14 Ağustos 2009

HASAN SİPAHİOĞLU



Yıllar önce portakal ve muz bahçeleriyle çevrili küçük bir balıkçı kasabası olan Alanya, bugün yaşamın turizme göre biçimlendiği dev bir tatil merkezi olarak karşımıza çıkıyor. Yılda iki milyona yakın turist ağırlayan ilçede, baharın gelmesiyle ilçeye yayılan portakal çiçeği kokusu bir yanda deniz mevsiminin açıldığını müjdelerken, diğer yanda Alanya’yı anlatıyor.


Her iki yanda palmiye ve hurma ağaçlarının sıralandığı Atatürk Caddesi, ilçenin egzotik ve modern yüzünü yansıtıyor. Atatürk Caddesi’ndeki Alanya Müzesi, yörenin 2600 yıllık tarihini zengin bir arkeolojik koleksiyonla sergiliyor. Kente 1 kilometre uzaklıktaki Damlataş Mağarası ise bal renkli sarkıt ve dikitleriyle gerçek bir doğa mucizesi… Atatürk Caddesi’nin sonundaki Alanya Çarşısı mücevherden giysiye, deriden ahşap işlere kadar her türlü hediyelik eşyayı bulabileceğiniz bir alışveriş merkezi… Rıhtım yolu üzerindeki Havuzlu Park, hurma ve palmiye ağaçlarının gölgesinde dinlenmek isteyenleri bekliyor. Parkın bir yüzü, Alanya’nın en popüler yürüyüş parkuru olan Rıhtım Caddesi’ne açılıyor. Caddenin ucundaki Liman Meydanı ise eğlenmeyi sevenlerin adresi…


Toros Dağları’na sırtını yaslamış olan Alanya’da, Torosların yüksek kesimleri, binlerce yıllık geleneklerini sürdüren Yörüklerin yaşam alanı olarak halen kullanılıyor. Yazın kavurucu sıcaklarından kaçıp dağlara çıkan Yörükler, kış gelene kadar keçi kılından ördükleri çadırlarda yaşayıp koyun yününden rengarenk kilimler dokuyor.


Alanya, bir yanda mufazakar ve geleneksel yapısını korurken, diğer yanda yeniliklere ve gelişmelere açık bir tutum sergileyen halkıyla turizmde marka olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.


1255 yılında Selçuklu sultanı 1. Alaeddin Keykubad tarafından yaptırılan Alanya Kalesi özellikle yabancı turistlerin ilgi kaynağı… Günümüze kadar devamlılığını büyük ölçüde sürdüren kalenin, 6.5 kilometre uzunluğundaki surları, 83 kule ile güçlendirilmiş. Alanya’nın simgesi olan 33 metre yüksekliğindeki sekiz köşeli Kızılkule’nin giriş katı, bugün Etnografya Müzesi olarak kullanılıyor.


Alanya’nın markalaşması konusunda ciddi çalışmalar yapılıyor. Alanya’nın çehresini değiştirmek için yapılan çalışmalara, birbirinden farklı festivaller de eşlik ediyor. Alanya Belediye Başkanı Hasan Sipahioğlu’nun en önemli projelerim dediği Gazipaşa Havaalanı’nın uluslar arası olarak açılması, Alanya’nın il olması, Kültür Bakanlığı’nın, Alanya’nın kültür turizminin canlanması için tersane ve kale içinin UNESCO Kültür Mirası’na alınması konusunda Alanya Belediyesi ile ortak bir çalışma içersine girmesi ve Alanya’nın ticari hayatına büyük katkı sağlayacak biri özel diğeri devlet olmak üzere iki üniversitesinin kurulması konusunda kanun çıkarılması taleplerinin yerine gelmesiyle Alanya’nın markalaşma yolunda çok daha hızlı ilerleyeceğine inanılıyor.


Geçtiğimiz aylarda Türkiye’de bir ilke imza atan Alanya Belediyesi’nin “şehir bisikletleri” projesi de Alanya’da yapılan farklı projelerden biri… Trafik düzenini rahatlatmayı ve çevre kirliliğini azaltmayı hedefleyen projenin mimarı Hasan Sipahioğlu, Alanyalıların projeye gösterdiği ilgiden hayli memnun… Projeyi seyahat ettiği ülkelerde gördüğünü belirten Sipahioğlu, “Şehir bisikletleri için, belediye sınırları içinde, sahil şeridi ve yayaların yoğun olduğu 20 nokta tespit edilerek istasyonlar yerleştirildi. Terminallerden, kentlilerin ve turistlerin faydalanması amaçlandı. Toplam 250 bisikletten oluşan projede, 1 saatlik sürüşün ücretsiz, ilk 1 saatten sonra her saatin 2 TL olduğu bisiklet turlarında günlük ücret 10 TL olarak belirlendi. Bir terminalden binen sürücü, bisikleti aldığı noktaya geri getirmek zorunda değil ve 20 noktadaki istediği bir terminale kredi kartını okutarak bisikleti kilitleyebiliyor. 1 saatlik sürüşten sonra bisikleti teslim eden kullanıcı, başka bir terminalden bir bisiklet daha alıp onu da hiç ücret ödemeden 1 saat kullanabiliyor” dedi.


2009 turizm sezonunun küresel mali krizden fazlasıyla etkilendiğini belirten Hasan Sipahioğlu “ Turizmciler bu yıl fiyatları düşürme konusunda ortak karar aldılar. Turist sayısında çok büyük fark gözlemlenmese de gelir açısından ciddi düşüş yaşandığı ortada” dedi.


Geçtiğimiz günlerde partisi Anavatan’dan ayrılan ve AKP’ye geçiş yaparak bütün Alanyalıları şaşırtan Sipahioğlu, geçiş süreci ve siyasi hayatıyla ilgili sorularımızı yanıtsız bıraktı. Amacının sadece Alanya’ya hizmet etmek olduğunun sıklıkla altını çizen başkan, “Belediye sınırları içinde siyaset yoktur. Buraya gelen ve buradan hizmet alan herkes eşittir ve eşit olmalıdır” dedi.


Bu değişim akıllara, “Alanya halkı için tatmin edici oldu mu?” sorusunu getirdi. Bu konuya da girmek istemeyen başkan kısa bir sessizliğin ardından konuyu “İlk başta bir şok oldu ama ben insanları bilirim, insanlarda beni bilir. Sonuçta bu ülkenin siyasi partileri bu ülkeye hizmet etmek için kurulmuş partiler. Siyaseti bir gerginlik meselesi haline getirmeyi doğru bulmuyorum” dedi.


Alanya Belediye Başkanı Hsan Sipahioğlu, bu hafta bizlere Alanya’nın markalaşma yolundaki sürecini ve 2009 turizm sezonunu değerlendirdi.



-Alanya’da bu yıl turizm de bir düşüş yaşıyor mu?


Yaşanmaması mümkün mü? Bunun yansımaları oldu ama beklediğimiz şiddetin altında olması için, acenta ve otelciler bir fedakarlık yaptılar. Doğru ya da yanlış o konuya girmek istemiyorum ama ciddi şekilde fiyat indirimleri oldu. Sayısal anlamda çok ciddi fark olmasada gelir açısından geçen seneyi yakalamamız mümkün değil… Sektör ciddi bir stres içinde ve global krizin etkilerinden dolayı yaşanan bu süreç topluma da yansıyor. Gelirin düşmesi yerel yönetime gelecek olan gelirde de ciddi kayıplara yol açtı. Sadece Antalya Havalima’nındaki verilere bakarak çok iyi ya da çok kötü demek doğru bir yaklaşım olmaz. Nicelik olarak belki bir noktaya getirebiliriz ama gelirin miktarında bir şey yapamayız.


- Turizmin ciddi bir sıkıntısı olan çığırtkanlıkla mücadelede Alanya ne durumda?


Belediyemizin, kaymakamlığın ve emniyetin ciddi çalışmaları sonucunda eskiye oranla hayli yol katettik. Esnaf açısından esnafın memnuniyeti ya da sektörün başarısı için çığırtkanlığı önlemenin ötesinde başka şeylerde yapmamız gerekiyor. Özellikle küçük esnaflar açısından bir değişimin ortaya konması gerekiyor. Bu bizim zorumuzla olacak bir şey değil. Çığırtkanlığı önleyebiliriz ama esnafın kendi gelecekleriyle ilgili iki konuda değişim göstermesi gerekiyor. İlki alışveriş güvenliği dediğimiz güvenliği sağlayan etiketlemenin uygulanması gerekiyor. Esnafıda zora sokan ve şikayetlerine sebep olan konunun nedeni yapılan yanlışlıklar. Ürünün üzerindeki etiket ve etiketin üzerindeki fiyat o işyerinin ticari namusudur. Çok yüksek rakamlar koyup büyük indirimler yapmak pazarlıkçı bir turist profilinin oluşmasını sağlıyor. İkincisi de iş yerlerinin çokluğu değil birbirlerinden ayrıcalıkları olmalıdır. Aynı cadde üzerinde 50 tane butik olması değil ürünlerin ve sunumun aynı olması sorun yaratıyor. Ürün sergilenmesinde ve çeşitliliğinde fark yaratılırsa esnafında şikayetlerinin azalacağını düşünüyorum.


- Alanya turizmini kalkındırmaya yönelik en önemli projeniz nedir?


Alanya sadece denizi, kumu ve güneşiyle değil, kültürel ve tarihi mirasıyla da fark yaratan bir bölge. Bu konuyla ilgili birkaç tane projemiz var ama en önemlilerinden biri Alanya Tersanesi. Bu yapı, Alanya’nın kent kimliğine son derece büyük artı değerler katan, Türkiye’nin ayakta kalan tek Selçuklu Tersanesidir. Özellikle küçük tekenelerin ticaretlerine ekonomik katkı sağlamayı hedefleyen bir Denizcilik ve Gemi Müzesi açmayı planlıyoruz. Ortaçağın korunmuş olan yapısı içinde açılacak bu müze bir ilk olacak. Ören yerlerimizi dünyayla daha çok paylaşacağız ve böylece gelen turist profilinde de bir değişim bekliyoruz. Önümüzdeki ayın sonunda yat limanımız açılacak ayrıca ilçeye gelen kruvaziyer gemilerinin sayısını arttırmaya yönelik çalışmalarımızda devam ediyor. Bütün bunların en önemli kaynağı da ulaşım meselesidir. Geçen yıl sadece tur operatörleri aracılığıyla 2 milyona yakın turist geldi. Bu çok büyük bir başarıdır. Sayın Başbakanımızın söz verdiği gibi Gazipaşa Havalimanı’nın uluslararasına açılması çok büyük fark yaratacaktır. Bunu Antalya Havalima’nıyla rekabet açısından söylemiyorum ama Alanya’nın olmazsa olmazı havalimanıdır. Başka türlü ayakta kalma şansımız kalmıyor. Artık Alanya’da kendi yağımızla kavrulmalıyız.


- Alanya denizini koruma konusunda çalışmalarınız nelerdir?


Alanya’da deniz kirliliği yok. Sadece bu konuda, denizde yaşayan bir canlı türünü bizler anlayamıyoruz sanırım. Keykubat bölgesinde çok ciddi bir caretta kaplumbağası yoğunluğu yaşanıyor. Öncelikle belirtiyim carettalar kirli denizde yaşamaz. Ama bu hayvanın çok ilginç bir yapısı var. Dışkısı insan dışkısına benziyor. O yüzden de zaman zaman gelen şikayetler hep bu konuyu gösteriyor. Yaptırdığımız analizlerde suyun temizliği konusundaki veriler elimizde mevcut ama halkın gördüklerini yanlış yorumlamaları sonucu burada deniz kirliliği oluyor denebiliyor. İlçemizde arıtma sistemimiz var. Böyle bir kirlilik söz konusu bile değil. Biz toplum olarak hayvan sevgisiyle büyümediğimiz için o masum deniz hayvanlarını benimseyemiyoruz. Halbuki son derece insancıllar ve koruma altındalar…


-Alanya il olacak yeterliliğe sahip mi?


Alanya’nın il olması düşünce olmaktan çıktı. İlk idari düzenlemede uygulacak bir konu oldu. Potansiyel olarak da Türkiye’deki 50’ye yakın ilden daha büyük. 2 milyona yakın turist ağırlayan ve katma değer sağlayan bir bölgenin idari yapısının da değişmesi son derece normaldir. Önemli olan bu ihtiyacın meclisteki milletvekillerimiz tarafından da fark edilmesidir.


-Yabancıların Alanya'daki inşaat ve gayrimenkul piyasasına girişlerine sizin bakış açınız nedir?


O treni biraz kaçırdık. Bu yasal düzenlemeyi iyi kullanamadık. Anayasa mahkemesininaldığı kararlarda yaşadığımız uygulama problemi bir güven bunalımı oluşturdu. Ciddi bir yapı stoğu var. Ben kesinlikle yabancıların mülk edinebilmesinden yanayım. Yabancılar bizden kat irtifa tapuları alıyorlar. Bu insanlar mülklerini yanlarında götürmüyorlar. Ayrıca buraya yerleşen yabancı halkında esnafa çok ciddi katkısı olmaktadır. Yani bunun adı aslında teşvik edilecek bir ihracat paketi olmalıdır.


-AKP’ye geçişiniz, Alanya halkı için tatmin edici oldu mu?


Benim prensibimdir. Belediye binası içerisinde ben siyaset konuşmam. Ben artık bu konuyla ilgili de konuşmak istemiyorum. Önemli olan merkezi yönetimle varolan projeleri en iyi şekilde hayata geçirebilmek. Eğer belediyeyi siyasallaştırısanız insanların geliş gidişinde sıkıntı yaratır. Burası herkesin belediyesidir. Burada siyasi kaygıyı hissetmemelisiniz. Siyasetin yapılacağı yerler ayrıdır.


-Anavatan Partisi’yle kırgınlığınız var mı?


Anavatan partisi zaten birkaç gün önce tüzel kişiliğini sonlandıracağını açıkladı. Sanırım ilk kongrede de bunu açıklarlar.



Hasan Sipahioğlu Kimdir?


1959'da Alanya'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Alanya'da tamamladı. 1980'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Daha sonra Alanya'da avukatlık bürosu açtı. 1987'den beri yönetim kurulu başkanı oldugu
turizm sirketi bünyesindeki otel işletmeciliğini yürütüyor. 1993-1999 yılları arasında Anavatan Partisi İlçe Başkanlığı yaptı. 2000-2005 yılları arasında Alanya Turizm Tanıtma Vakfı Başkanlığı yaptı. Avukat Hasan Sipahioğlu, 18 Nisan 1999'da ve 28 Mart 2004'te yapılan yerel seçimlerde Anavatan Partisi'nden Alanya Belediye Başkanlığına seçildi.
İngilizce bilmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

ERİNÇ KUZUCU




Dünyanın çeşitli yerlerinde 26 metre yüksekten suya atlayanların gösterisi olan Red Bull Cliff Diving’in Antalya ayağında o çılgın adamlardan biri de Türk sporcu Erinç Kuzucu olacak.



Dünyanın en heyecanlı ve tehlikeli sporlarından uçurum dalışını uluslararası bir müsabakaya dönüştüren Red Bull Cliff Diving organizasyonunun 5. ayağının gerçekleşeceği Antalya’nın nefes kesici falezlerinde, serinin en doğal müsabakası dünyayla buluşacak.


Red Bull Cliff Diving Series 2009’un ilk ayağı 8 Mayıs tarihinde Fransa/La Rochelle’de başladı. Seri kapsamında dolaşılacak 8 ülkedeki her bir lokasyon birbirinden çok farklı. Kale duvarına örülmüş bir rampadan tutun da bir gemi direğine, şehir ortasında bir köprüye hatta özel bir evin balkonuna kadar, yarışacak olan sporcuları her seferinde hayrete düşürecek ve hatta terletecek birbirinden farklı 8 nokta.


Antalya ise jeolojik yapısı itibariyle uçurum atlayışı sporu için adeta bir cennet. Müsabakanın gerçekleşmesi için 26 metre yüksekliğinde bir yapı bulmaya ya da inşa etmeye hiç gerek yok. İşte bu yüzden turun 5. ayağının gerçekleşeceği Atatürk Parkı’nda, katılımın ücretsiz olduğu bu müthiş sporun yaşattığı heyecana gözlerinizle tanık olmak istiyorsanız siz de mutlaka orada olun. Karada ya da denizde fark etmez…


Organizasyonun yapıldığı ülkelerde yerli ve yabancı basının ve yöre halkının yoğun ilgisiyle karşılaşılan Cliff Diving’de, hayatınız boyunca unutamayacağınız bir heyecana tanık olacaksınız.


Hiçbir koruyucu malzeme olmadan 26 metre yükseklikten denize atlama esasına dayanan spor her ne kadar basit bir şey gibi görünse de ölümcül riskleri olan bir deneyim aslında…


Atlayış yapmak için atlayarak dalma, kule ya da tramplen atlayışı veya benzer akrobatik sporlarda çok uzun yıllar deneyimli olmak gerekiyor. Bunlar yeterli mi? Değil elbette. Cesaret, kendine güven, olağanüstü fiziksel otokontrol ve saniyeler içinde görüş, mesafe, zaman ve deneyim açısından karar verme yeteneğiniz yoksa sıçrama tahtasının başından geri dönmeniz yüksek olasılık. Çünkü yaralanmaların en risklisi tam suya dalarken gerçekleşiyor.


Vücudun bir kısmının hızı aniden kesilirken, suyun üzerinde kalan bölümü hala son hızda oluyor. Maksimum düzeyde fiziksel dayanıklılık çok önemli… Atlayışı yapan sporcu, suya çarptıktan hemen sonra, suyun kuvvetinden dolayı oluşan tazyikten etkilenmemek ve bir sakatlık olmaması için hemen suyun yüzeyine çıkmalı…


O yükseklikten suya yatay çarpma, 13 metreden beton zemine çarpmayla aynı etkiyi yapıyor. İşte bu yüzden dünyada bu ayrıcalıklı ve sıradışı sporu yapan sadece 50 sporcu bulunuyor.


Cliff Diving, kaynağını Hawaii Adaları`ndaki Lanai`nin güneybatısındaki Kaunolu’dan alan geleneksel bir spor dalı aslında. 1770’lerde, Maui Adası kadar tanınmış bir şahsiyet olan son bağımsız Kral Kahekili, bu sporun 18. yüzyılda devam etmesini sağlamış. “Yüksek bir kayalıktan etrafa su sıçratmadan çivileme atlamak” diye çevrilebilen “Lele Kawa” ile ünlüydü ve Cliff Diving’i savaşçılarına bir taktik olarak gösteriyordu. Kral, savaşçılarının kendine olan sadakatini yüksek kayalardan atlamayı deneyerek ve onu örnek alarak ispatlamalarını istiyordu. Zamanla Kral Kahekili’nin atlayış numaralarının odağı değişmeye başlamış ve bu spor o kadar popüler olmuş ki insanlar kendi aralarında yarışmaya başlamışlar. Şu an ise dünyanın en heyecanlı ve tehlikeli sporlarından biri olan uçurum dalışı uluslararası bir müsabakaya dönüşmüş durumda.


`Red Bull Cliff Diving` organizasyonunun, 8 ülkeyi kapsayacak dünya turunun 5. ayağı, 8 Ağustos tarihinde, saat 16.30’da Atatürk Parkı’ndaki platformda gerçekleştirilecek.


Bu sporu tanıtmak için geçtiğimiz aylarda İstanbul`a gelen Dünya Şampiyonu Kolombiyalı Orlando Duque, İstanbul’un tarihi dokusu eşliğinde Haydarpaşa Limanı Gümrük Sahası’ndaki 26 metreye yükseltilmiş vinçlerden, Boğazın derin sularına atlayarak kelimenin tam anlamıyla nefesleri kesti. 26 metreden toplam üç mükemmel atlayış yapan Duque’ye Erinç Kuzucu da 20 metreden eşlik etti ve bu performansıyla yarın Antalya’da yapılacak organizasyonun 5. ayağında yabancı sporcularla birlikte yarışabileceğini ispatlamış oldu.


Sadece 3 saniye içerisinde, saatte 90 kilometreye çıkan bir hızla düşerken manzaranın tadını çıkarmaya pek fırsat olmuyor ama baş döndüren yüksekliklerden böylesine cesur atlayışlar yapmak hiç alışılmış bir durum da değil… Bu sporu ülkemizde yapan tek kişi olan Erinç Kuzucu, uzun yıllar kule ve tramplen atlayışı yaptıktan sonra en büyük hayalini gerçekleştirdiğini ve hedefinin dereceye girerek Türkiye’nin adını tüm dünyaya duyurmak olduğunu belirtti.


Yarışmanın yapılacağı platformun kurulduğu alanda günlük antrenman yapan Kuzucu, 21 metreden atlayışlar yaptı. Kuzucu, yarışma günü 26 metre atlamayı deneyecek. Daha önce 25 metreden atlayan ve çıtasını bir metre daha yükseltmeyi hedefleyen 30 yaşındaki Türk sporcu Kuzucu, Avusturyalı hocası eşliğinde her gün iki saat süren antrenman yapıyor. Atlayış yapan sporcu özellikle de suya giriş sırasında muazzam bir baskıya maruz kalıyor. Yorgun kaslar yaralanmalara yol açtığı için de sporcular yarışma ve eğitim boyunca sadece kısıtlı sayıda atlayış yapabiliyor.


19 Mayıs Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nda öğretim görevlisi ve doktora öğrencisi olan Erinç Kuzucu kendini hayalperest, cömert ve hiperaktif olarak tanımlıyor. İnsanüstü bir gücü olsa tek isteğinin suyun altında nefes almak olduğunu ekleyen Kuzucu, bu yarışmayı “Bir cinin gerçekleştirdiği dilek gibi…” diye tanımladı.


Çocukluğunda en sevdiği çizgi film kahramanının Örümcek Adam olduğunu belirten Kuzucu, “Onun binalar arasındaki uzun atlayışlarını hayranlıkla izlerdim. Kule ve tramplen atlayışı dalında 15 senedir çalışıyorum. En büyük hayalim Cliff Diving’e katılmaktı. Yaşadığım duyguyu tarif edemiyorum” dedi.


İmkansızlıklar içinde hazırlandığı zorlu yarış maratonunda antrenörü Ken Grove’un gözdesi olan ve antrenörünün sözünden çıkmayan Erinç Kuzucu, yarışma öncesi Antalya’daki extreme diving platformunda antremanlarına başlamış. “21 metrelik bir yüksekliğe 30 santimlik bir merdivenden çıkıyorsunuz. Yukarısı o kadar dar ki dengede durmak çok zor… Hele aşağıdaki havuz toplu iğne başı gibi görünüyor. Suyun derinliği 4 metre ve suya girdikten sonra ayaklarınızı karnınıza çekmeniz gerekiyor. Yoksa dibe çakılırsınız. O havuzda başarıyla atladıysam, bu yarışmada da elimden geleni yapabileceğim düşüncesindeyim” dedi.


21 metrelik atlayış antremanları bitiminde görüştüğümüz Kuzucu, “Şu an tek hedefim bu yarışma. Sadece yarışmaya odaklanmış durumdayım. Daha önce kule atlayışları yapıyordum. Şimdi uçurum atlayışına da başladım. Ülkem için Antalya’da iyi bir derece elde etmek istiyorum” dedi.


Bu yarışmaya girdiğinden beri en sık karşılaştığı sorunun “Ne gerek var böyle bir işe?” olduğunu gülümseyerek anlatan Kuzucu, insanların yarı şaşkın yarı heyecanlı hallerinin kendisini daha da motive ettiğininin altını çizdi.


Bana göre delilik, kimine göre adrenalin, kimine göre de ölüme meydan okuma olan bu sporun sporcularının çılgınlık seviyeleri tartışılamaz. 90 kilometre hızla suya girdiklerinde frenlenme süreleri 15 salise ve bu frenlemeyi arabalar bile yapamıyor. Adrenalin ve korkunun en üst seviyede hissedildiği Cliff Diving müsabakalarında şimdiye kadar bazı sakatlanmalar hariç çok ciddi bir olayla karşılaşılmamış. Kendi branşlarında profesyonel olan sporcuların bir araya gelmesiyle oluşan Cliff Diving Series 2009’da fiziksel ustalık, ölüm sessizliği, kusursuz bir estetik ve dizleri titreten gerilimi yaşamak için yarın saat 16.30’da Atatürk Parkı’nda buluşmak dileğiyle Milli Sporcumuz ve gurur kaynağımız Erinç Kuzucu’yu destekliyor ve başarılar diliyoruz.



- Neden Cliff Diving?


1996 yılından beri kule atlama sporuyla uğraşıyorum. O yıllar içerisinde de sürekli daha yüksek noktalardan atlamak istiyordum zaten… Redbull Türkiye bu yarışmayı ev sahibi olarak üstlenince, bu benim şansıma oldu. Hep hayalini kurduğum uçurum atlayışına da böylelikle başlamış oldum.


- Çoğunluğun “delilik” olarak gördüğü bir işi spor olarak yapmak nasıl bir duygu?


Bizde de korku var elbetteki. Kalp atışının hızlanmasını, kanın pompalanmasını hissediyorsunuz. Önemli olan bu enerjiyi pozitif yönde kullanabilmek. Bu enerjiyi kontrol altında tutup, daha iyi sıçrayıp, kendinizi havada daha iyi kontrol altında tutmayı hedefliyorsunuz. Korkmaktan daha çok o enerjinin üzerine gidiyorsunuz. Bu çılgınlığı kontrol altında tutabilmek cidden zeka gerektiriyor. Maceranın, adrenalinin ve çılgınlığın üst seviyesi…


- Atlayışa hazırlandığınız sırada aklınızdan ne geçiyor?


Doğayı hissetmeye çalışıyorum. Atlamadan hemen önce doğayı tüm bedenimle hissedip atlıyorum. Atladıktan sonra manzarayı izleme fırsatınız kalmıyor çünkü… Bana aslında 10 saniye gibi geliyor ama toplam 3 saniyede suya giriyoruz. Oysa ben havada kendimi 10 saniye kalıyor gibi hissediyorum. Hareketleri saliseler içinde yapıyoruz. Bu hız ve sonrasında yaratttığı rahatlama tarifsiz bir duygu. Farklı etkenlerin işin içine karışması beni olumsuz yönde etkileyebilir. O yüzden konsantrasyon bu işte en önemli faktör. Doğru konsantrasyon işin büyük kısmını hallediyor. Benim konsantrem her zaman sabit bir noktada. Konsantrasyon bozukluğu hem havadaki hareketleri etkileyebilir hem de suya giriş bozukluğu yaralanmalara neden olabilir.


- Ailenize, ben uçurumdan atlayacağım dediğinizde nasıl bir tepki aldınız?


Ben bunu yapacağımı söyledim. Nisan’da yaptığım atlayış görüntülerini gördüler. Ama onun öncesinde de karşı çıktılar.


- Anneniz “Ne gerek var oğlum uçurumdan atlamaya, sende herkes gibi olsana” demedi mi?


Ne işin var bile demedi. Direk, hayır dedi. Annelik içgüdüsüyle sonuna kadar mücadele etti benimle… Bir anne izin verebilir mi çocuğuna, mümkün değil elbetteki. Daha sonra “Ben kesinlikle atlayacağım. Bu fırsatı uzun yıllardır bekliyordum. Beni teşvik et” dedim. Şu anda endişeli olduğunu biliyorum ama yine de teşvik ederek ilerliyor. Her gün arar, sesimi duymak onu biraz da olsa rahatlatıyor. Annem ve babam da emekli sporcudur. Babamı kaybettik ama abim ve annem olayın teknik yönünü de bildiklerinden engellemek için her yolu denediler. Kararlı olduğumu gördüklerinde de teşvik etmeye başladılar ama annemin içi yarışma bitimine kadar rahat olmayacak, biliyorum.


- Bu yarışmadan önce ne yapıyordunuz?


19 Mayıs Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nda öğretim görevlisi ve doktora öğrencisiyim. Kendi öğrencilerim de bu yarışmaya katıldığımı televizyondan gördüler. Beni arayıp, tebrik ettiler. Onların gururunu ve heyecanını kilometrelerce öteden hissettim. Bir öğretmen için bundan daha güzel ne olabilir ki? Ben 16 yaşında spora başladım. Kule ve tramplen atlayışları yapıyorum. Onun öncesinde de sporcu bir aileden gelmem dolayısıyla temel jimnastik üzerine çocukluktan gelen bir antrenman alışkanlığım vardı. Kule ve tramplen atlama olimpik bir branş ve belli bir kontrol altında havuzda yapılan bir spor dalıdır. Atladığınız kule atlama için özel olarak tasarlanmış bir kule ve konrollü bir ortamdasınız. Bu Cliff Diving doğada yapılan bir spor ve doğayı kontrol altına alamazsınız. Kule atlamada iki üç saat içinde 60-70 atlama yaparsınız ve belli sabit hareketi uygularsınız. Uçurum atlayışında günde 3 atlayışdan fazlası risk oluşturuyor. 26 metreden suyun direncine karşı koymanız kolay değildir. Arasındaki fark çok ciddi düzeyde, kule atlama kontrollü bir branş olduğu için daha güvenli…


- Suya olan bu merakınız nerden geliyor?


Ben aslen Diyarbakır doğumluyum. Babam Konya Ereğlili, annem Maraş Elbistanlı, Manisa’da ortaokula kadar okudum ama ondan sonraki hayatım İzmir ve Samsun’da geçti. Nerelisin diyenlere “Türkiyeliyim” diyorum. Bu yüzden de suya karşı merakımın nereden geldiğini ben de tam olarak bilmiyorum.


- Peki bu yarışmayla nasıl buluştunuz?


Yüzme Federasyonu Başkanı bir gün beni aradı ve Redbull’un bu organizasyonundan bahsetti. “Atlar mısın?” dedi. Bir an bile düşünmedim. “Atlarım” dedim. “Seve seve, atlarım.”


- Atlar mıyım acaba diye bir an bile aklınızdan geçmedi mi?


İnanın geçmedi. “Atlarım” dedim. Zaten ben bu fırsatı yıllardır bekliyordum. Cliff Diving’e geçiş sürecinde nasıl bir antrenman olacaktı, sadece bunu düşündüm. Antrenman noktaları ayarlanırsa, ben yaparım dedim. Zaten Cliff Diving’le ilgili dünyanın en iyi antrenörlerinden birisi olan Ken’le çalışıyorum. Bu bile benim adıma büyük şans ve ayrıcalık oluşturuyor. Ken’le tanışmadan önce de Yüzme Federasyonu As Başkanı Cem Görgülü, Milli Takım Antrenörü Nihat Coşkun ve Onur Bolluk hem antremanlarımda hem de destekleriyle yanımda oldular ve en önemli teşekkürü kendilerine ediyorum. Neticede kule atlamada balıklama atlıyoruz ama şimdi ayaküstü giriyoruz. Buna alışmak da zaman istiyor.


- Tam atlarken balıklama suya gireyim, diye aklınızdan geçmiyor mu?


26 metreden atlayınca inanın geçmiyor. O kadar yükseklikten atladığınızda ayaküstü suya girmek bu sporun doğası ama benim kule atlamadaki antrenörümün 18 metreden balıklama atlamıştı ve takım arkadaşım Mehmet Denizeri de 18 metreden geriye doğru bir salto yapmıştı. Onları hatırlıyorum. Bildiğim kadarıyla bu yüksekliklere yakın yüksekliklerden Mostar Köprüsü ve Acapulco’da balıklama atlayanlar var. Ama bu onların gelenekleri olmuş. Ben Mostar Köprüsü’nden, 23- 24 metreden balıklama atlayanları kendim gördüm.


- Hangi tekniklerle atlıyorsunuz?


Ben öne doğru, içe doğru ve ters atlamalar yapıyorum. Çift salto yarım burgu pozisyonunda atlıyorum. Antrenörüm Ken, Viyana Üniversitesi’nden 1989 yılında mezun olmuş. 1983’den beri Cliff Diving yapıyor. 56 yaşında ve bana destek olmak adına bugün kendisi de 21 metreden bir atlayış gerçekleştirdi. Aynı zamanda da yoga ve meditasyon hocasıdır. Çünkü bu işte fiziki dayanıklılık kadar zihinsel kontrol de çok önemlidir. Ben tam sporculuğu bırakmak üzereyken bu teklifi aldım. Artık suya atlamayı bırakmak üzereydim ve bu teklif bir sene sonra yapılsa fiziksel açıdan yeterli olamayabilirdim.



Erinç Kuzucu kimdir?



1979’da Diyarbakır’da doğdu. Ege Üniversitesi BESYO mezunu olan Erinç Kuzucu halen 19 Mayıs Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nda öğretim görevlisi ve doktora öğrencisi. 1996 yılından beri kule ve tramplen atlayışı yapan Erinç Kuzucu’nun Türkiye dereceleri ve Avrupa Üçüncülüğü bulunuyor. Redbull Cliff Diving Series 2009’da ülkemizi temsil eden milli sporcumuz Kuzucu, 26 metreden atlayışı Antalya’da ilk kez gerçekleştirecek.

03 Ağustos 2009

FIRAT UYSAL - CEM KARACA


Efsaneler kumda hayat buluyor. 2006 yılında başlayan ve gelenekselleşen “Antalya Kumdan Heykeller Festivali” bu yıl da görenleri hayrete düşüren eserlere ev sahipliği yapıyor. 5 bin ton kumun kullanıldığı festivalde ortaya çıkan eserlerin büyüleyici görüntüsü görenlerin hafızalarından uzun süre silinmiyor. Klasik müziğin etkileyici eserlerinin kulaklarınızda kaldığı ve adeta masallar alemini andıran festival alanında yapılan çalışmalar her yaştan insanın ilgisini çekecek türden..


2006 yılında gördüğü bir gazete haberinin ardından kumdan heykel yapmaya başlayan genç heykeltraş Fırat Uysal, bu yıl 90 ton kum kullanarak Zümrüd-ü Anka heykelini yaratmış. Görkemli yapısı ve detaylarının yoğun olduğu bir çalışma olan “Zümrüd-ü Anka” heykeliyle kuma hayat veren sanatçı, bizlere heykelin yapım aşamasını ve mesleğinin detayları anlattı.


Kişisel kolleksiyonunda ‘Grotesk’ tarzını seçen ve acıyla mutluğu bir arada yansıtan eserler yapmayı sevdiğini söyleyen Uysal, aynı zamanda festivalin Creative Art Director’ü olarak da görev almış.


Amerika ve Portekiz’de düzenlenen kumdan heykel festivallerinde de heykel yapan sanatçı, “Kumdan heykel yapımı vazgeçilemez bir yaratıcılık ve çalışmadır.Mermer, çamur, ahşap ya da metalde elde edilemeyen formların kumdan heykelle yakalayabiliyorsunuz” dedi.



Akademik projeleri arasında üniversitelerde kumdan heykel derslerinin olması için çalışmalar yapmak olduğunu belirten Fırat Uysal, genç yaşına rağmen yetenekleri ve idealistliğiyle çok zor olan bu meslekte geleceğe dair umudunu korumaya devam ediyor.



Global Design Art Work’ün sahibi ve bu festivalin organizatörü Cem Karaca ise bize festival hakkında detaylı bilgiler verdi. Maliyeti çok yüksek olan bu festivalin ancak sponsorluklarla hayatta kalabileceğini belirten Karaca, bu yıl Antalya Büyükşehir Belediyesi, Kültür Bakanlığı ve Rixos Hotelleri’nin desteğiyle bu festivali gerçekleştirebildiklerini ama önümüzdeki yıl kum bulma sıkıntısı yüzünden festivalin geleceğine dair net bir şey söyleyemeyeceğinin de önemle altını çizdi.



Festival alanında yaşanan en büyük sıkıntının bu heykellerin kumdan olduğuna inanmayan insanların dokunarak yarattıkları tahribat olduğunu söyleyen Karaca, “Güvenlik çemberinin içine giren insanları uzaklaştırmak en büyük sıkıntımız” dedi.



Antalya’nın turizmine önemli katkılar sağlayan ve turistlerin yoğun ilgi gösterdiği kumdan heykeller Lara Plajı 9 ve 10 nolu plaj alanında masalsı bir yolculuğu yaşamak isteyenleri bekliyor.


-Kumdan heykel yapmaya nasıl başladınız?



Fırat Uysal:Ben 9 yıldır heykel yapıyorum. 3 senedir de kum heykeller yapıyorum. Alçı, çamur, mermer, metal gibi malzemelerin hepsini kullandım. 3 sene önce gazetede gördüğüm bir haber sayesinde kum heykellerle tanıştım. “Antalya’ya kum heykeller geliyor” başlıklı haberi okuduktan sonra heyecanla başladığım kum heykeller şimdi hayatımın vazgeçilmezi oldu. İlanı gördükten sonra heykel yapabileceğimi düşünerek değilde belki yardımcı olurum, hem yapılanları izlerim hem de malzemelerin taşınmasına yardımcı olurum fikriyle gelmiştim. Ama Brezilyalı bir sanatçı o yıl Nuhun Gemisini yapıyordu ve bana da “Gemideki hayvanları yaparak başla bakalım” dedi. Ya olmazsa dediğimde de, “Olmazsa ben düzeltirim, sen başla” dedi ve hayatımın en önemli deneyimine girmemi sağladı. Brezilyalı heykeltraşın beni cesaretlendirmesiyle başladığım kum heykellerde 3 senedir kendi heykellerimi yapıyorum.



Bu yılda Zümrüd-ü Anka çalışmasıyla sergide yer alıyorum.



- Heykellerin yapım aşamasını bize anlatırmısınız?



Fırat Uysal:Heykellerin iki çeşit yapım şekli vardır. Biz bu heykellerde dere kumu kullanıyoruz. Kalıplarla şıkıştırılan kumu yonttuğumuz hard pack ve kum yığınlarını kendimizin sıkıştırdığı ve tonttuğu soft pack çalışmalarımız mevcut. Boyu uzun olan ve ayakta duran heykellerde hard pack tekniğini kullanmamız heykelin ayakta kalmasını sağlıyor. Kum tepelerini yontarak yada kum kalıplarını yontarak yaptığımız heykellerde, heykeli yaparken kum dışında hiçbir madde kullanmıyoruz. Zaten kuma yabancı madde karıştırırsanız heykeli yapamazsınız. Heykel tamamlandıktan sonra rüzgardan etkilenmemesi için tutkallı su sıkıyoruz. Ama bu su sadece 1 milim kalınğında bir tabaka oluşturuyor. Heykele elle ya da yanlışlıkla yapılacak bir darbe heykelin tamamen yıkılmasına sebep olabilir. Meraklı ziyeretçilerin dokunmak istemesiyle oluşan tahribatlar 3-4 ton kum kullanarak yapılmış bir heykelin kum yığınına dönüşmesine sebep olabileceği için, ziyaretçilerin kesinlikle heykellere dokunmamaları gerekiyor. Heykeli yaparken suyla ve kendi gücünüzle sıkıştırıyorsunuz. Bu yüzden yapımdan sonraki koruma kısmı çok daha büyük önem taşıyor. Heykelin büyüklüğüne göre 20 gün ila bir ay arasında süren bir çalışmanın ardından kumdan heykelin oluştuğunu söyleyebilirim.



-Heykel sanatı kalıcı bir obje yaratmak üzerine olsada, kumdan heykeller bunun tam tersi bir amaçla oluşuyor. Bu düşünce bir sanatçıya neler hissettiriyor?



Fırat Uysal:Kumdan heykellerin doğası zamanı geldiğinde yıkılacak olmalarıdır. Bizler bu heykelleri fotoğraflarla ölümsüzleştiriyoruz. Çok büyük bir emek ama heykel bitip karşısına geçtiğimizde, ortaya çıkardığımız eserin ihtişamı bize yetiyor. Böyle büyük eserleri oluşturmanın ve sergilemenin tatmini, sonradan yok olacağını bilsenizde sanatçıyı üzmüyor. Bir sonraki yıl bir yenisini yapıyorsunuz. Kumdan heykelleri yapmaya başladığınızda bu iş zamanla tutkuya dönüşüyor, kopamıyorsunuz.



- Heykeltraşlar arasında sizin için özel olan isimler var mı?



Fırat Uysal:Türkiye’de birbirinden değerli heykeltraşlar var. Tüm Türkiye’de olduğu gibi, benim için de en özel heykeltraş Türkiye’de ilk heykel sergisini açan değerli sanatçı Zühtü Müridoğlu’dur. Dönemin zor şartları altında çalışmış ve idealistliğinden vazgeçmemiş olan Zühtü Müridoğlu’nun hayatı bizler içinde önemli tecrübeler barındırmaktadır. Çağdaş sanatın bir başka önemli ismi ise uzun yıllardır taşa hayat veren Mehmet Aksoy’dur. Dünya heykeltraşları arasında da Andy Goldsworthy benim için en önemli isimdir. Heykelle ilgilenen kişilerin Andy Goldsworthy’nin eserlerini takip etmelerini öneriyorum.



-Türkiye’de heykeltraş olmak nasıl bir duygu?



Fırat Uysal:Zor tabikide… Bu sanatın değeri bilinmiyor. Uzun yıllar sonra belki yeni neslin sahiplenmesiyle hakettiği yere gelecektir. Heykellere ve heykeltraşlara olan ilgimiz 1940’lı yıllarda başladığı için bu sanat dalında bir çok ülkeden geri durumdayız. Mezopotamya uygarlığına sahip bir ülkede, bu kadar kültürel miras varken heykele bakış açısı ve bu mesleğe verilen değer beni en çok üzen şey…



-Bir heykeltraşta mutlaka olması gereken özelllik ne olmalıdır?



Fırat Uysal:Tek kelimeyle “Sabır” diyebilirim. Ama bu sabır, heykel yapmak uzun süre alır, heykel yapmak detaylıdır demek değildir. Çok hızlı da heykel yapabilirsiniz. Buradaki sabır hayata karşı olan bir sabırdır. Yaptığınız heykelin süresiyle ilgili bir durum değildir. Azim ve kararlılık da olması gereken diğer özellikler bana göre… Ciddi anlamda yaptığım ilk heykelim kırılmıştı ve ağladığımı hatırlıyorum. Bu olay beni aslında daha çok motive etti. O eserin kırılması bana çok şey öğretti. Ondan sonra bir daha böyle bir olay yaşamadım. Heykele tam alıştığım bir dönemdi ve kırıldığında sanki bir daha ondan daha iyisini yapamayacakmışım gibi hissettim. Şimdiyse geriye dönüp baktığımda çok daha iyi eserler ortaya koyduğumu görüyorum. Hayata karşı sabretmek gerekiyor.



-Heykeltraşlığın mesleki zorlukları var mı?



Fırat Uysal:Heykeltraşlık insanların meslek olarak bile görmedikleri bir meslek aslında… Heykeltraşım dediğimde “Gerçek mesleğin nedir?” diye soruyorlar. “Heykeltraşlık hobi değil mi? Asıl mesleğin nedir?” diyenlere, asıl mesleğim, yan mesleğim diye bir şey yok. Heykeltraşlık benim mesleğim diyorum. Ama yine de garip tepkiler almaktan kurtulamıyorsunuz. Bir gün mesleğin ne sorusuna “Heykeltraşım, heykel yapıyorum” dedim. Karşımdaki kişi, “Sen putperest misin?” diye sordu. Güler misiniz , ağlar mısınız? İnsanlar hala heykeltraşlığı putperestlik olarak algılayabiliyor. Mesleki kazalar ise mesleğin en tehlikeli kısmı. Çalıştığınız malzeme mermerse ya da ahşapsa, güçlü ve elektrikli el aletleriyle çalışılıyor. En ufak bir dikkatsizlikte bir organınızın kesilmesine hatta kopmasına neden olabilirsiniz. Kumda bile risk vardır. 10 metrelik bir kum heykelin en üstüne geldiğinizde yanlış bir hareketiniz heykelin yıkılmasına ve binlerce ton kumun altında kalmanıza ya da 10 metreden düşmenize sebep olabilir. Her an dikkat etmeniz gereken ve asla dalgınlığa yer olmayan bir meslektir.



-Yabancı heykeltraşlarla Türk sanatçılar arasındaki farklar nelerdir?



Fırat Uysal: Yabancılarla bizim aramızdaki tek fark tecrübe olabilir. Bir sanatçının hangi ülkeden, hangi dinden, hangi cinsten olduğu hiç farketmez. Sanatçıları birbirinden ayıran tek şey mesleki tecrübeleridir. Bu konuda Sovyet ekolü sanatçıları özellikle insan anatomisinde en iyiler arasında… Çok uzun yıllardır heykel sanatıyla içiçeler ve bizlerden çok daha tecrübeliler… Toplum olarak da heykele bakış açıları bizden farklı olduğu için ilerlemeleri çok daha hızlı oluyor. Ama kum heykel çok özel bir çalışmadır. Tüm dünyada kum heykel yapabilen sadece 300 heykeltraş var. Ben de bu 300 kişi arasında olan şanslı kişilerden biriyim.



-Heykeltraşlığı nasıl tanımlarsınız?



Fırat Uysal: Heykeltraşlık bir yaşam biçimi ve dünyaya yeniden gelsem gene heykeltraş olurdum. Heykeltraşlığa başlarken çok iyi karar vermek gerekir. Çünkü bu iş en başta cazip gelmesine rağmen iki yıl sonra karamsarlığa düşüp hayatını tekrar şekillendiren arkadaşlıarımda oldu. Her yıl okuldan mezun olanların sadece % 3’ü heykel yapmaya devam ediyor. Diğerleri başka mesleklere geçiş yapıyor. Çünkü bu iş sermaye gerektiren bir iş ve sanata gönül vermezseniz ve paranız yoksa heykeltraşlığa devam edemezsiniz. Hem kullanılan malzeme hemde ekipmanı pahalı bir iş olduğu için çok az kişi bu mesleğe devam ediyor. Bu mesleği seçmek isteyenler iyi düşünsünler ve kendilerinden önceki sanatçıların tecrübelerine kulak versinler. Bu iş para kazanmak için değil, sanat için yapılabilir. Heykeltraşlık da para kazanmaya 50 yaşından sonra başlarsınız.



-Cumhuriyet Meydanında yapmaya başladığınız Venüs heykelinin yıkılmasıyla ilgili düşünceleriniz nelerdir?



Fırat Uysal:Heykeli yapmaya iki gün önce başlamıştım. Heykelin gözlerini bitirmiştim. Ama anlaşmazlıklar nedeniyle yıkım kararı alındı ve üç gün öncede yıkıldı. Ne diyebilirm ki? Bürokrasi diyebiliyorum. Bürokrasi ile sanatın karşı karşıya kaldığı ve bürokrasinin galip geldiği bir durum sadece…



Cem Karaca: Antalya Büyükşehir Belediyesi bizim sponsorumuz olduğu için Venüs heykelini Cumhuriyet meydanına yapmamızı istedi. Ama valilik Atatürk Anıtı’nın olmasından dolayı bir başka heykelin yapılması fikrine soğuk bakmış. Birkaç kere tutanak tutuldu. Ve üç gün önce yıkıldı. Allahtan heykel bitmemişti. Ama şimdi o heykelin başka bir yere yapılması söz konusu sanırım kısa sürede tekrar başlayacağız.Bu çalışmaya work shop çalışmalarını da eklemeyi düşünüyoruz. Çünkü insanlar bu heykellerin kalıba konup ardından açıldığında olduğuna inanıyorlar. Belki de kek kalıbı gibi algılıyorlar ama kesinlikle öyle bir çalışma değil, bu yüzden de bunu anlatmak adına work shoplarda oluşturmayı planlıyoruz. Antalya dışında da İstanbul Beyoğlu Belediyesi’yle bir anlaşma yaptık. Haliç’in kıyısında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethini canlandıracağımız büyük bir çalışmamız olacak. Onunda çalışmaları yakında başlayacak.



-Festival süresince size en sık sorulan soru nedir?



Cem Karaca: Bu festivalin özelliği epimeral sanat dalı dediğimiz geçici sanatların sergilenmesidir. Bu işin en büyük özelliği bu sanatların belli bir süre sonra ortadan tamamen kalkmasıdır. Bu heykelleri ancak belli bir süre izleyebilirsiniz. Ondan sonra hayatınız boyunca bunları bir daha görme şansınız yok. “Bu heykelleri niye yıkıyorsunuz?” sorusu en çok merak edilen konu aslında ama sinemada da aynı mekana gidiyorsunuz sadece filmler değişiyor. Burası da aynı mantıkla yapılan bir çalışmadır. Mekan aynı kalır ama eserler her yıl değişiyor.



-Bu festivalin olabilmesi için kaç kişilik bir ekip çalıştı ve ne kadar kum kullanıldı?



Cem Karaca: Brezilya, Macaristan, İspanya, Portekiz, Hollanda, İngiltere, Ukrayna, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, ABD, Rusya ve ülkemizin çeşitli yerlerinden gelen 30'a yakın heykeltıraş kumlara yaşam verdi. Heykeltıraşlar, Mısır, Yunan, İskandinav, Japon, Çin, Aztek, Maya, Türk ve daha birçok uygarlığa ait dünyaya malolmuş mitolojik olay ve kahramanları canlandırdılar. 30 ana heykel grubunda 100’den fazla heykel için, 5 bin ton kumun kullanıldı. Bu organizasyon 7 bin metrakarelik bir alanda sergileniyor.



-Bu kadar çok kumu temin etmek zor olmuyor mu?



Cem Karaca: Bu yıl kum konusunda çok büyük sıkıntı yaşadık. Hatta festivali iptal aşamasına geldik. Önce iptal ettik tam duyurma aşamsında kumu temin edince yeniden başladık. Antalya’daki kum ocakları kapatıldığı için kumu bulamadık. Çünkü burada kullanılan kum deniz kumu değil. Kum ocaklarının ayrıştırıp kullanmadığı ve dere yataklarına çöp diye attığı dere kumlarını kullanıyoruz. Ama temin etmeside nakliyeside bu yıl imkansızlaşmıştı. 2006 ve 2007 ‘den kalan kumları bulduk onları eledik. Geçen sene Akkapark’tan kalan kumları bulduk eledik. Sağdan soldan toplaya toplaya, 5 bin ton kum ve nakliyesi için 75 bin TL ödeme yapıldı. Önümüzdeki yıllardada bu festivali devam ettirebilmemiz için valiliğimizin bize kum bulma konusunda yardımcı olmasını diliyoruz. Bufestival için 3 yıllık bir anlaşma yapıldı ama kum temini sıkıntısını aşamazsak devam edemeyiz. Valiliğimizin bize bu konuda yardımcı olmasını rica ediyorum. Çünkü kumun temini ancak valilik bağlantısıyla yapılabiliyor. Kumdan hayatların devam edebilmesi için bu sanatın yaşatılabilmesi için kumun temini önümüzdeki en büyük sorun… Keşke 10 bin ton kum bulabilsek de çok daha büyük çok daha görkemli heykeller yapabilsek…





Fırat Uysal kimdir?



1982 Antalya doğumlu olan Uysal, Anadolu Üniversitesi Heykel Bölümü mezunu ve Marmara Üniversite’si Heykel Bölümü’nde de yüksek lisansını tamamlamış. Amerika ve Portekiz Kum Heykel Festivallerinde de heykel çalışmaları olan sanatçı, kişisel kolleksiyonunda “Grotesk” tarzını kullanıyor.





Cem Karaca Kimdir?



1970 Erzurum doğumlu olan Karaca, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunudur. 7 yıl turizm sektöründe işletmecilik yapan ve ardından Global Design Art Works firmasını kuran Cem Karaca, önümüzdeki 2 sene boyunca da Kumdan Heykeller Festivali’nin organizatörlüğünü yapmaktadır.

30 Temmuz 2009

MİRJALOL HUSANOV

Türk ve Doğu Slav halklarının ilişkileri çok eski dönemlere uzanmaktadır. Türkler ve Ruslar yüzyıllar boyunca farklı nedenlerle sürekli etkileşim halinde olmuşlardır. Aynı coğrafyayı paylaşmaları, birbiriyle komşu olmaları her iki halkın maddi ve manevi kültüründe büyük izler bırakmıştır. Eski Türk ve Rus geleneklerini kıyaslarken de bu izleri görmek mümkün... Türklerin ve Rusların yılın belirli günlerinde, aile ve toplum yaşamının en önemli anlarında, hastalık, doğal afetler vs. karşısında yerine getirdikleri, kendilerine özgü birçok gelenekleri olmuştur. Bazen bu geleneklerin ilginç bir şekilde örtüştüğünü görmek de mümkündür. Rusya, müzikten edebiyata, baleden resime kadar sanat ve kültürün hemen her alanında dünyadaki temel merkezlerden biridir. Ruslar oldukça dışa dönük ve yeniliklere kolay uyum sağlayabilen bir yapıya sahipler. Rusya halkının sıcaklığını ve insanlarının kültürel birikimi ise onları tanıdıkça daha iyi anlıyorsunuz. Rusya’da kaç Türkiye vatandaşının yaşadığını bilmiyoruz. Ama TC Çalışma Bakanlığı verilerine bakılırsa, bu sayı 25 binin üzerinde…


Öte yandan Rus-Türk evlilikleri iki ülkenin ilişkilerinin geleceğini akrabalık bağları ile pekiştirmeye başladı bile… İki ülke halkı birbirini tanıdıkça önyargılar değil kaynaşmalar yaşanıyor.



Küresel mali kriz, tüm dünyada olduğu gibi Rusya’da da kendini önemli ölçüde hissettirdi ve buna bağlı olarak bu yıl Antalya turizmindeki durgunluk ve belirsizlik de yatırımcıları endişelendirmeye devam ediyor.



Antalya’yı hem yaşamak hem de tatil yapmak için tercih eden Rus halkı hakkında merak edilenleri ve turizm sezonu ile ilgili değerlendirmeleri Türkiye’nin Rusya Federasyonu Antalya Başkonsolosu Mirjalol Husanov ile konuştuk. Rusların Antalya’yı çok sevdiklerini ve benimsediklerini belirten Husanov, “Ayrıca Ruslar Türk mutfağını da çok seviyorlar. Rusya`ya döndüklerinde buradaki yemekleri özlüyorlar” dedi.



İki yıldır Antalya’da görev yapan ve gelen turistlerin Antalya’dan çok memnun olduklarını belirten Mijalol Husanov, Rusya’daki ekonomik kriz dönemine dair merak edilenleri bizlerle paylaştı.



Bu keyifli söyleşinin ardından uzun yıllar Türkiye'de görev alan Başkonsolos Mirjalol Husanov'un güzel Türkçesi ve sempatik tavırlarına hayran kalmamak mümkün değildi. Bu yıl gündeme gelen küresel mali kriz Antalya turizmini çok ciddi ölçüde etkiledi ve Rus insanının hayatında ne gibi değişiklikler yaratacak hep beraber göreceğiz.



Hani Rusların dediği gibi;



Po jiviom, Uvidim… Yaşayalım, görelim…




-Rusya Federasyonu küresel ekonomik krizden ne boyutta etkilendi?



Tüm dünyada olduğu gibi kriz Rusya’yı da önemli ölçüde etkiledi. Diğer sektörlerin yanı sıra turizm sektörü de bundan nasibini aldı. Rus vatandaşları yapılan araştırmalara göre eskiye oranla yüzde 20 oranında yurtdışı gezilerini azalttılar. Ama bu azalma her yerde olası değil, ancak uzun destinasyonlarda geçerliliğini koruyor. Amerika ve adalara gidişlerde daha fazla azalma var. Kriz ortamında turizme ihtiyacı olan ve ekonomisi yurtdışından gelen turistlere bağlı olan ülkeler kendi aralarında müthiş bir rekabet uygulamaktadırlar. Bundan dolayı da ucuza tur satan ülkelere daha çok turist gidiyor. Bu ülkelerde turist sayısında azalma daha azdır. Antalya ise bu yelpazenin ortasında bulunmaktadır. Antalya turizmini ucuz bir turizm olarak değerlendirmek doğru olmaz. Konum olarak da Rusya’ya yakın olduğu için Antalya bu sıralamada ortalarda bulunmaktadır. Rusya’dan gelen turist sayısında yüzde 20’lik bir azalma var. Ama bu kriz ortamında doğru kriz politikası üretmek çok önemlidir. Ben turizmci değilim ama bazı durumlarda müşteriyi kaybetmemek adına geçici bir süre maliyetine çalışmak da makul olabilir. Bu konuda görüş belirtmem ne kadar doğru bilemiyorum ama turizmci arkadaşlar bu konuları benden daha iyi bilirler. Kar olmazsa turist gelmesin düşüncesi mi daha doğru yoksa maliyetine de olsa mevcut profili korumak mı daha doğru buna turizmciler karar verecekler. Ama özelllikle bu yıl, bu şartlarda gelen turistler ilerleyen yıllarda mutlaka artarak gelmeye devam edecektir. Uzun vadede düşünecek olursak mevcut potansiyeli korumak ve turistleri kaybetmemek bence çok önemli çünkü, bu potansiyeli kaybederseniz yeniden oluşturmak zaman alabilir. Kriz ortamı elbetteki aşılacak ve Rusya’daki vatandaşların gelir durumu da düzelecek. Antalya’ya geçen yıl gelen 2 milyon beşyüz bin turist bir tavan rakamı olmamalıdır. Bu destinasyon canlı tutulduğu takdirde, rakamın her yıl artarak çoğalacağını düşünüyorum.



-Antalya’ya tatile gelen Rus vatandaşların ‘tatil’den beklentileri nelerdir?



Buraya gelen turistlerin başlıca beklentileri “kalite”. Çünkü şu anda buraya tatil için gelen turistlerin büyük çoğunluğu güneş, kum, deniz ve yemekleri için geliyor. Türk kültürünü tanımak ve iyi bir servis almak istiyorlar. Otellerdeki yemek kalitesi ve servis çok önemlidir. Eğer bu konuda taviz vermeye başlanırsa kalite çok çabuk düşebilir. Eğer turizm tüketicisiyseniz herşey sizin için çok önemlidir. Turistler normal çalışma ortamlarında dikkat etmedikleri şeylere tatil söz konusu olduğunda çok daha fazla dikkat ediyorlar ve kaprisli olabiliyorlar. Kaliteli hizmet devam ettiği sürece reklama gerek kalmıyor zaten turist seçerek ve isteyerek geliyor. Ama sade bir vatandaş gözüyle görülebilecek eksiklikler ve hizmette sorun varsa ne kadar reklam yaparsanız yapın, insanların fikrini değiştiremezsiniz. Bazen bir personel hatası bile otele çok şeye malolabilir. Çünkü günümüz teknolojisinde artık herkes internet üzerinden haberleşmeye başladı ve tatil forumlarında her türlü memnuniyeti ya da şikayeti görmeniz mümkün.



-Turizm yatırımcıları son yıllarda herşey dahil sistem yüzünden ikiye bölünmüş durumda. Bir grup kaldırılmalı derken, diğerleri kesinlikle çok sayıda turist kaybı olur görüşünü savunuyorlar. Sizce herşey dahil sistem Rus turistler için ne kadar önemli ?



Bu iş araç-amaç meselesidir. Herşey dahil sistem bir araçsa, güzel bir araçtır. Ama herşey dahil sistem bir amaçsa o yanlıştır. Herşey dahil sistem sadece kitlesel turiste değil, VIP turiste de hizmet eden bir araçtır. Turist geliyor ve parayı düşünmüyor. İstediği kadar tüketiyor ve kaliteli bir hizmet alıyor. Bende herşey dahil sistemde çok tatil yaptım. Cüzdan taşımak zorunda olmamak benim için önemli bir ayrıntı… Tur almadan önce iyi bir para ödüyorum ve kaliteli bir hizmet bekliyorum. Bu sistem amaca dönüşürse ve kalite düşürülmeye başlanırsa çok kötü bir sistem. Turist verdiğimi yemek zorunda, ben parasını aldım gerisi önemli değil diye düşünülüyorsa çok çok kötü bir durum… Herşey dahil sistem sayesinde Türkiye’ye çok turist geldi ve turizmde büyük bir atılım yaşandı. Asıl zor olanın bu sistemi kaldırmak yerine kaliteyi korumak düşünüyorum. Belli bir kaliteden ve fiyattan taviz verilmediği sürece herşey dahil sistem her zaman bir tercih faktörüdür.



-Antalya’da yaşayan yabancıların en büyük sorunu nedir?



Antalya’da yerleşik olan Rus vatandaşların çoğunluğu kültür düzeyi yüksek, genç ve dinamiktir. Onların ana özelliği buradaki topluma intibak etmiş olmalarıdır. Ayrı bir Rus köyünde ya da mahallesinde ghetto şeklinde yaşamıyorlar. Onlar Türk ailelerinin içinde yaşamaktadırlar. Dolayısıyla Antalyalıların sorunları neyse Antalya’daki yerleşik yabancıların da sorunları aynıdır. Sadece ilk geldiklerinde kültür farklılıkları, din ve dil farklılıkları açısından eksiklikleri olabiliyor. Ama şimdiye kadar dil sorunundan dolayı herhangi bir şikayet ya da taleple karşılaşmadık. Din farklılıklarına gelince, elbetteki çok önemli ama bağnaz ve kökten dinci olunmadığı sürece din hürriyeti var ama bunu algılama ve uygulayış biçimi herkese göre farklı olabiliyor. Yine de iki dinin ve kültürün kaynaşmasından dolayı Antalya’da her yıl 400’e yakın evlilik yapılıyor.



-Rus vatandaşlar size en çok hangi konularda başvuruyorlar?



Öncelikli karşılaştığımız sorun dalgınlıkla pasaportunu kaybedenler oluyor. Bazen de ciddi sorunlar yaşayan turistlerle ilgili başvurularımız oluyor. Kaldıkları oteldeki kalite ve servis memnuniyetsizliği de maalesef şikayetler arasında… Alkollü turistlerle yerel halkın yaşadığı bir takım problemler olabiliyor ama bunlarda gene karşılıklı hoşgörü ve anlayışla çözülüyor. Ayrıca tatil yapanların ve halkın iletişimiyle de bu tür sorunlarda yıldan yıla azalma gözleniyor. Gelen insanların yüzde 99,9’u memnun ve mutlu ayrılıyor. Asıl önemli olanda bu…



-Özellikle yaz aylarında sezonluk işçi olarak kayıt dışı çalıştırılan yabancılarla ilgili son yıllarda yeni yapılanmalar var mı?



Bu olay bir ülkenin mevzuatı ve ülkedeki yabancı çalıştırma kuralları çerçevesinde uygulanmalıdır. Yabancı işçi çalıştırmak için aylar öncesinden başvuru yapılmalıdır. Çoğu zaman cevap sezon sonuna doğru gelmektedir. Antalya’da kayıt dışı çalışanlar varsa bunları mevzuat olarak değerlendirmek uygun olur. Sezonluk işçileri kayıtlı çalıştırmak mümkün değil. Çünkü neredeyse bir yıl öncesinden işverenin izin için başvurması ve gerekli belgeleri tamamlaması gerekmektedir. Buna rağmen izinler sezona yetişmemektedir. Böyle olunca da işverenler işin kolayına kaçıyor anladığım kadarıyla ve yabancılar stajer kadrosuyla çalıştırılıyor. Gerçekten stajer olanlarla, olmayanlar birbirine karışmaktadır. Üstelik stajer kadrosunda çalışıp ücretini alamayan bir yabancının kanunen de hiçbir hakkı olamıyor. Türkiye eğer yabancıları resmi olarak çalıştırmak istiyorsa mevsimlik işçilerle ilgili yeni bir mevzuat yapılandırması yapmak zorundadır. Kayıt dışının tek çözüm yolu şuan için budur. Rusya eğitim konusunda çok ciddi yatırımları olan bir ülkedir. Turizm sektöründe yeterli otel bulunmadığı için de stajer öğrencilerin ilk tercihi Antalya oluyor. Ama bunun yanında stajer olmayanlarda aynı haklara sahip olarak çalışmak zorunda kalıyorlar.



-Özellikle yabancı uyruklu kadınları çalıştıran insan tacirleriyle mücadelede ne aşamaya gelindi?



Bu olaylardaki bilinç düzeyinde artış olduğu gözlenmeye başladı. Bu olay anormal derecede kar getiren birkaç yasadışı eylemden biridir. Devletlerin hem ulusal hem de uluslar arası düzeyde yaptıkları çalışmalar ve dayanışma bu olayların azalmasında ciddi rol oynadı. Hem Türkiye’de hem de Rusya’da bu konuyla ilgili ciddi önlemler alınmaktadır. Bir sorunu çözmek istiyorsanız o sorunun kökünü kazımanız gerekir. Bu insan ticaretini yapan çetelerin dağıtılıp etkisiz hale getirilmesi bu olaylardaki en etkin çözüm şeklidir. Araç olarak kullanılan ve bu olaylarda mağdur olan kadınları sebep olarak göstermek doğru değildir. Bu konuyla ilgili mücadele programları oluşturuldu ve sonuçlarını almaya başladık. Son yıllarda bu olaylarda ciddi azalma gözleniyor. İnsan ticaretinde her ülkeden ve her milletten insan kullanılıyor. Kadınları bilinçlendirmeye yönelik programlar oluşturuldu ve ciddi bir çalışma yapılıyor. Bu suçla mücadelede uluslar arası bir politika uygulanmasının en etkin ve kalıcı çözümü oluşturduğunu gözlemliyorum.



-Antalya’da yaşayan Rusların eksikliğini duydukları bir beklentileri var mı?



Rus toplumunun yeniliklere ve kültürel kaynaşmaya açık bir yapısı var. Dış kültürlere adaptasyon kabiliyeti Ruslarda oldukça yüksektir. Bazı ülkelerin vatandaşları kendi yemekleri dışında bir yemeği yiyemezken ya da kendi tarzları dışındaki kıyafetleri benimseyemezken Ruslarda durum tam tersi… Çok kolay adapte oluyorlar ve gittikleri yerlere kendi restoranlarını ya da butiklerini açmaya ya da bir Rus mahallesi oluşturmaya gerek görmüyorlar. Yerleştikleri ülkenin kültürüden bir şeyler öğrenmek ve kendi kültürlerinden bir şeyler anlatmak, kültürlerarası köprü oluşturmak konusunda son derece uyumlular. Eğer Ruslar gittikleri ülkelerde kendi restoranlarını kendi butiklerini açmış olsalardı sayıları bu kadar fazla olmayacaktı ve bu kadar kolay evlenemeyeceklerdi. Geçen yıl Türk- Rus ailerin çocuklarının eğitim alabileceği Rusça eğitim veren Rusya Milli Eğitimi müfredatına uyan ve resmi diploma veren bir okul açtık. Bu da hem ailelerin eğitim konusundaki kişisel tercihlerine saygı duymak hem de Rusya’ya dönmeyi planlayan ailelerin çocuklarının sıkıntı yaşamamaları için yapılan bir çalışma oldu.





Mirjalol Husanov Kimdir?



1963 yılında Taşkent’de doğdu. Moskova Devlet Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü’nden 1985 yılında mezun oldu. 1985-92 yılları arasında Sovyetler Birliği Büyükelçiliği görevinde bulunan Husanov, 1992-94 yıllarında Moskova Dış İşleri Bakanlığı’nda, 1994-97 yıllarında Rusya Federasyonu Büyükelçiliğinde, 1997-99 yıllarında İstanbul Başkonsolosluğunda,1999-2007 yıllarında Moskova Dış İşleri Bakanlığı’nda çalıştı. 2007 yılında başladığı Antalya Başkonsolosluğu görevine halen devam etmektedir. Mirjalol Husanov, Rusça, Özbekçe, Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Arapça bilmektedir.

11 Temmuz 2009

YANGIN UÇAKLARI



Antalya alevlere uyandığında, geçen yıl bu mevsimdeydi. 31 Temmuz sabahı dünyanın en güzel yeşil dokusunun bulunduğu Taşağıl’dan yükselen alevler bir hafta boyunca sönmedi. Kuzey - Güney uzaklığı 50 km olan Taşağıl yangınında, alevler geride binlerce hektar kül, yıkılmış köyler ve iki ölü bıraktı. Yaralar sarıldı belki ama yaşanan facianın izleri hafızalarda tazeliğini koruyor.


Havaların ısınmaya başlamasıyla ülkemizin hatta dünyamızın geleceğini tehdit eden orman yangınları artış gösteriyor. Antalya bölgesinde son yıllarda artan orman yangınları adeta milli felaketlere dönüştü.

Ormanlar, ihmal, dikkatsizlik sonucu veya kasıtlı olarak yakılıyor. Çoğumuzun önemsemeden arabasının camından fırlattığı cam şişeler, piknik keyfinin söndürülmeden dökülen mangal kömürleri, bazen bir izmarit bazende içi su dolu bir pet şişe, binlerce ağacın kül olmasının ve yüzlerce hayvanın evsiz kalmasının başlıca sebepleri…


Tarla açmak için, anız yakmak için ya da kaçak yapılaşma için yakılan ateşler bir anda kontrolden çıkıveriyor ve sonuç yine hüsran…

Geçtiğimiz yıl bir hafta süren Manavgat- Serik yangınında, 76 konut, 94 ahır, camii, köykonakları ve okullar zarar gördü. Karataş köyünden iki vatandaşımızı alevlere kurban verdik. Antalya’dan Manavgata giderken yolun sol tarafındaki gri çıplak dağlar, facianın canlı kanıtı…
Antalya’nın en büyük orman yangını olarak literatüre geçen Taşağıl yangını ardından, alınan önlemler ve teknolojinin kullanımı gelecek faciaları önlemede birazda olsa içimizi rahatlattı.



Bu büyük felakatin ardından en çok konuşulan konulardan biri de, yangın uçakları konusundaki yetersizliğimiz oldu.


Türk Hava Kurumu’nun (THK) ve Orman Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla 5 yeni uçak alındı. Bunlardan iki tanesi 4 milyon 700 bin dolara mal oldu ve Antalya merkezde konuşlandırıldı. THK’ya verilen kurban derilerinden elde edilen gelir yangın uçaklarına dönüştü. Başta Antalyalılar olmak üzere tüm Türkiye’nin tek yürek olduğu yangının ardından yapılan bağışlar toplumsal dayanışmanın önemini bir kez daha gözler önüne serdi.

Antalya Orman Bölge Müdürlüğü tarafından ormanların gençleştirilmesi için her yıl 1,5 milyon fidan dikiliyor. Taşağıl yangınında kaybedilen 20 bin 552 hektarlık alanda ormanlaştırma çalışması kapsamında 2 milyon 100 bin fidan dikildi.

Antalya’da konuşlandırılan ve her an göreve hazır bekleyen yangın uçakları ve bu uçakların personeli bu hafta bizlere yaşanan faciaların bilinmeyen yüzünü gösterdi. Mersin, Denizli ve Fethiye’de de konuşlandırılan yangın uçaklarıyla birlikte Antalya’nın etrafı bu yıl “Uçan Gemilerle”çevrilmiş durumda… Hem denizde hem de havada gidebilen ve kanatları hariç dev bir gemiyi andıran teknoloji harikası uçaklar marifetleriyle şaşırtıyor.

Emekli Albay Pilot Süleyman Selçuk, Emekli Pilot Yakup Kameroğlu, Emekli Uçak Teknisyeni Muhammed Güçlü ve İsmail Saran ile Orman Bölge Müdürlüğü temsilcisi Mehmet Bilgi Birkan’la beraber, Kanada’dan gelen yabancı pilotlar Robert Galac, Ian Fox, Barry Moore, Slyvain Desmarais ve teknik görevli Dean Allen Mathison’dan oluşan ekibe, “yeni iş düşmemesi” dileğiyle, başarılar diliyoruz.

-Bize öncelikle yeni yangın uçaklarımızı tanıtır mısınız?

Süleyman Selçuk:Denize de inebilen CL-215 modeli amfibik uçak, 6.1 ton su taşıma kapasitesi ve güçlü motoruyla alçak irtifada yüksek manevra kabiliyetiyle orman yangınlarında etkin söndürme sağlıyor. Dört ayrı su tankı ve boşaltma kapağı sayesinde bir "sorti"de değişik yerleri hedefleyebilen CL-215, su üzerine indikten sonra 12 saniyede tanklarını doldurup havalanabiliyor. Su doldurmak için yalnızca 1.3 kilometrelik bir mesafenin yeterli olduğu uçak, bir saatte ortalama (yangınla su kaynağı arasına 11 kilometre olması durumunda) 54 ton suyu yangına boşaltabiliyor. Geniş kanat açıklığı ve özel aerodinamik yapısıyla yüklüyken kolaylıkla kontrol edilebilen CL-215, yangın ihbarı alındıktan sonra (motorlar soğuk ve kapalıyken) altı dakikada havalanabiliyor. Dört saat havada kalabilen CL-215, 20 dakikalık yakıt ve diğer bakım hizmetlerinden sonra tekrar göreve dönebiliyor.Alevin ve yangının durumuna göre 10 – 15 metreye kadar alçalabiliyoruz. Bu uçakları orman yangınlarında kullanılan diğer uçaklar ve helikopterlerden ayıran en büyük özellik amfibik olması, yani havaalanında uçağa su yükleme gibi zaman kaybettirici işleme gerek duymamasıyla su kovası taşıyan helikoperlere nazaran yüksek taşıma kapasitesi ile özel dizaynı ve motorlarıyla orman yangınlarına alçaktan müdahale edebilmesi olarak gösteriliyor.

-Yangın ihbarı alındığında nasıl bir süreç izleniyor?


Süleyman Selçuk:Orman Bölge Müdürlüğü’nün temsilcisi Mehmet Bilgi Bey, burada sürekli bizimle ve öncelikle kendisine bilgi geliyor. Bize koordinatlar verildikten sonra 6 ila 15 dakika içerisinde hareket ediyoruz. Her su kaynağından su alabiliyoruz. 6 ton su almamız 10- 12 saniye sürüyor. Suya indiğimizde süratimizi kesmeden su alabiliyoruz ve 4 saat havada kalabiliyoruz. Gerektiğinde ilave tanklarla 10 saat uçuş yapabilecek donanıma sahibiz. Uçakların hızı 140 mildir. Bu uçaklar ayrıca, yurtdışında arama kurtarma, denizdeki bir gemiye müdahale edebilme ve insanları kurtarabilme özelliğiyle de kullanılıyor. Böyle bir durumda uçak 25 kişi alabiliyor. Dışardan küçük görünmesine rağmen içi oldukça geniş…


-Geçen yılki Taşağıl yangınında bu uçaklarımız olsaydı sizce kaybımız ne kadar olurdu?

Süleyman Selçuk:Daha önce bu uçaklar Kanada’dan kiralanıyordu. İlk defa bu yıl alımı gerçekleşti. Geçen yıl olsaydı sanırım kaybımız yarıya yakın azalırdı. Gerçi geçen yılki yangının en büyük engeli yoğun poyraz rüzgarının müdahaleyi engellemesiydi. Orman Genel Müdürlüğü’nün son yıllarda faaliyet alanları oldukça değişti. Şu anda her şeyin internetten ve GPS’den izlenebildiği üstün bir teknoloji kullanılıyor. Yangın Hareket Merkezlerinde tüm araçların saniye saniye takip edildiği bir sistem var.

- Türkiye’de uçakların yangına müdahale edemeyeceği bir bölge var mı?

Süleyman Selçuk:Türkiye arazi yapısı olarak tamamına müdahale edilebilir bir bölgedir. Ancak çok derin vadilerden çıkışta bir problem olabilirse de bir takım tekniklerle onunla da baş edebilecek durumdayız.

-Son yıllardaki yangınların ardından Antalya gökyüzünden nasıl görünüyor?

Mehmet Birkan: Geçmişe nazaran kayıplarımız var. Çok çabuk müdahale ederek kaybın yerine yenisini koyabiliyoruz. Eskiden çok uzun süre sonra, gençleştirme yapılıyordu. Ama son yıllarda hemen ardından fidan dikimi başlıyor. Şu anda bu konudaki kanunlar daha da ağırlaştırıldı ve kesinlikle yanan arazilerin tahsise açılması söz konusu değil… Orman Genel Müdürlüğümüzce yanan orman alanlarını yeniden ormanlaştırmaya yönelik YARDOP (Yanan Alanların Rehabilitasyonu ve Yangına Dayanıklı Orman Tesisi) Projesi taslağı hazırlandı.Ülkemiz ormanlarının, büyük bir bölümü Akdeniz iklim kuşağında yer aldığından ve mevcut doğal bitki örtüsünün özellikleri nedeniyle sürekli yangın tehdidi altındadır. Bu iklim kuşağında özellikle yaz aylarında çok miktarda orman yangını meydana gelmekte, binlerce hektar ormanlık alan zarar görmektedir. Bu alanlar süratle yeniden ormanlaştırma çalışmalarına konu edilse de, ekolojik dengenin yeniden tesis edilmesi çok zaman almaktadır.

-Orman Genel Müdürlüğü’nün bundan sonraki projeleri neler?

Mehmet Birkan: Orman Genel Müdürlüğü Avrupa’nın en büyük “Yangın Eğitim Üssü”nü Antalya’da kurmayı planlıyor. Akdeniz ülkeleri arasında orman yangınlarıyla mücadele ve müdahalede iş birliğini sağlamak amacıyla, bu üste hem yangınlara müdahale edilecek, hem de eğitimler verilerek, ülkeler arasında da eğitim alışverişi yapılacak.

-Bu yıl Haziran ayından beri görevdesiniz. Şimdiye kadar kaç yangına müdahale edildi?

Süleyman Selçuk:1 Haziranda göreve başladık ve Ekim ayına kadar görevde kalacağız. Şimdiye kadar Antalya Kaş’da 1 yangın, Kumluca’da 2 yangın, Manavgat- Taşağıl ve Yeniköy’de toplam 3 yangın, Kemer, Gazipaşa ve Çine’de olmak üzere 9 yangına müdahale ettik. Her bir yangında 50 atış yapıldı ve toplam 300 ton su kullanıldı.Bu müdahalelerde toplam 30 saat uçuş yapıldı.

-Yangın müdahaleleri esnasında atlatılan bir tehlike oldu mu?

Yakup Kameroğlu: Türk Hava Kuvvetleri’ndeyken güneydoğuda görev yaptım. Orada hayat her zaman gözünüzün önünden film şeridi gibi geçiyor. Oradaki yaşamı yaşamayan bilemez. Hayatın pamuk ipliğine bağlı olduğunu biliyoruz ama oradaki iplik pamuk ipliğinden de ince… Hiçbir zaman için ölümü aklıma getirmedim. Müdahale ettiğiniz olaylarda bir can kurtarıyorsunuz. Bunun bir ağaç, bir hayvan ya da bir bir insan olması farkeder mi? Geçen yaz Selçuk bölgesinde çıkan yangında aşırı rüzgardan dolayı vadide uçakların giremeyeceği bir bölgedeydik. Fakat biz görev bilinciyle bölgeye girdik ve kapaklar açıldığında suyun camlara doğru gelmesi bir an tedirgin etti. Rüzgardan dolayı uçağı döndüremiyorsunuz. Aşağıdaki alevleri gördüğümde tek düşüncem o suyu oraya atmaktı ve başardık. Üsse döndüğümüzde inanın duruşum bile değişmişti. Yangına müdahale dünyadaki en tehlikeli uçuş olarak bilinir. Ama bizler için olayın manevi boyutu o kadar yüksekki inanın hayat ve ölüm arasındaki o ince çizgiyi alevler bize unutturuyor. O yangında uçuş saatimi doldurmama rağmen müdahaleyi bırakmadım. Eve döndüğümde neredeyse ayakta uyuyordum. Yabancılar bizim gibi değiller. Uçuş saatleri dolunca bırakırlar. Gene aynı olayı yaşasam gene şartlarımı zorlarım. Bu ülke hepimizin bu görev bizim sevdamız… Biz ülke olarak da duygusal bir toplumuz. THK öncelikle gönüllülük esasıyla çalışılan bir kurumdur.

- Alarm verildi, uçağa bindiniz ve alevler göründü. İlk yangın müdaheleniz. Neler hissettiniz?

Süleyman Selçuk:O an gerçekten duygusal olduğumuz bir andı. Bir an önce yangını söndüreyim. Dumanlar yok olsun diye bir his içinizden geçiyor. Dönüp bakıyorsunuz dumanlarda azalma yok. Yukardan hissedilen garip bir duygu… Aşağıdakiler suyun bayağı etkisi olduğunu söylüyor. Gökyüzünde yangın bir anda sönecekmiş gibi hissetmek istiyorsunuz. Çok büyük bir üzüntü ve üzülerek yapıyorsunuz. Gayretle çalışıyorsunuz. Manavgat’ta nadiren olan bir şey oldu ve beşinci atıştan sonra yangın söndü ve dumanların bittiğini gördük. Korkunç bir mutluluk ve onun verdiği gurur hiçbir şeyle ölçülemez. Yine dünyaya gelsem yine pilot olurdum. 27 yıldır pilotum. Gökyüzü bizim sevdamız...


-Neden sivil havacılık değilde THK’yı seçtiniz?

Süleyman Selçuk:Sivil havacılık emekli olduktan sonra bir çok arkadaşımın görev aldığı bir sektör. Ben yapım gereği değişikliği, adrenalini ve kriz yönetimini seven biriyim. Bu görevde bir anda her şey değişebiliyor. Hiç beklenmedik durumlarla karşılaşmak hem benim için inanılmaz heyecan verici hem de bir ağacı bile kurtarmak tarif edilmez bir mutluluk… Bizler için bir tek ağaç ile bir ormanın hiçbir farkı yok. Tek bir ağacı bile kurtarmak aynı mutluluğu yaşatıyor.


-İşinizin olmazsa olmaz tarafı nedir?

Süleyman Selçuk:Bu iş bir ekip işidir. Pilot, uçak ve teknisyen sacayağının parçaları… Bu üçgen ayrılmaz bir bütündür. Ekip içindeki güven çok önemlidir. Bizler birbirimize ölümüne güveniriz. En son el sıkışıp ayrıldığımız kişiler teknisyen arkadaşlarımız… Yerden kesilmek için iyi bir bakım, iyi bir pilotaj ve iyi bir uçak birbirinden ayrılamaz. Hepimiz görevimizin bilincindeyizdir. Her altı ayda sağlık kontrollerinden geçiyoruz. Ayrıca her gün görev başında olduğumuzdan özel hayatlarımızda alkol alan kişiler olmamıza rağmen bu 4 aylık yangın sezonu boyunca alkol almıyoruz. Yediklerimize çok dikkat etmek zorundayız.

-Hayati önem taşıyan bu uçakların bakımını yapmak size nasıl hissettiriyor?

İsmail Saran: Bizim meslekte öncelikle emniyet önemlidir. Biz ilk bunu öğrenir hep bunu uygularız. Öncelikle kendi emniyetimizi sağlarız ki, başkalarına yardımcı olabilelim. Bu yangın uçakları için ekip olarak Kanada’da eğitim gördük. Halen de eğitimlerimiz burada devam etmektedir. Uçaklar asla hata affetmezler ve asla bir anlık dalgınlığa bile hakkınız yoktur. Dikkatimiz her zaman işimizdedir ve en küçük bir ayrıntıyı bile önemseriz. Hem pilotların hem de yardım bekleyenlerin hayatını güvence altına alacak olan işi yapıyor olmak, insana tarif edilemez bir sorumluluk yüklüyor.

Yakup Kameroğlu Kimdir?

1964 Osmaniye doğumlu. 1982 ve 2007 yılları arasında Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yaptıktan sonra emekli oldum ve 2 senedir de Türk Hava Kurumunda yangın müdahale biriminde pilot olarak görev yapmaktayım.

Süleyman Selçuk Kimdir?

1961 Malatya doğumlu. 2008 yılına kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yaptıktan sonra emekli oldum ve 1 senedir de Türk Hava Kurumunda pilot olarak görev yapmaktayım.

İsmail Saran Kimdir?

1954 Bandırma doğumlu. Emekli Hava Astsubayım. 1973 yılından itibaren 2003 yılına kadar Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevyaptım. 2003 yılından beri THK’da yangın uçakları teknisyeni olarak çalışmaktayım.

Muhammed Güçlü

Burdurluyum. 1985 yılından beri uçak bakım teknisyeni olarak çalışmaktayım.

Mehmet Bilgi Birkan

1950 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Orman Mühendisliği mezunudur. Mezuniyetinin ardından Antalya Orman Bölge Müdürlüğünde çeşitli kademelerde görev yaptım. 1 Haziran’dan beri de burada Orman Bölge Müdürlüğü Kontrol ve Nöbetçi Teknik Eleman olarak görev yapmaktayım.

08 Temmuz 2009

NEVZAT ÇEVİK



Myra Antik Kenti’nin limanı olan Andriake Limanı’nda bu hafta başlayan Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nevzat Çelik’in başkanlığındaki kazı çalışmalarında Roma İmparatorluğu’nun sırları gömülü...


“Kültürel emanetlerimizin öneminin farkında mıyız?” sorusunun cevabını bulmak üzere Demre’ye doğru yola çıktık bu hafta… Günün erken saatlerinde başlayan yolculuğumuzda Ulupınar’ da sabah kahvaltısı molası verdik. Yüzyıllık çınar ağaçlarının gölgesinde yeşilin her tonunu bulabileceğiniz, berrak bir nehrin kucağında güne başlamak tarif edilemez bir duygu yaşatıyor insana… Damağınızda kalan lezzetler doğanın büyüleyici görüntüsüyle birleşince unutulmaz bir anı oldu bizim için…




Demre’ye vardığımızda yoğun sıcağa rağmen Nevzat Hoca ve ekibinin yüzlerindeki gülümseme ve heyecanla anlatmaya başladıkları arkeolojik çalışmaları bizlere yeni bir Likya Müzesi’nin de müjdesini verdi.




Sadece akademisyen olmakla kalmayan aynı zamanda görkemli bir açılış organize ederek bu yılki kazı çalışmalarını başlatan Nevzat Çevik, çalışmalar tamamlandığında liman bölgesinin eşi benzeri olmayan bir müzeye dönüşmesi için çalışacaklarını ilk defa bizlerle paylaştı.




Myra Kenti yeraltı mezarlarının devamı niteliğinde olan bu çalışmanın görülmeye değer bir emek ve inanç işi olduğunu bir kez daha anladık. Üniversite öğrencilerinin oluşturduğu kazı ekibindeki heyecanlı çalışma bizleri de heyecanlandırdı.Gururlandık.




2 ay boyunca devam etmesi planlanan Andriake kazılarının ardından Myra Kenti’ni gezdiğimizde ise gördüğümüz manzara anlatılamayacak kadar büyüleyiciydi.




Bugünkü Demre ilçe merkezinde ve civarinda yer alan Myra Antik Kenti, özellikle Likya dönemi kaya mezarlari, Roma dönemi tiyatrosu ve Bizans dönemi Aziz Nichola Kilisesi ile ünlü… Her yıl 500 bin turistin geldiği Myra’da ilerleyen yıllarda bu sayının daha da artacağı düşünülüyor.




Kazı çalışmalarının yapıldığı Andriake Limanı 2 bin metrekarelik bir ticaret merkezini günümüze kadar getirmiş. Roma İmparatoru Hadrian ve karısı Sabina’nın büstlerinin bulunduğu görkemli giriş kapısı bugun bile ihtişamını korumakta…




Antik kentleriyle ünlü Antalya’nın kültürel zenginliği bizlere bir kez daha ne kadar şanslı bir coğrafyada olduğumuzu hatırlatmalı ve kültürel emanetlerimize sahip çıkmamız gerektiğini unutturmamalı






-Arkeoloji insana ne verir?




Bir bilim dalı vardır, insanın sadece dişiyle ilgilenir, bir bilim dalı vardır, insanın sadece saçıyla ilgilenir. Bir mimar sadece binayla ilgilenir. Arkeoloji öyle bir şeyki, herşeyle ilgilenir. Biz bir kenti kazdığımızda, burası evdir ya da hamamdır ben ilgilenmiyorum diyemeyiz. Çok fazla bilim adamıyla çalışmamızı gerektiren bir bilim dalıdır. Arkeologlar geçmiş kültürlerin ve sanatların ne olduğunun peşindedir.




-Şu ana kadar katıldığınız kazılarda bulunanlar arasında sizin için en önemli obje hangisiydi?




Bu soru aslında yanıtlaması en zor soru… Hepsi değerlidir ama önem sırası değişebilir. Bulduğum objenin ne olduğu ve ne anlattığı onun önemini belirler. Küçücük bir yüzük taşı bulursunuz üzerinde bir imparatoriçenin resmi vardır ve objenin bir anda anlamı değişir. Hikayenin büyük bir kısmını tamamlıyordur ve paha biçilemez ya da hikayede küçük bir noktayı tamamlıyordur ve önemi o na göredir. Geçen yılki kazı çalışmamızda bir oyukta bulduğum sağlam bir seramik eser 5 bin yıllıktı. ‘Tunç çağında sahillerde yaşam yoktu’ görüşünü savunan bilim adamlarının görüşü bulduğum bir objeyle çürütülmüş oldu. Böylelikle tarihin seyri değişmiş oldu. Arkeoloji bilinmeyenin peşinde olan ve bulunanlarla tarihe yön veren bir bilim dalı ve benim bulduğum bu eşya çok heyecan vericiydi.




-Hayalini kurduğunuz ve o bölgede kazı çalışması yapmak istediğiniz bir yer var mı?




Nemrut Dağında bir kralın mezarını kazmak isterdim.Çünkü ben mezar ve ölü gömme teknikleri üzerine çok uğraştım. Likya’da 45 tane mezar açtık. Beni en çok heyecanlandıran şey yer altı oda mezarları ve bu çalışmayı Nemrut Dağı’nda yapmayı çok isterdim.




-Arkeolojik kazılarda en çok bulunan obje nedir?




Seramik ve günlük mutfak eşyaları çok çıkar. En uzun dayanan madde ise altındır. Altın hiçbir zaman bozulmaz. Kolay işlenir ve saf altınsa binlerce yıl kalabilir.




-En çok zorlanılan kazı alanları neresidir?




En çok zorlanılan kazı alanları zemin suyu olan yerlerdir. Su ortada bir yerde olsa suyu tahliye edersiniz ama bir gölü ya da denizi tahliye etmek mümkün değil. Çıkarılan eserler suyun içinde bozulmuş olduğundan çalışması zordur. Mesela Limra ve Patara’da suyun içinde çalışıyorlar ve bu en zorudur.




-Binlerce yıllık tarihi bulgulara baktığımızda günümüzde de kullandığımız eşyalar var mı?




Mutfak eşyaları malzemesi ve niteliği değişmesine rağmen aynıdır. Çünkü ihtiyaç aynıdır. İhtiyaç aynı olduğu sürece 3 bin yılda geçse kullanılan objeler değişmez. İhtiyaç değişirse bir eşyanın formu değişir.




-Türkiye’nin arkeolojik kazılarda dünyadaki yeri nedir?




Arkeolojik kazılarda eski eser yasası, Osman Hamdi Bey zamanında 1800’lü yıllarda yeni yeni çıkmaya başlamışken Anadolu’da 40 yıl öncesinde arkeolojik kazılar başlamıştı. Yabancı bilim adamları o yıllarda bulduklarını ülkelerine götürdü. Yurtdışındaki müzelerin çoğu Anadolu’dan götürülen eserlerle dolu… Biz yasa yapıp bunu koruyana kadar gerçekten çok kaybımız olmuş. Anadolu’daki ilk hocalar teknolojiden uzaklardı. Yeterli imkanları yoktu. Finans sorunları vardı ve ekip hiç yoktu. Bu kazıları uzun yıllar yabancılar yürütmüş. Yeni nesille beraber bizlerin hiçbir yabancı teknolojiye ihtiyacı kalmadı. Yabancılarla sadece bilgi alışverişi yapmayı tercih ediyorum. Bir kazıyı sadece Türklerden oluşan bir ekiple tamamlamanın gururu çok daha başka…




-Kazı ekibi bir gününü nasıl geçiriyor?




Sabah 5.30’da herkes uyanır. Saat 6.00’da iş başı yaparız. Saat 10.30 gibi kazı evinde hazırlanan sandviçlerle ve çayla bir mola verilir. Yarım saatlik bir molanın ardından çalışmaya devam edip, saat 14.00’de arazideki çalışmayı bırakıp kazı evine geçiyoruz. Öğlen yemeğimiz 15.00’da, akşam yemeğimiz ise 20.00’de. Öğle yemeğinden sonra işçiler ertesi güne kadar serbestler ama bizim ekip bu sefer kazı evindeki atölye çalışmalarına başlar. Bulunan eserlerin temizlenmesi kayıt altına alınması gece geç saatlere kadar devam eder. Pazar günleri izin günüdür ama şehir dışına çıkmak yasak. Kazı ekibi tüm eşyalarıyla gelir ve iki ay burayı terketmez. Bu zor bir iştir. Kız çocukları evde tabak bile yıkamamıştır ama burada tozun toprağın içinde günde sekiz saat çalışıyorlar. Anneleri görse gözlerine inanamaz. Arazi çalışmaları meslek aşkı ve kendini tanıma açısından büyük önem taşır. Fiziki dayanıklılığın sınandığı yerler arazi çalışmalarıdır ve çocuklar buradan bambaşka dünya görüşüyle evlerine dönüyorlar. Dışardan çok farklı görünse de bizler adını koyamadığımız bir aşkla bu işi yapıyoruz.




-Arkeologların mesleki tehlikeleri nelerdir?




Birincisi akrep ve yılan gibi hayvanlar. Bu hayvanlar burada yaşıyor ve öğrencilerimize tembihliyoruz. Taşları kaldırmadan önce mutlaka kontrol ediyorlar. Kullanılan aletler tehlikelidir. Tahra,çapa gibi aletleri kullanırken dikkatli olunmak zorundadır. Güneş çarpması ve alerjik reaksiyonlar olabiliyor. Neticede arazi ortamında çalışılan tüm işlerle aynı tehlikelere sahibiz. En büyük duam hem sezon başında hem de sezon sonunda kazasız belasız bir çalışma ortamında bulunmak. Öğrencilere bir şey olacak diye ödüm kopuyor.




-Myra Antik Kenti ve Andriake Limanı ile ilgili öngörüleriniz nelerdir?




Bizi burada üç kademeli bir süreç bekliyor. Andriake Limanı’ndaki Granarium (Antik çağda pazarlar) limanın odağıdır ve esas mesele budur. Bunlar dev silolardır. Bu limanlara uğrayıp buradan İtalya’ya giden büyük tekneler var. Buradaki çalılıkların yerinde o zamanlar liman tesisleri var. Tekne yanaşıyor buraya bir şeyler bırakıp, kendi alacaklarını alıp ayrılıyor. Aynen bugünkü gibi… O anı hayal etmek bile insanı heyecanlandırırken birde bizler, o yıllara ait objelerin peşindeyiz. Arkeolojide birinci aşama kazıdır. Şu anda Granarium’da kazılar başladı. Sonra Plakomaya ( çarşı) başlayacağız. Kazı bu yıl Granarium’da bitecek ve ikinci aşamada restorasyon çalışmalarına başlayacağız. Son aşamada ise müzeleştirme projesini tamamlayacağız. Bu 2 bin metrakarelik dev çarşıyı benzeri olmayan bir Likya müzesi haline getirmek istiyoruz.




-Arkeolojik kazıların turizme katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?




Bizim için bilimsel bir amaç değil ama sonuçtur. Eğer bir kazı çalışması başlamışsa ve burada bir lira bile harcıyorsam bu entelektüel olarak ve gelir olarak hem halka hem turizme yansımalıdır. Bilimsel olarak da bilime yansımalıdır. Halk entelektüel olarak da kalkınmalı ve yükselmelidir.Kazılmamış bir kente turist gruplarını getirmeniz mümkün değildir. Bu yüzden bu çalışmaların iki yönlü önemi de çok büyüktür.




-Binlerce yıl önce binalar neye göre yapılıyordu?




2 bin yıl önce sismik değerler ölçülemiyor. Depreme dayanıklı bina yapmak yerine ölçemedikleri için ellerinden gelenin en iyisini yapmışlar. Bunun içinde en sağlam olan hammaddeyi yani taşları kullanmışlar. Onlar binalarının 2 bin yıl dayanacağını düşünerek yapmadılar elbetteki bu çalışmaları, ama tehlikeyi öngöremedikleri için sınırını bilmiyordı ve en sağlamını yaptıklarında da ortaya bu sonuç çıktı. O dönemki mimari, estetik ve mühendislik hesaplamaları inanılması zor işler… Bugünkü teknoloji bir sürü malzeme oluşturuyor. Demir, çelik, beton, tuğla gibi işlenmiş malzemelerin doğal taş kadar dayanıklı olması beklenemez. Dolayısıyla da o an işlerini halletmek için yaptıkları taştan yapılar bugün bizleri 3 bin yıl öncesine götürebiliyor.




-Antik mezarlar niçin özel ilgi alanınıza giriyor?




Mezarlar sadece ölüleri değil diriyide anlatır. Binlerce yıl öncesinden kalan eşyalara açık alanda ulaşmak çok zor ama eşyalarıyla ölüyü gömme gelenekleri bizlere, onların yaşamlarındaki alışkanlıklarını anlama imkanı yaratıyor. O yıllarda kullandıkları eşyalarına ulaşma şansımız oluyor. Ben bu antik mezarlar üzerinde hayatı anlamak adına çok duruyorum. Gerçektende çok değişik bulgularımız oldu. Bir hamam bulduğunuzda hamamın eşyalarına ulaşmanız çok zordur ama o döneme ait bir mezarda hamam takımını bulabiliyorsunuz.




-Peki hocam iki bin sene sonra bizi araştıran arkeologlar sizce ne bulacaklar?




Aslında onlarda kendilerince ilginç şeyler bulacaklar. Mesela orada mermer bir mezar taşında Nevzat Çevik, şu yılda doğmuş, şu yılda ölmüştür yazacak. Bizde hala o yazıtlara ulaşıyoruz. İkincisi mezarı açacak ve bomboş bir çukur ve üzerine toprak çökmesin diye engel konulmuş bir görüntü bulacaklar. Kemikler var ve başkada bir şey yok. O zaman diyeceklerki, iki bin yıl önce burada yaşayan dini müslüman olan adamlar öldüğünde yanına hiçbir şey konulmuyormuş. Bunu bulacaklar. Bu da bir keşiftir. Eğerki başka bir mezarda bir saat de bulursa, “Bu adamın kişisel isteği olmalı çünkü diğer mezarlarda saate rastlamadık” diyecekler. Şehirlerimizde bir şey bulamayacaklar. Çünkü eskiyi yıkarak yok ettiğimiz için belki en son yapılanı bulacaklar. Mesela 2 bin yıl sonra birisi kazı yapıyor ve bu dönemi araştırıyor. Ortada ne bina, ne eşya, ne insan kalmış. Onlarında bulacakları şeyler cd’ler, flash bellekler yada dijital arşivler… Onlarda bu bulduklarını kullanıp bizleri anlayacak bir alet geliştirmeye çalışacaklar. Çünkü şimdi cd olarak kullandığımız şeyler o yıllardaki cihazlarda çalışmıyor olacak. İki bin yıl sonra sayısal kazılar yapılacak. Sanal kazılar olacak. Buldukları nesneleri ancak dijital ortamda çözümleyebilecekler. İki bin yıl sonra arkeoloji yine var olacak ama “ileri teknoji kazılar” olacak. Ben Likyalıları bulmak için taşların ve objelerin peşindeyim. İki bin yıl sonra da beni bulmak için cd’lerin peşinde olacaklar. Biz şimdi nasıl heyecan duyuyorsak, iki bin yıl sonrada bizi araştıranlar için bizler heyecan verici olacağız.




-Türkiye’deki arkeolojik tahribat ne durumda?




En ciddi sorunumuz şu anda budur. Bir kenti en iyi koruma yolu kazmaktır. Kazıldığı zaman koruma altına alınıyor. Ülkemizde kağıdın üzerinde bir sürü sit alanı vardır ama üzerleri yerleşim yeri ya da tahribat mevcut. Dağlarda yüzlerce antik kent var ama defineciler başta olmak üzere halkımızda yerle bir etmiş. Ülkemizdeki arkeolojik tahribat ciddi boyuttadır. Güzellik ve zenginlik başa beladır. Türkiye antik kentleriyle böyle bir ülkedir. Bunu korumak inanın çok zor ama imkansız değil… Kaçak kazılar ciddi anlamda önlenmiş durumda ama höyüklerin (eski bir yerleşme yerinin zamanla toprakla örtülüp tepe biçimine gelmiş hali) tahribatını henüz engelleyebilmiş değiliz.




-Yıllardır arkeolojik çalışmalar yapan bir bilim adamısınız. Bütün tecrübelerinizi ve akademik kariyerinizi göz önüne alırsak sizce biz tarihten ders alıyor muyuz?




Ünlü tarihçi Tarih Ne İşe Yarar kitabının yazarı Marc Bloch’a oğlu sorar. “Baba tarih ne işe yarar?” Henüz oğluma bile tam olarak anlatamamışken, ben bir kitap yazmaya başladım diye anlatır Marc Bloch… Tarih, ders alalım bir daha o hatayı yapmayalım demektir. Bu doğrudur. Ders alırsanız o hatayı yapmazsınız ama ders alındığına da tarih şahit olmamıştır. Bu nedenle Ortadoğu’da hala kan durmaz, hala ülkeler arası barış sorunları vardır. Tarihden ders alırsanız olur ama alındığını görmedim henüz… Yinede geleceğe bakabilmek için kesinlikle geçmişi bilmek zorundayız.




-Unesco’nun “Dünya Kültür Mirası Listesi”nde olmanın bizim için önemi nedir?




Myra ve Andriake Liman’ı listeye son giren yerler içindedir. Bu aslında önemli birşeydir. Bu listeye giren yerler, dünyadaki en önemli korunması gereken öncelikli eserler oluyor. Kültür ve tarih kişinin yada bir ülkenin değildir. Bu bir dünya mirasıdır. Asya’daki Acropol’de dünya mirasıdır. Bunları korumak boynumuzun borcudur. Ben bu miras lafını da sevmiyorum aslında. Miras kelimesi Tükçe’de aileden kalan para ya da malın dilediğince harcanması ve kullanılmasıdır. Bu kelimeyi ingilizcedeki “inherited” kelimesinden örnekle kullanıyoruz ama asıl olması gereken miras değil emanettir. Bizim geleneksel değerlerimize göre kutsal olan ve önemle bakılan şey miras değil emanettir. Tarihimizden kalanlara miras değil emanet gözüyle bakarsak korunabileceğini düşünüyorum. Bu yüzden ilk iş olarak ‘kültürel miras’ yerine ‘kültürel emanet’ tanımı kullanılmalıdır.


Nevzat Çevik Kimdir?

1962 yılında Malatya’da doğan Prof. Dr. Nevzat Çevik, Akdeniz Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölüm Başkanıdır.Uzmanlık alanları, Likya, Eskiçağ Mimarisi, Roma Mimarisi, Kaya Mimarlığı, Ölü Gömme Gelenekleri ve Mezar Mimarisi, Alan Arkeolojisi, Müzecilik Urartu’dur (Protohistorya Önasya) Bugüne kadar bir çok kazı başkanlığı görevini başarıyla tamamlamış olan Çevik şuan Myra ve Limanı Andriake Kazıları Kurucu Başkanıdır.