye adına on yıldır sporcu yetiştiren ve vatandaşlık alamadığı için Dünya şampiyonalarına katılamayan Vinter’ın yaşadığı üzüntü her halinden anlaşılıyordu. Rosa Vinter, “Dünya Şampiyonasına Pınar’ı İzmir takımıyla beraber gönderdik. Çocuğumun yanında olmayı çok isterdim. Bu soruna umarım yetkililer bir çözüm bulurlar. Beni en çok üzen, Pınar’ın yanında olamamam” dedi.


Yeni kayıt dönemine de başladıklarını belirten Vinter, bu yıl ayrıca kadınlar içinde aerobik kursu açtıklarını söyledi. Kurslara katılmak isteyenlerin Atatürk Kapalı Spor Salonu’na müracat etmesi gerektiğini söyleyen Vinter, “Her yıl yeni “Pınar”lar yetiştirmek için çalışıyoruz. Türkiye Cimnastik dalında hak ettiği yere çok kısa zamanda gelecektir” dedi.


Jimnastik yapan minikleri izlediğimizde bile ne kadar zor olduğunu anlayabildiğimiz bu spor dalına ait bilinmeyenleri deneyimli antrenör Rosa Vinter’la konuştuk.


Henüz yirmi yıldır Türkiye’de Cimnastik dalına ait çalışmalar yapılıyor olmasına rağmen dünya çapında bir milli sporcumuzun olması aslında ne kadar şanslı bir millet olduğumuzun da bir göstergesidir. Umarız Pınar Akılveren, nice Pınarları da peşinden sürükler ve gururumuz olmaya devam eder.


-Ritmik cimnastikte belirlenen yaş sınırı ne olmalıdır?


Aslında 3 yaşından itibaren gelenler oluyor. Ama en ideali 5 yaştır. Beş yaşında jimnastiğe başlayan biri bu işi en fazla 25 yaşına kadar yapabilir. Onda da vücuduna çok iyi baktığı takdirde. 25 yaşından sonra devam etmek isteyenler antrenörlüğe geçiyor. Çünkü yarışmalarda büyükler kategorisinde 16-17 yaşındaki sporcularla yarışıyorsunuz ve onlar daha esnek ve daha estetik oluyorlar. Özellikle Rusya’da bu spor bir ekoldür. Beş yaşına gelen her kız çocuğu direk jimnastik kurslarına yazdırılır. İlerleyen yıllarda da yeteneğine göre devam da edebilir başka bir branşa geçedebilir. Ritmik cimnastikten sonra baleye, atletizme veya artistik cimnastiğe geçişlerde olabiliyor.


- Şu ana kadar en uzun bu spora devam eden sporcu kimdir?


25 yaşına kadar devam eden bir kişi biliyorum. Sadece İspanya’da bir sporcu 25 yaşına kadar devam etti. Aslında cimnastik kolay bir spor değildir. Esnemeler ve sıçramalar yaş ilerledikçe daha da zorlaşıyor. Balerinlerin 30 yaşında emekliye ayrılması gibi bizlerde genelde 20 yaş civarında emekliye ayrılıyor artık sporcu yetiştirmeye başlıyoruz.


- Yarışmaya katılan sporcuların günde kaç saat çalışması gerekiyor?


Haftada altı gün geliyorlar. Günde en az 5 saat çalışıyorlar. Ama aslında daha fazla çalışmaları gerekir. Fakat okul zamanı hem dersler hemde antreman çok yorucu oluyor. Okuldan çıktıktan sonra geliyorlar ama dersler ağırlaştıkça daha çok zorlanıyorlar. Yarışmaya gittikleri zaman okulda devamsızlık sorunları oluşuyor. O yüzden hem okulu hem de sporu bir arada götürmek çok büyük özveri gerektiriyor.


- Okula giden çocukların başka aktivitelerle ilgilenmesi derslerini etkiler diye bir inanış vardır. Siz buna katılıyor musunuz?


Ritmik jimnastikle ilgilenen sporcuların öncelikle çok zeki olmaları gerekiyor. Çünkü zor bir spor ve akıl çok önemli. Seriler bir buçuk dakikadan oluşuyor ve dört seri var. Bir buçuk dakikada ne hareketler yapıyorlar. Çalışırken de bir seferde anlayan çocuk çok başarılı oluyor ve zaten bu çocuklar okullarında da çok başarılı öğrencilerdir. Bu yüzden çok zorlanıyorlar. Okulda da çok başarılılar, sporda da… Türkiye’de okul hayatı çok önemli olduğu için derslerinde düşüş olan sporcuları uyarırız ve takip ederiz. Eğer buraya devam etmek istiyorsa derslerinin de iyi olması öncelikli şartımızdır. Bazen çok güzel ve vücudu müsait olsada sağını solunu öğrenemeyen çocuklar oluyor. Onlarla yarışmaya hazırlanmak mümkün değildir. Bu çok zor bir spor ve zeka çok çok önemli…


-Cimnastik yapacak bir çocuğun bedenen uygunluğu ne olmalıdır?


Aslında biz çocukları kreş ve anaokullarından seçiyoruz. Yada dışarda gördüğümüz bir çocuğun çok uygun olduğunu düşünürsek yanına gidip aileye kendimizi tanıtıp, çocuklarını cimnastik kursuna vermek isteyip, istemediklerini soruyoruz. 4- 5 yaşlarında bir çocuğu gördüğümüzde anlayabiliyoruz. Bacak yapısı ve zayıflığı bize geleceğine dair bilgi veriyor. Aileside uzun boyluysa genelde çocukda uzun boylu oluyor. Bizim yarışmalara yetiştirdiğimiz çocuklar zaten birkaç sene içinde kendilerini belli ediyorlar. Eğer yarışma için uygunluğu yoksa bile spor yapmaya alışması ve sporu sevmesi bile bizler için çok önemlidir. Günümüzde fast food beslenme çok yaygın olduğu için çocuklar özellikle 11-12 yaşlarında çok kilo alıyorlar. Bunu engellemek için bile cimnastik sporu çok etkilidir.


-Sporculara fast food yiyecekler kesinlikle yasak gibi görünüyor. Peki ne yer, ne içerler?


Sebze ve yeşillik ağırlıklı beslenmeleri gereklidir. Bazen buradan çıkıp karşıdaki fast food’da yemek yiyenleri yakalıyorum ve ertesi gün çok kızıyorum. Akşamları saat 18.00’den sonra yemek yememeliler sadece bir meyva yenebilir. Akşam yemeklerini salata ile geçirmek en iyisi ama Türk adetlerinde salata yemekten sayılmadığı için özellikle ilerleyen yaşlarda kilo sorunuyla başetmekde zorlanıyoruz. Antalyalılar aslında bu konuda çok şanslılar, burada her mevsim taze yeşillik ve domates bulmak mümkün o yüzden de sağlıklı beslenebilirler. Ama hamurişine olan düşkünlük sağlıklı beslenmeyi de engelliyor. Herşeyden yenmeli ama porsiyonları mutlaka az olmalıdır.


-Peki cimnastiğe yazılan bir çocuğa bir yılın sonunda “sen bu sporu yapamıyorsun en iyisi bırak” dediğinizde oluyor mu?


Aslında demek istiyoruz ama bu durum biraz karışık. Bazen çocuğun vücudu müsait olmuyor ama çocuk çok istekli olduğu için “sen gelme” diyemiyoruz. Aslında bir çocuğa da sen gelme demeye hakkım yoktur. Ben de anneyim ve benim kızımda uzun yıllar cimnastik yaptı, dereceler aldı ama Türk vatandaşı olmadığı için yarışmaya gönderemedik. Bunları yaşadığım için çocuklara gelme diyemeyiz ama hobi olarak devam edenlerde zaten bir süre sonra kendini belli ediyorlar. Velilere de burada çok iş düşüyor. Her gün çocuklarını getirip dışarda bekliyorlar. Onlarda kendi hayatlarından fedakarlık yapıyorlar. Bu yüzden her bakımdan emek verilen bir spor…


-On senedir Antalya’dasınız. Neden vatandaşlık almadınız?


Aslında vatandaşlık almayı çok istiyorum. İki kez de başvurdum ama antrenör olduğum için yasalara uyamadım. Beş seneden sonra vatandaşlık için başvurduğumda belli bir süre bu ülkeden hiç çıkış yapmamış olmanız gerekiyor. Ama ben yurtdışı kamplara yada yarışmalara sporcu götürdüğümden, pasaportuma vurulan her damga verilen süreyi bozuyor. Aslında ben bu ülkeyi temsil etmek adına yurtdışına çıkış yapıyorum. Bunun için ayrıca bir düzenleme olması gerekmez mi? Mesela ben vatandaşlık alabilmiş olsaydım kızım seve seve ve isteyerek bu ülkeyi milli sporcu olarak temsil ederdi. Kızım da çok yetenekli bir çocuktu ve Türkiye adına yarışmayı çok istedi ama şartlar izin vermedi. Benim gibi özel durumu olan yabancı antrenörler için bir düzenleme belki yaparlar. Mesela şu anda Pınar Japonya’da Dünya Şampiyonasında Türkiye’yi temsil ediyor ama ben Türk vatandaşı olmadığım için onun antrenörü olarak yanında gidemedim. Sürekli de işim gereği sporcularla yurtdışına kampa gitmem gerekecek ve bu süreyi tamamlamam çok zor görünüyor. Bu konuda bir düzenleme olursa Pınar’la birlikte Türkiye’nin adını daha üst seviyelere taşıyacağımıza eminim.


-Senede kaç öğrenciniz oluyor?


Biz burada üç antrenörüz. Her birimizin 15 öğrencisi oluyor. En yoğun olan yaş grubu minikler, zaten Türkiye’de büyükler kategorisinde toplam 10 sporcu var. Bunlarında bir kısmı İzmir’de bir kısmı da Antalya’dadır. Yani en iyi takımlar bu iki şehirde var. Bizdeki Pınar Akılveren aynı zamanda milli sporcudur. Pınar çok başarılı bir sporcu, hem esnek hem de hırslıdır. Pınar’ın girdiği her yarışmadan dereceyle döneceğine inanıyorum.


-Eski öğrencilerinizle görüşüyor musunuz?


Elbette görüşürüz. Benim ilk yetiştirdiğim sporcum 1979 doğumluydu. Şimdi onunda kızı olmuş ve o da cimnastiğe başladı. Kendimi anneanne gibi hissettim. Hem annesini hem kızını yetiştirmek çok garip bir duygu… 22 yıldır antrenörlük yapıyorum ve sadece bu branşta değil daha sonradan atletizme ya da başka dallara geçen sporcularda derece aldıklarında ziyaretime mutlaka gelirler. Onları gördükçe de çok mutlu oluyorum.


-Türkiye’de eğitim sistemindeki spora ayrılan zamanı nasıl değerlendiriyorsunuz?


Ben Türkiye’deki bir çok okulda beden eğitimi derslerini izledim. Okullarda spor salonları yok. Bahçede betonun üzerinde top oynuyorlar. Cimnastik ya da atletizme yönelik çalışma hiç yapılmıyor. Buraya 7 -8 yaşında çocuklar geliyor. Takla atın diyoruz. Takla ne demek diyorlar. Bu yüzden okullardaki spor derslerinin imkanları biraz daha geliştirilmeli diye düşünüyorum.


-Sponsor bulmakta zorlanıyor musunuz?


Şimdiye kadar hiç bulamadık. Türkiye’de daha çok futbola ve basketbola yatırım yapılıyor. Pınar Balkanlar’da ve Türkiye’de şampiyon olunca İstanbul’daki firmalardan teklifler aldı. Hem maaş verelim, hem okula yazdıralım. İstanbul’da yaşasın diyen firmalar oldu ama o zaman İstanbul adına yarışacaktı. Hem kendisi hem bizler bunu istemedik. Yıllardır Antalya’da hazırlanan ve Antalya adına yarışan Pınar’ı sponsor bulamadığımız için başka illere kaptırmak istemiyoruz. Pınar’ın kardeşi Pelin’de cimnastikçi ve aile ikisine birden bütçe ayırmakda zorlanıyor. Anne ve babaları devlet memuru olduğu için durumları belli ve yarışmaya katılan sporcuların masrafları çok yüksek oluyor. Yarışmada giyilen mayolar 300 Avro, kullanılan toplar 130 avro, kurdelalar 100 avro olunca her yarışma içinde bunlardan almak gerekiyor. Vize masrafı, yol masrafı da eklenince Dünya Şampiyonalarına katılmak için her seferinde 6- 7 bin TL gerekiyor. Bu kadar yetenekli bir sporcunun sadece imkanlar kısıtlı olduğu için yarışmalara gidememesi inanın en çok bizleri üzüyor. Ben Antalya’da antrenörlüğe on sene önce başladım. O yıllarda Türkiye’nin Dünya Şampiyonasını katılması hayal bile değildi. Çünkü bu yarışmalara katılan ülkeler bellidir. Yıllarca emek verildi ve şimdi Türkiye’yi temsil eden bir sporcu yetiştirildi. Ama sponsor olmadığı için katılamıyor. Antalya gibi bir şehirde inanın bu çok acı bir tablodur.



Rosa Vinter kimdir?


Rusya’nın Kazan şehrinde doğan Vinter, 5 yaşında cimnastiğe başladı ve 17 yaşına kadar devam etti. Üniversiteden sonra antrenörlüğe başlayan ve 1987 yılından beri antrenör olarak çalışan Rosa Vinter, on yıldır da Antalya Ritmik Cimnastik Gençlik Spor Kulübü’nde antrenörlük yapmaktadır.

ALİ ADNAN KAYA




Geçtiğimiz haftalarda Milliyetçi Hareket Partisi’nin genel kongresinde Antalya İl Başkanlığı için adaylar yarıştı. Adaylar arasından, 240 oyla seçilen Ali Adnan Kaya’yla yerel ve ulusal gündemi değerlendirdik.


Çevresinde efendi kişiliği ve güler yüzüyle tanınan Başkan Kaya’nın bugüne kadar hiç kimseyle bir kırgınlığı olmamış. Ülke ve yerel gündemdeki olaylara sakin ve ılımlı tavrıyla yaklaşması dikkatimizi çeken Başkan Kaya, yapıcı konuşmalarının yanı sıra eleştirel üslubuyla da AKP hükümetini değerlendirdi.


Özellikle Elmalı Belediyesi’nde geçtiğimiz haftalarda yaşanan haciz olayının detaylarını bizlerle paylaşan Kaya, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin çalışmalarının değerlendirilmesi içinde aslında bir yılın dolması gerektiğini belirtti. Adnan Kaya, “ Yine de şu 5 aya ve yapılanlara baktığımızda, bir şikayet sitesi dışında bir şey göremiyoruz” dedi.


Kendileri için dürüstlüğün ve misyonlarının çok önemli olduğunun altını çizen Adnan Kaya “Genel Başkanımız’ın adı bugüne kadar hiçbir yolsuzlukla anılmadı. Kimsenin hakkını yemedi. Kendisi bizim yüzümüzü düşürecek hiçbir şeye imza atmamıştır. Sayın Devlet Bahçeli’nin duruşu ve kimliği bellidir. Kendisini daha iyi tanıtabilmek adına bizler de elimizden geleni yapacağız” dedi.


Yerel seçimlerde merkezde Antalya Büyükşehir Belediyesi ve 5 ilçe belediyesi olmak üzere 6 belediye başkanlığından 1 ilçe belediye başkanlığını, taşrada ise 14 ilçe belediye başkanlığından sadece 4’ünü kazandıklarını, bu sonuçların MHP için, yeterli olmadığını ve MHP’nin daha geniş açılımlar sağlaması, Antalya’nın sözünü söyleyecek parti haline gelmesi, tabandaki ihtiyaçların karşılanması için, MHP Antalya İl Başkanlığı’nın kan değişikliğine ihtiyacı olduğuna değinen MHP Antalya İl Başkanı Adnan Kaya, görevini yeni devralmış olmasına rağmen tüm sorularımızı içtenlikle yanıtladı.



- 29 Mart seçimlerinde MHP’ nin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?


Daha önceki seçimlere bakarsanız bu seçimlerde MHP başarı yakalamış gibi gözüküyor fakat daha da başarılı olunabileceği kanısındayım. Bizim MHP Antalya İl Başkanlığı’na aday olmamızın bir sebebi de buydu.


-Sizin başarı kriterleriniz nelerdir?


Başarı çok çalışmaktan geçiyor. Geçmiş yönetimlerin yapmış olduğu hataları yapmamaktan geçiyor. Seçimlerde adayların ve listelerin doğruluğu önemlidir. Geçmişte yapılan hataları göz önünde bulundurarak önümüzdeki seçim sürecinde daha dikkatli davranıp,başarıyı yakalayabileceğimiz kanısındayım. Bu dönem öncelikle sosyal çalışmalara ağırlık vereceğiz. Kültürel, sanatsal ve sosyal etkinlikler düzenlemek istiyoruz. Kendimizi daha rahat ifade edebileceğimiz projelerin içinde yer almak düşüncesindeyiz. Bu binayı da bağımsız müstakil bir yere taşımak ilk çalışmalarımız arasında olacak.


-Adaylığınızı açıklamanız planlı bir süreç miydi yoksa ani bir karar mıydı?


Milliyetçi Hareket Partisi’nin içindeki yapılanmada 15 yıldır görev almaktaydım. Bir çok görevde bulunmuştum. Aslında adaylığım çok programlı olmadı. Son bir senedir ara sırada olsa aklımdan geçirir durumdaydım. Genel kongreden bir buçuk ay önce kararımızı açıkladık. Ani verilen bir karardı diyebiliriz.


-Milliyetçi Hareket Partisi’nin Antalya’daki en büyük sıkıntısı nedir?


Milliyetçi Hareket Partisinin şu anda Antalya’daki sıkıntısı küskünlükler, dargınlıklar, birbirini çekememezliklerdir. Biz öncelikle bunu bitirmeye gayret edeceğiz. Bu küskünlüklerin bitmesi durumunda, bizim yüzde 5 ila 10 artımız olur diye düşünüyoruz.


-Peki bahsettiğiniz bu kırgınlıklar kişisel sebeplerden mi oluyordu yoksa partiler arası kırgınlıkları mı kastediyorsunuz?


Partiler arasında çok az olmakla birlikte genelde uzun zamandır teşkilatı aynı kişilerin yönetmesi bu akvaryumun içindeki balıkların nefes almasını engeller duruma gelmişti. Değişiklik bu yüzden gerekliydi ve üyelerde cevabı sandıkta verdiler. Bu değişiklik Antalya’da ciddi bir nefes alma dönemi olarak düşünülebilir. Bu kongreden dolayı bile Milliyetçi Hareket Partisi’nde yüzde on bir artış olduğunu düşünüyoruz.


-Aksu ilçesi yeni yapılanmakta olduğundan bu seçimlerde büyük önem taşıyordu. Antalyalılarda bu yüzden seçim sonrası, bu ilçedeki çalışmaları yakından takip ediyor. Aksu Belediyesi’nin çalışmalarını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?


İl Başkanlığı seçimleri 9 Ağustos’ta yapıldı ve yirmi beş günlük bu zaman diliminde henüz kendi içimizdeki görevlendirmelerimizi tamamlayabilmiş değiliz. Bu süre inanın tebrik ve kutlamalarla geçti. Dolayısıyla şuanda İsa Başkanla ve çalışmalarla ilgili bir değerlendirmemiz söz konusu değil. Ramazan’dan sonra gerekli toplantıları yapıp elde edilen bilgileri, başarıları ya da başarısızlıkları sizlerle paylaşacağız. İl Başkalığı’nda bu çalışmalar ve raporlamalarla ilgilenmek üzere bir ARGE birimi kurmayı düşünüyoruz.


-Yeni yapılanmakta olan bir ilçede sizce dikkat edilmesi gereken şey ne olmalıdır?


İmar konusu çok önemli, bunun yanında ulaşımın altyapısı da ilçenin geleceğini belirler. Diğer ilçelerin tecrübelerinden yararlanılarak, başarılı bir yapılanma sağlanır diye düşünüyorum.


-Ulaşım konusunda girmişken Antalya’nın mevcut ulaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Şimdi raylı sistem bu kadar yatırım yapıldıktan sonra değiştirilmesi mümkün olmayan bir yatırımdır. Akaydın Bey’inde bu yatırımı devam ettireceğini düşünüyoruz.


-Raylı sistem toplu ulaşım araçlarını azaltıp trafiği rahatlatmayı amaçlıyordu ama şimdi yeni otobüslerin alımı gündemde, Büyükşehir Belediyesi’nin yeni otobüs alımını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Yeni otobüslerin alım amacının trafiği rahatlatmak için değil, seçimlerden önce verilen sözlerin yerine getirilmesi amacını taşıdığını düşünüyorum.


-Antalya gündeminde olan üç önemli konumuz daha var. Vakıf Çiftliği arazisi, 100.Yıl stadyumunun durumu ve Halkkart ihalesi. Bu konularla ilgili görüşleriniz nelerdir?


Vakıf Çiftliği arazisinin aynı özelliklerle kalması arzusu içerisindeyiz. Bu fikri bizden önceki arkadaşlarımızda sık sık dile getirdi. Vakıf Çiftliği Antalya’nın ciğerleridir ve bu arazinin de aynen olduğu haliyle korunması gerektiğini düşünüyorum. Geçmişte hatırlarsanız, Antkart ihalesine de karşı çıkmıştık.Şimdi bu Halkkartı da desteklememiz mümkün değil. Yanlışın üzerine bir yanlış daha konmak üzere şu anda…100.Yıl’dan stadyumun kalkması kararını doğru bir karar olarak düşünüyoruz. Alışveriş merkezlerine de, “dur ” denilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bir şehirde bu kadar çok ve birbirine yakın alışveriş merkezi olmamalıdır. Yerli esnafımız bu konudan çok zarar görüyor ve büyük merkezlerle rekabet edebilecek durumu kalmıyor. Bu alanların sosyal alanlar olarak projelendirilmesinden yanayız.


-Kaleiçi’nin de pasif duruma gelmesinin sebebi bu mu?


Kaleiçi esnafını ve o bölgeyi bitiren şey her şey dahil sistemdir. Hatta Antalya ve çevresini bitiren bu sistemdir. Turistlerin otelden çıkmasına gerek kalmayacak imkanlar sunuluyor. Alışveriş için bile turistlerin tek başlarına dışarı çıkmasını istemeyen acentelerin turistlere uyarılar yaptığı ve tedirgin ettikleri yönünde duyumlar almaktayız. Her şey dahil sistemin uygulanmadığı illerde şehir merkezlerindeki yoğunluk bundan kaynaklanıyor. 1985 yıllarında Antalya’ya 500 bin turist geliyordu ve esnaf kazandığı parayı koyacak yer bulamıyordu. Şimdi 10 milyonu aşan bir turist var ama esnafın hali içler acısıdır. Her şey dahil sisteme bir çözüm bulunması gerekmektedir. 10 milyon kişi geleceğine 80’li yıllarda gelen 500 bin turist gelsin, bizce daha iyi. İlerleyen yıllarda bu bölgenin insanları yabancı otel sahiplerinin yanında çalışarak hayatlarını devam ettirebilecekler. Mal sahibiyken, işçi olacaklar. Otel yatırımlarına da artık “dur” denilmelidir. Bacasız sanayimizi de bitirmek üzereyiz. Kapasiteyi fazlasıyla aştık ve artık yerde kalmadı, ihtiyaç da kalmadı.


-Seçim sonrasında İl Genel Meclisinde CHP ile yapılan bir koalisyon vardı ve alınan kararların çoğu olumluydu. Bu olumlu tablo aynen devam edecek mi?


Koalisyonun devam etmemesi için herhangi bir sebep yok. Ama bizim yönetim anlayışımızda hakkaniyet birinci planda olacaktır. Doğru olabileceğine inandığımız her kararı desteklediğimiz gibi yanlış olduğunu düşündüğümüz kararlarda da red oyu kullanacak kadar cesur davranacağız.


-Ak Parti hükümetinin çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Ak Parti çok enteresan bir parti bana göre… Yıllardır “hizmet, hizmet” diyorlar. Belediye Başkanlıklarından örnekler gösteriyorlar. Bu dönem özellikle bir şey gördük bizler. Hizmet adı altında yapmış oldukları projelerde devleti tamamıyla zarara uğratan projeler var. Biz geçen seçimlerde Elmalı Belediyesi’ni 500 bin TL borç ile Ak Parti’ye devretmiştik. Bu seçimlerde ise 12 milyon TL borç ile devraldık. Bizim bırakmış olduğumuz borcun en azından bir karşılığı vardı. O dönemde yapılacak olan bir inşaata alınan demirin borcuydu bizim bıraktığımız. Ak Parti'li belediye SSK, TEDAŞ, Vergi Dairesi gibi kurumlara hiç ödeme yapmamış, bunun dışında 2 milyon lira da esnafa borç yapmışlar. Seçim sürecinin hemen ardından Ak Parti hükümeti borçları işleme koydu ve belediyeye ait itfaiye ve ambulans haciz nedeniyle bağlandı. Ben buradan AK Parti hükümetine soruyorum.Niçin o borçlar bu kadar bekletildi de şimdi işleme konuluyor. Seçimlerden bir yıl bilemediniz iki yıl sonra, bu borçların hesabı sorumalıydı. Üzerinden beş sene geçmiş ve bu 5 sene içinde hiç ödeme yapılmamış. Bunun mantıklı hiçbir açıklaması yoktur. Ak Parti’nin hizmet anlayışı bu mu? Bu iş kesinlikle bilinçli yapılan ve kendilerinden sonra gelen belediyeleri zor durumda bırakmak adına yapılmış bir çalışmadır. Bunlar belediyeleri değil, halkı cezalandırıyorlar. Haczettikleri şeyler belediyenin ambulansı ve itfaiye aracıydı. Haczi çözdürebilmek için bu borçları taksitlendirdik.


-Ak Parti Hükümetinin şuan ki gündemi olan ve “Kürt açılımı” denen, adı daha sonra demokratik açılıma döndürülen açılımlar silsilesini nasıl değerlendiriyorsunuz?


Başbakan, bir zamanlar çıktığı televizyon kanallarında ‘alt kimlik’ ve ‘üst kimlik’ diye bir ayrıma başlamıştı. Hemen arkasından bu söylem Kürt açılımı oldu şimdi de demokratik açılım diyorlar. Üçüncü defadır isim değişiyor. Demokratik hakları kimin fazla, kimin eksik tartışılır. Bu açılım bin yıldır beraber yaşamış bir milleti birbirine düşürme senaryolarından başka bir şey değildir. İç işleri Bakanı Atalay Bey’in konuşmasını herkes dinledi. İçinde hiçbir şey olmayan sadece adı olan bir demokratik açılım. İçi boş. 21 tane dernekle görüşmüş, kim bu dernekler? Ne için isimlerini saymıyorsunuz? Seçme seçilme hakkıysa her iki milletinde eşittir, yargılanmasıysa eşittir, eğitim ve güvenlik eşittir, yatırım hakları eşittir. Onlar dediğimiz insanlar, Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyan ve bu kimlikle yaşamaktan mutluluk duyan bir millettir. Yıllardır biz Kürtlerle iç içe yaşadık. Akrabalık bağları, kan bağları oluşturduk. Bu hükümet neyin peşinde? Ak parti bu açılımla birilerine verilmiş sözlerini mi yerine getirmeye çalışıyor yoksa Abdullah Öcalan’ı mı kurtarmaya çalışıyorlar? Çıkıyorlar televizyonlarda ‘Abdullah Öcalan’ı siz getirdiniz, asmadınız’ diyorlar. Böyle bir şey yok. 15 Şubat 1999 tarihinde Ecevit azınlık hükümeti zamanında gelmiştir. 18 Nisan 1999 tarihinde de biz genel seçimlerde 129 milletvekiliyle meclise girmişiz. Arkadaşın bir tanesi gene üç tane imza olan bir fotokopiden bahsetti. O üç imzanın içeriğini tam okuduğunuz zaman ifade edilen gibi bir şeyin olmadığı ortaya çıkıyor. 1 Ağustos 2002 ‘de mecliste yapılan Abdullah Öcalan’ın idamının kaldırılmasına ‘hayır’ oyu veren tek parti biziz. Gerekli mücadeleyi yapmamıza rağmen idam kararı bir hükümet kararı değil, meclis kararıdır. Bu idamın kaldırılması konusunu gündeme getiren ilk kişi Necmettin Erbakan’dır. Gerçeği araştıran insanlar doğruları görecektir.


- Bu açılımlar sizce diğer azınlıkları da etkiler mi?


Bizde Yörük Beyleri olarak azınlığız. O halde biz de haklarımızı istiyoruz. Bizde Konyaaltı caddesine çıkıp elimizde pankartlarla haklarımızı mı isteyeceğiz? Ben bu ülkede vergi ödüyorum. Elektrik, su parası ödüyorum. Bu ödediğim paraların içinde başka bölgelerin ödemedikleri paraların maliyeti de var. Eğer demokratik haksa ben bu güne kadar ödediğim vergi hakkımı geri istiyorum. Devlet bu açılımı demokratik açılım olarak değil de, sosyal açılım olarak projelendirip eşit sosyal imkanları sağlama yolunda çalışmalar yapsaydı bunu anlayabilirdik ama demokratik açıdan zaten bir eşitsizlik söz konusu değil ki… Seçim dönemlerinde dağıttıkları seçim paralarıyla, beyaz eşya paralarıyla, elektriği suyu olmayan yerlere hizmet götürselerdi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu da eğitimi, güvenliği ve istihdamı sağlasalardı çözüm oluşmuş olacaktı. O bölgenin başka bir şeye ihtiyacı yok. Bölge insanlarını “onlar” diye ayırıp iç karışıklık yaratılmak istenmesine inanmamalı, destek vermemeliyiz. 57. hükümet zamanında emniyetin kayıtlarına geçmiş olan bir durum vardır. Terörün ne kadar azaldığı ve sıfır noktasına geldiğini herkes hatırlasın. Niye bunu kaşıdınız arkadaşlar? Sayın Başbakan soruyorum, “Niye bunu kaşıdınız? Ne var bunun arkasında? Kime ne söz verdiniz?”


Büyük Ortadoğu Projesi’nin altyapısı bu açılımdır. Büyük Ortadoğu Projesini kuracaklar. O ya da bu şekilde kuracaklar. Bu geniş coğrafya, dünya enerji kaynaklarının çok büyük bir bölümüne sahiptir. Tüm dünya ülkelerinin gözü bu topraklarda ve yapılan çalışmalarda onların işini daha da kolaylaştıracak nitelikte.



ALİ ADNAN KAYA



29 Ekim 1965 Antalya Finike doğumludur. Aslen Seriklidir. Eğitim sürecini Antalya’da tamamladı. 1988 yılından, 1994 yılına kadar, özel firmalarda pazarlama üzerine ve idari yönetim üzerine çalıştıktan sonra, 1994 yılından bu yana, Antalya ‘da sigorta acenteliği yapmaktadır. Şuan, sigorta acenteliği yanında, müteahhitlik ve ayrıca bir bilgisayar firmasının sermayedarı konumunda. ATSO’da daha önce, 30. Grup Sigortacılık Komitesi’nde üyelik görevinde bulundu. 1994 yılından bu yana, MHP Muratpaşa Belde Yönetim Kurulu Üyeliğinden başlamak üzere, İl Başkan Yardımcılığı’na kadar hemen hemen her organında 15 sene görev aldı. Kaya, 9 Ağustos’daki Genel Kurulun ardından MHP Antalya İl Başkanlığına seçilmiştir.