04 Haziran 2009

SELİM GÜRATA


Tiyatro sevgiyle başlar, gönül işidir. Fedakarlıkla beslenir. Yüreğe düşen ateşidir sanatın…


İnsanlık tarihi kadar eski olan bu sanat dalı, perdelerini her açtığında insanları bir yandan eğitirken bir yandan düşündürür, bir yandan eğlendirirken bir yandan hüzünlendirir. İzleyen herkesin kendinden bir şeyler bulduğu bir sanat dalıdır tiyatro…


Seyredilen bir oyunda ne çok emek vardır bizlerin göremediği, ışıkçılar, sahne çalışanları, kostüm hazırlayanlar, sufle verenler, perukacılar, makyözler, yönetmen ve yardımcıları ve daha sayamadığımız bir çok tiyatro emektarının gönüllerini koydukları mesleklerinde tiyatro onların yaşam biçimidir.


Antalya Devlet Tiyatrosunun değerli oyuncularını, dünya tiyatrosunun en önemli oyunlarında seyirciyle buluşturmayı hedefleyen Selim Gürata Antalya Devlet Tiyatrosu’nun hem emektarı hem idarecisi…


“Perdelerimizi her ne olursa olsun bir gün bile kapatmadık, kapatmayız” diyen Selim Gürata çok zor şartlarda da olsa her durumda sahneye çıktıklarını ve tiyatronun görünenden daha özverili bir meslek olduğuna dikkat çekti.


2008 - 2009 sezonunda birbirinden değerli dünyaca ünlü yazarların oyunlarına yer veren Antalya Devlet Tiyatrosu Antalyalılardan gördüğü ilgiden oldukça memnun. Sadece Haşim İşcan Kültür Merkezi’ne ulaşım konusunda sıkıntı yaşandığını belirten Gürata, ulaşım sorunun çözülmesi durumunda çok daha fazla izleyiciye ulaşabileceklerinin de altını çizdi.


“Bizleri ayakta tutan tek şey alkış sesleridir” derken Gürata’ nın gözlerindeki ışık ve heyecan tiyatroya duyduğu tarifsiz sevgiyi anlatmaya yeterdi. Antalya Devlet Tiyatrosu Müdürü Selim Gürata’yla tiyatrodan, beklentilerinden, anılarından ve mesleki zorluklardan bahsettiğimiz keyifli söyleşimizin ardından tiyatronun herkesin yaşamına dahil olmasını diliyorum. Bugün kendinize bir iyilik yapın ve tiyatroya gidin, belki de yaşamınızda çok şeyin değişeceği bir gün olabilir.



-Antalya’da tiyatroya yaklaşım nasıl?


Sadece Antalya’da değil bütün Türkiye’de ne yazıkki ilgi çok az… Bunu içim acıyarak, içim yanarak söylüyorum. Bilgiye, kültüre, okumaya, kişisel gelişime çok fazla değer verilmemeye başlandı. Bunun elbette bir çok sosyolojik, psikolojik ve ekonomik nedenleri olabilir. Şimdi bizim seyirci sayımızda artış, seyirci profilimizde elbette değişim var. Ama yeterli mi? Hayır yeterli değil. Antalya büyüyen ve değişen bir kent ve kent olmanın önemli unsurlarından biri de kentli insanı var etmektir. Kentli insan da, yaşam biçimiyle, sanatla, kültüre olan ilgisiyle, kentlilik bilincini elde etmesiyle, apartmanda yaşamasını bilmesiyle, sokakta yürümesini bilmesiyle, görgü kurallarını bilmesiyle kentli insan profilini oluşturması gerekir. Bunun en önemli unsurlarının başında da sanat geliyor. Sadece tiyatro değil. Resim galerileri, opera, bale, konserler, senfoni konserleri ve Türk müziği konserlerine ilginin artması gerekiyor. Antalya’da bu konuda çok zengin bir çeşitlilik de var.


Antalya Barosu’nun tiyatro ve müzik toplulukları var. Belediyelerin konservatuvarları, tiyatro ve müzik toplulukları var. Yani herkese ulaşabilecek yeterince sanat üretiliyor Antalya’da ama tüketim konusunda insanlar çok fazla talepde bulunmuyorlar.


-İlginin bu kadar az olmasının nedeni nedir?


Bunun nedenleri gelişen değerlerin, insanı insan yapan temel unsurları ekonomik zenginlik kalıbına oturtmasıdır. 80’lerin sonuna kadar ülkemizde ve dünyada bilgili, nazik, beyefendi, hanımefendi ve paylaşımcı insanlar makbulken şimdi ne yazıkki paran kadar konuş durumuna geldik ki, bu bir ülkeye verilebilecek en büyük zarardır.


-Teknolojik gelişmeler bizleri tembelleştirdi diyebilir miyiz?


Şimdi hep söylediğim bir şey var, gençlerle konuşurken ben onlara okumaları gerektiğini söylerken, onlar bana internet sayesinde her şeye ulaşabildiklerini söylüyorlar. Elbetteki bu iyi bir şey ama bakın problem şurada. Eğer siz edindiğiniz bilgiyi analitik düşünceyle ve muhakeme gücüyle yeni bir bilgiye dönüştürmüyorsanız ortada problem vardır. Bu bir bilgi enflasyonudur. Gereksiz bir bilgidir. 100 metre kumaşı alın eğer bundan bir şey yapamıyorsan bu sana sadece ağırlık yapar. Çöptür, gereksizdir. Bilgi de öyledir. Analitik düşünmeyi ve muhakeme gücünü geliştiren sanattır. Felsefedir. Sanatı ve felsefeyi hayatımızdan çıkarttığımız zaman bu bilgi boş ve gereksiz bir çöp haline gelir. Dolayısıyla kentlilik bilincine ulaşmak için, insanlık bilincine ulaşmak için mutlaka ve mutlaka sanatsal zenginlik gereklidir. Benlik bilincine ulaşmamış bir insan yurttaş olamaz. Yurttaşlık bilincine ulaşmamış bir insanda yurtsever olamaz. Kabile toplumu oluruz. Ülkemizde gözü olan bütün dünyanın da istediği budur. Bizim yurtdaşlık bilincini kaybetmemiz, kabile toplumu haline gelmemiz daha kolay ve rahat sömürülmemize neden olur. Dilimize saldırılar var, tarihimize saldırılar var, kültürümüze saldırılar var. Dolayısıyla dile, kültüre ve tarihe sahip çıkan en önemli unsurlar ülkenin sanat kurumlarıdır. Bunların başında da devlet tiyatrosu ve tiyatro kurumları gelmektedir. Antalya’da yaşayan herkesin resim galerilerine, tiyatrolara, konserlere gitmeleri gerekmektedir. Buralar insanların aynı zamanda sosyal olarak bir arada bulundukları yerlerdir. Düşünsenize 400 kişi bir akşam aynı etkinliktesiniz. Bu büyük bir sinerjidir. İnsanı zenginleştiren bir ortamdır.


-Antalya’da tiyatronun en büyük sorunu nedir?


Bana göre en büyük sorunlardan biri Antalya Devlet Tiyatrosunun kendine ait müstakil bir binaya ihtiyacı olmasıdır. Bunu her zaman dile getiriyorum. Haşim İşcan Kültür Merkezi’nin olması elbetteki çok büyük bir kazanç ama devlet tiyatrosunun kendine ait müstakil bir binası olması gerekiyor. Bütün dünyada şehirlerde en önemli en güzel binalar müstakil tiyatro binalarıdır. Bunu aslında yurtdışına giden, yurtdışıyla ilişkisi olan belediye başkanlarımızın hepsi bilmektedir. Ama ne yazık ki bunu biz Antalya’da sağlayamadık. Haşim İşcan Kültür Merkezi’nin olması Antalya’da yeni bir bina olmasına engel değil. Antalya’da bir çok tiyatro binasını ve sanat kurumunu kaldırabilecek kapasite var. Çünkü Antalya artık bir metropol büyük bir kent oldu. Antalya’nın artık tek merkezli bir yer olmadığını herkes biliyor. Lara bölgesi başka bir merkez, Konyaaltı bölgesi ve Kepez bölgesi başka merkezler dolayısyla buralarda 400 kişilik semt tiyatroları olması gerekiyor ki devlet tiyatroları buradaki seyircilerinin tamamına ulaşabilsin ve yetebilsin. Ayrıca tiyatro binaları akşam saat 20.00’de perde açıp, saat 22.30’da perdesini kapatan yerler değildir. Gündüzleri provaların yapıldığı, etkinliklerin olduğu, akşam oyunların oynandığı, oyunlardan sonra bile provaların devam ettiği yaşayan organik binalardır. Şuanda aday olan bütün belediye başkanlarına tek ricam budur. Eğer gerçekten biz yaşadığımız yeri kent yapmak ve kentli insanı yaratmak ve onu korumak istiyorsak kültür - sanata yatırım yapmamız gerekiyor. Antalya’da yeni bir tiyatro binasının perdelerini açtığı günü görmek benim mesleki anlamda en büyük hayalim…


-Önümüzdeki yıl için yeni bir projeniz var mı?


Bu yıl Devlet Tiyatroları’nın 60. kuruluş yıldönümü ve altmışıncı yılda altmış yeni oyunla tüm Devlet Tiyatroları 1 Ekim’de perde açmaya hazırlanıyoruz. Bu yıl bütün sahnelerimizde ilk kez oynana yerli oyunların olması projemiz var ve şuanda bunun çalışmaları devam ediyor.


- Bu bölgenin toplu ulaşım sorunu vardı. Hala devam ediyor mu?


Ulaşım problemini hala çözemedik. Toplu taşıma ulaşım problemi hala devam ediyor. Arabası olmayan seyircilerimizden bu konuda çok fazla yakınma alıyoruz. Seçimlerden sonra bu konuyu tekrar gündeme getireceğiz. Güzeloba’dan ve Liman mahellesinden aynı anda kalkan ve tiyatroya gelmesini istediğimiz iki servis talebimiz var. Bunu her zaman gündeme getiriyoruz. Bu sorunu en kısa zamanda aşmamız gerekiyor. Buranın yaşayan bir yer olması lazım, kenarda köşede atıl kalmış bir yer olmaması lazım.


-“Aşkım Tiyatro” tiyatro gönüllülerinin bünyenizde kurduğu bir topluluktu. Çalışmalar nasıl gidiyor?


Çok iyi gidiyor. Komisyonlar oluşturduk. Eğitim komisyonumuz, sponsor komisyonumuz, proje geliştirme komisyonumuz var ve bu komisyonlarla Nisan ayında daha çok bir araya gelip farklı çalışmalara imza atmayı planlıyoruz. Şu anda 58 kişilik bir tiyatro gönüllüleri topluluğumuz var. Ayrıca Antalya’nın artık ciddi bir tiyatro festivaline ihtiyacı var. Önümüzdeki yıl için böyle bir hedefimiz var. 1.Uluslararası Akdeniz Ülkeleri Tiyatro Festivali’ni başlatmak için çalışmalara başladık. Gönüllülerimiz bize bu konuda destek oluyor. Tiyatroyu daha güncel daha aktif bir hale getirmeye çalışıyoruz.


-Sahneye çıktığınızda hala ilk günkü heyecanı duyuyor musunuz?


Sahneye çıktığımda hala ilk günkü gibi heyecanlanıyorum. İlk günkü gibi mutluyum. Umarım bu heyecanım da hiç bitmez. Sağlığımızın en kötü zamanlarında bile sahneye çıkarız. 2007 yılında verem hastalığı geçirdim. Ve bir buçuk ay sonra tekrar sahneye çıkma heyecanı ve oyun yapma heyecanı beni hayata bağladı diyebilirim. Eğer o oyunu sahneye koymasaydım ben daha iyileşememiştim. Oyunun heyecanı ve çoşkusu beni iyileştirdi diyebilirim. Ama bunun yanında tiyatro sanatçılığı o kadar zor bir meslek ki, bana yeniden dünyaya gelseniz gene tiyatrocu olur musunuz deseniz, inanın cevap vermekte zorlanırım. Meslek aşkı bambaşka bir şey…


-Tiyatro sizin için ne ifade ediyor?


Tiyatro hayatın kendisidir. Bazı meslekeler vardır ki tiyatro sanatçılığı böyle bir şeydir. Bu bir yaşam biçimi olmazsa gerçekten çok yapılası zor bir iştir. Bunu yaşam biçimi haline getirirseniz ki sanatçılık bir çeşit gözlem biçimidir, hayatta olduğunuz her an baktığınız her nokta, yaşanılan her duygu bizlerin gözlem depolarına atılan birer öğedir. Bütün bunlar bir karakteri var etmenin doneleridir. Gerçekten sanat hayatı çok sinir bozucu, sinir yıpratıcı, çok zor ve bu anlamda bu işi yaşamının tamamı haline getirmiş isen yaşamın da en keyifli işidir. Seyirciyle her gün yüzyüze olmak, soluk soluğa olmak bambaşka bir heyecan bambaşka bir mutluluk. Adanadayız ve 72. Koğuş oyununu oynuyoruz. Körfez savaşı yılları. Birinci perde bitti arada alarmlar çalmaya başladı. Seyirciyle beraber sığınaklara indik. Yarım saat sonra ve sonra alarm kaldırıldı. Seyirci yerini aldı. Dedikki “ Biz oyuna devam etmek istiyoruz. Kalmak isteyen kalabilir, gitmek isteyen gidebilir, başka bir gün elinizdeki biletle gelebilirsiniz” İnanmazsınız ama o gün bir tek kişi salonu terk etmedi ve bu an ve beni hayatımda en çok duygulandıran andır.


- Nisan ayında hangi oyunları izleyeceğiz?


Bu sezon çok hareketliydi. Aslında bu sezonun nasıl geçtiğini seyirciye sormak lazım. Bizim açımızdan, çok hareketli, çok güzel, çok yoğun bir sezondu. Umuyorumki aynı dinamizmi seyircimizde hissetmiştir.Nisan ayında çocuk oyunlarına ağırlık veriyoruz. Cıbıl Kurt, Masallar ve Türküler ve Gül Güzeli çocuk oyunu Nisan ayında minik izleyicilerimizi bekleyecek. Yaban Ördeği, Asilzadeler, Benim Doktor Oğlum ve Titanik Orkestrası’da Antalyalılara keyifli dakikalar yaşatmak için perdelerini açacak.


-Tiyatro sanatçılarının perde arkasında yaşadıkları sıkıntılar neler?


Her mesleğin birazda olsa tolerans sınırları vardır. Bizim meslekte yok. Yani o günkü psikolojiniz ne olursa olsun perde açılır. Yaşadıklarınız, gerginlikleriniz, mutsuzluklarınız, yaşamla olan kavgamız ne olursa olsun o gün provaya gitmek zorundayızdır. O gün perde açılmak zorundadır. O yüzden tiyatro sanatçısının hayatı mesleğinin üzerine kurulmuştur. Mesleki sıkıntılar elbetteki var. Yani özetle sağlık problemleri bizde perdeyi kapattırmaz.


- Tiyatro hayatınızda unutamadığınız aksilikler yaşadınız mı?


Bu sene meslekte yirmi yedinci senem ve bu yılları dolu dolu yaşadım. Çok komik şeylerde yaşandı. Açılmayan kapılar, yanlış replikler olan şeyler hayatımızda bende bir gün heyecanlı bir sahne de kapının yanındaki ecza dolabını devirdim ve onu anı oyunun bir parçasıymış gibi oyuna ilave etmem neredeyse on beş dakika mı aldı. O dolaba sanki her gün devriliyormuş izlenimi vermek inanın hiç kolay değil. Yine bir gün sahnede iki kişiyiz ve bir anda oyuncu arkadaşımla aramızda küçük bir gülüşme oldu. Sonra o gülüşme o kadar büyük bir hale geldiki sahnedeki hiç kimse gülmesini tutamaz oldu. Ben gülmemi tutuyorum ama o arada göbeğim zıplıyor. Türker’de ona takılmış ona gülüyor. İkimizde başladık gülmeye… Seyirci başladı alkışlamaya… Hayatımda sahnede hem utandığım hem de katıla katıla güldüğüm tek andır. Hep böyle eğlenceli şeyler olmuyor elbette.. Zonguldak turnesindeyiz. 3 katlı tiyatro binasında üçüncü kattayız. Oyun oynanıyor ama çok uzaktan bir ses geliyor. Bizim dekorcuya sesleniyor biri ama ses o kadar uzaktan geliyor ki sahneden duyuluyor. Sahneden duyuluyorsa seyircide duyuyordur. Acayip gerildim bir anda. Oyun devam ediyor ama ses bir türlü kesilmiyor. Sahnem bitti kulise girdim. “Kim bu bağıran” dememle fark ettikki oyuncu bir arkadaşımız üçüncü kattan aşağıdaki pinpon masasının üzerine düşmüş kımıldayamıyor ve bizim dekorcuya sesleniyor. Ambulansla onu hastaneye kaldırdık ve inanılmaz bir şekilde oyun devam etti.



Selim GÜRATA



14.03.1960’ da Karabük’te doğdu. Daruşşafaka Lisesi ve TED Karabük Kolejinde okudu ve buradan mezun oldu. 1979-1982 yılları arasında Ege Ü.Fen Fak.Biyolojik Oseonografi bölümünde okudu. 1982-1986 yılları arasında Ankara Ü. D.T.C.F. Tiyatro bölümünde okudu ve mezun oldu. 1985 yılında Devlet Tiyatroları Ankara Çocuk ve Gençlik Tiyatrosunda oyuncu olarak göreve başladı. Halen Antalya Devlet Tiyatrosu Müdürü ve Sanat Yönetmenidir. Meslek yaşamında 14 oyun sahneye koyan Gürata, 44 oyunda da görev aldı.

SELİM EROL

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), Antalya'da en çok kardiyoloji, kalp-damar cerrahisi girişimleri, organ nakli ameliyatları, kanser hastalıkları ve onkoloji için ödeme yapıyor. Hallettiğimiz bir işin önemi yok, biz halledemediğimiz işten sorumluyuz” diyen ve bu felsefeyi ilke edinen SGK’da yaşanan değişimi fark etmemek mümkün değil… Yeniden yapılanmakta olan kurumdan adımınızı attığınız anda, güleryüzlü personel ve sırada bekleyen kişilerin azlığı dikkat çekiyor. Yemekhanelerinden, tuvaletlerine, koridor düzenlemelerinden özel sipariş yağlı boya tablolara kadar en küçük ayrıntının düşünüldüğü Sosyal Güvenlik Kurumu’nda mimari dizayndaki modern çizgiler, değişen anlayışın ve bakış açısının da bir göstergesi…

Bir yıl önce göreve başlayan ve bu değişime öncülük eden Sosyal Güvenlik Kurumu İl Müdürü Selim Erol, devlete ait bir kurumda yaşanan modern değişimi ayrıntılarıyla bizlere anlattı. Sadece mimarinin değil, hizmet anlayışınında değiştiğini gözlemlediğimiz SGK’da yaşanan değişimleri halka anlatmalarının başlıca görevleri olduğunu belirten Erol, yasadaki değişiklikleri ve uygulamadaki farklılıkları bizlerle paylaştı.


Güleryüzlü ve gerçekçi bakış açısıyla olaylara yaklaşan ve “insan odaklı hizmet” kapsamında özverili bir çalışma sergileyen Selim Erol, hizmet içi eğitim seminerleriyle hem personelinin gelişimine katkı sağlıyor, hem de hizmet kalitesini arttırıyor.


İnsanların inanmadıkları ve gitmekten çekindikleri bir kurumun imajını yıkmanın zorluğunu yaşadıklarını belirten Erol, halkın kuruma inancının ve sosyal sorumluluğun artmasının kuruma değil, yine halka kazanç sağlayacağını belirtti.


Sosyal Güvenlik Haftası çerçevesinde ziyaretlerine aralıksız devam ettiğini belirten Selim Erol, bizlerle yeni yasayı ve yaşanan değişimi paylaştı.



-Sosyal Güvenlik Kurumu olarak yaşanan değişimi paylaşır mısınız?


Bizim burada göreve başlama tarihimiz 13 Şubat 2008. Bütün bunları konuşurken benden öncesi ya da benden sonrası diye ayırmak istemiyorum ama durumu analiz edecek olursak, Sosyal Güvenlik Kurumunun bakış açısının Antalya’ya yansımaları çok olumlu tepkiler almaktadır. Antalya’da göreve başladığımda karşılaştığım fotoğrafı paylaşmak isterim. Antalya çok farklı bir şehir… Kış nüfusu 1milyon 800 bin ve bu rakam yazın 10 milyona ulaşabiliyor. Ayrıca bu yeni yasanın uygulandığı ve anlaşma sağlanan 22 ülke var. Bu hizmetin yanı sıra 22 ülke vatandaşına da sosyal güvenlik hizmeti veriliyor. Önceki sistemin yapısında Bağkur binası Teoman Paşa caddesinde binadan bozma bir yapıda son derece ilkel şartlarda hizmet veriyordu. İlk iş Bağkur çalışanlarını buraya aldık ve bu binada da tadilata başladık. İnsanlar Bağkur binasında sağlık karnesi alabilmek için günlerce sıra bekliyor, evrak takibi yapıyorlardı.


-SGK öncesi hizmet alımı nasıldı?


Mevcut SSk binası insanlara hizmet etme noktasında ergonomik olarak yapılandırılmamıştı. Bizden gerçekten çok sıkıntıdaki insanlar glip hizmet alır. İş kazası geçirmiş, yakını vefat etmiş, sigortasız çalışan, boşanmış insanlar gelip hizmet alıyor. Bir şekilde hayatlarının en hassas döneminde bu binadan içeri giriyorlar. Giren insanlara bakıyorsunuz, hizmet noktasında insanları yormadan çok hızlı bir servis sunulması lazım. Oysaki iş kazası geçirmiş birinden önce 2. kata, oradan 4. kata, oradan tekrar 2. kata gönderip evrak takibi isteniyor. Akşama kadar sadece bürokratik işlemleri tamamlaması gerekiyor. İkincisi sağlık karnesi çıkartılırken önce nüfus cüzdanı fotokopisi isteniyor. Kişi geldiğinde bir de vukuatlı örnek getir deniyor. İşverenler gene aynı durumda iki ayda e-bildiri şifresi veriliyordu. Bunun böyle gitmemesi lazımdı ve öncelikle iş kazası servisimizi zemin kata taşıdık. Emeklilik işlemleri 180 günü buluyordu ve bu süreyi 1 aya indirdik. Sağlık karnesi uygulaması tamamen ortadan kalktı. İşverenler servisimiz tek bir ofiste toplandı ve hizmet alımı kolaylaştı.


-SSK binasının altyapısı bu birleşme için uygun muydu?


Personelin kendisini aidiyet duygusunda hissedebileceği, işini severek yapacağı bir ortam maalesef mevcut değildi. Binada tadilata başladığımızda günlerce kamyonlarca çöp atıldı. İki kamyon fare pisliği çıkarıldı. Arşiv odasına indiğimizde kullanılması gereken evrakların çuvallarda olduğu, atılması gereken evrakların saklandığını gördük. Atılması gerekenler çıkarıldığında, Tema’ya bağışlanan atıklar sayesinde Tema bizim için 10 bin fidan dikti. Öncelikli olarak personel yemekhanesini ve tuvaletleri düzelttik. Yemekhane girişinde kartlı sistem uygulaması başladı. Bütün mutfak gereçleri değiştirildi ve gıda tüzüğüne uygun hale getirildi. Toplantı odaları ve dinlenme odaları oluşturuldu. Hizmet içi eğitim başladı. Kişisel gelişim bazında verilen bu eğitimler, tamamen ikili insan ilişkilerine dayanmaktadır. İstanbul’da yaşayan ünlü ressam Levent Taka bizim için 60 yağlı boya tablo hazırladı. Personel kullanım alanları öncelikli olmakla beraber binamızda bu tabloları sergilemeye başladık. Personelin daha iyi fiziki şartlarda çalışıyor olması iş gücüne ve hizmet alımına doğrudan yansımaktadır. Önce personeli mutlu edeceksiniz ki, vatandaş memnun ayrılsın. Binaya ilk yerleştiğimizde karşılaştığımız tabloyu düzenlemek bir yıl aldı ve tadilat hala da devam ediyor.


-SGK Yasası kanuni düzenlemelerin yanı sıra, yeni bir yönetim anlayışını da mı getirdi?


Personelimizin kişisel gelişimi konusunu öncelikle ele aldık. “İnsanlarımıza nasıl daha iyi davranılır?” “İnsanlarımıza daha iyi hizmet nasıl sunulur?” konularını içeren seminerler “Farkındalığın, farkında olma eğitimi” ni kapsamaktadır. Bunu örneklemem gerekirse, pet shoplardaki bir hamster bir silindir içerisinde koşturuyor ve bir an geliyor kendini yere atıyor. Fareye sorsanız dünyanın en fazla yolunu o katetmiştir ama dışarıdan bakan biri o farenin aslında bir adım bile gidemediğini bilir. Bizde dedik ki, personelimiz aslında akşama kadar çok yoğun çalışmış olabilir. Ama akşama kadar çok yoğun çalışmak, kişinin çok yoğun iş ürettiği anlamına gelmez. Dolayısıyla biz acil ve önemli iş planı konusunda mevzuatı en iyi bilen personelimiz ve biz onlarında fikrini alarak yola çıktık. Gereksiz yere dört aşamadan geçen işlemleri personelimizden gelen geri beslemeyle en aza indirdik. İzleme , ölçme ve değerlendirme birimimiz ilgili birimlerle yaptığı toplantılarla bu gereksiz bürokratik işlemleri nasıl en aza indirebiliriz üzerine çalışmaya başladılar. Yaşanan problemleri gün gün çözerek, burada çalışan 500 kişi gerçekten bu davaya inanmış durumda… Geçen Mayıs ayında yeniden yapılandırma başladığında biz bu binada 84 bin kişiyi ağırladık ve Antalya’nın tamamı mesaiden sonra, hafta sonları aileleriyle görüşürken bizim kurumumuz aylarca gece onbirlere kadar çalıştı ve hafta sonları mesai yaptı. 84 bin kişiyi bu zor şartlarda, burnubile kanamadan ağırladık. Kalabalığın olduğu yerlerdeki fırsatçılara göz açtırmadan bu işi çözdük. Bu çok önemli bir aşamadır.


-Yeni yasayla birlikte en belirgin değişim hangi birimde yaşandı?


Kurum Başkanlığından gelen bir yazıyla doğru yolda olduğumuzu görerek ekip olarak bir kez daha gururlandık. Yapılan değerlendirmeler sonucunda Antalya Sosyal Güvenlik Kurumu olarak emeklilik işlemlerinde göstermiş olduğumuz gayret Türkiye ortalamasını etkiledi. Gelir va aylık bağlama sürecinde göstermiş olduğumuz başarıdan dolayı Antalya SGK Türkiye ortalamasını aşağı çekmiştir. Kurum Başkanlığı’ndan gelen bu yazı bir yıldır çekilen bütün sıkıntılara yapılan bütün fedalarlıklara değdi. Sadece görünümü modernleştirmediğimizi hizmet anlayışınında değiştiğini bir kez daha gösterdi.


-Kayıt dışı çalışmalarla mücadelede gelinen son durum nedir?


Sektörlerin yüzde 3’lük bir kısmını denetlediğiniz takdirde bu size sektörün geneliyle ilgili bir fikir veriyor. Yeni çıkan yasaya göre 1774 Kimlik Bildirim kanunuyla bankalardan, noterlerden, sağlık işletmelerinden tüm raporlar bizim havuzumuzda toplanıyor. Biz burdan bir işletmenin sigortasız çalıştırıp, çalıştırmadığını denetime gitmesekde tespit edebilir duruma geldik. Geçen sene bir tespitimiz olmuştu. Bir çok otelde genel müdür ve komi aynı maaşı alıyor görünüyordu. Baz alınabilecek otelleri saptayarak diğer otellerle kıyasladık ve baktık ki gerçekten burada bir sıkıntı varsa tüm otellerden çalışanların unvan bilgilerini istedik ve bunları yüzdesel dilimlerde arttırmalaraını istedik. Bununla beraber Antalya genelindeki primlerde de topyekün bir artış sağlamış olduk. 1 milyon 789 bin 295 nüfusa sahip Antalya'da 1 milyon 604 bin 700 kişi sosyal güvenlik kapsamı içinde yer alıyor. Antalya'daki her üç kişiden biri aktif olarak çalışıyor ve Antalya aktif çalışan sayısında Türkiye birincisi…


-Peki her üç kişiden biri çalışıyorsa Antalya’daki işsizlik sorununu nasıl değerlendiriyorsunuz?


Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde yaşanan en büyük sıkıntı, nitelikli iş gücü bakımından bir ihtiyaç var. Ne aradığını bilen işveren sayısı belli ama ona hitap eden kalifiye eleman sıkıntısı mevcut. Ama arkasından da “ne iş olsa yaparım, abi” diyen çok insan var. Ne iş olsa yaparım diyen bir kişi aslında hiçbir şey yapamaz. Niteliksiz iş gücü bakımından talep fazlası var bu niteliksiz iş gücünü ciddi bir biçimde eğitebildiğimiz sürece zannediyorum ki Antalya’da iş bulma sıkıntısı yaşanmayacaktır. Aynı zamanda turizm sezonunun 12 aya çıkarılamıyor olması sebebiyle de bir sıkıntı yaşanıyor olabilir. Antalya’nın farkındalığını ortaya koyarak sezonu 12 aya çıkarmak mevcut işsizlik sıkıntısını büyük ölçüde azaltacaktır.


-Büyükşehir Belediyesinin bu konudaki “Yarım Elma” Projesini nasıl değerlendiriyorsunuz?


Büyükşehir Belediyesi’nin Yarım Elma projesini destekliyoruz. Son derece anlamlı bir proje. Bu projenin uygulanma aşamasında, bir ayağı ve muhatabı da SGK. Büyükşehir Belediyesi proje konusunda bizden destek istedi. Ciddi bir ekip oluşturduk. Bu projenin hayata geçme aşamasında, kurumumuz uygulamaları nelerdir, gerekli bilgileri Büyükşehir yetkililerine veriyoruz. Görüşmelerimiz ve çalışmalarımız sürüyor.


-Sosyal Güvenlik Yasası kapsamında halktan beklentileriniz neler?


Üç kurumun birleşmesiyle oluşan SGK şu anda, teknolojik altyapısını tamamlamak üzere… Herkes sadece TC kimlik numarasını girerek kendisiyle ilgili bütün bilgilere ulaşabilmektedir. Kişi 25 yıl farklı yerlerde çalışıp emekliliği geldiğinde bize başvuruyor. “Beni yarın emekli edin” diyor. Gerekli evraklara bakıyoruz ve kişi bize ben on yıl önce o işletmede 4 yıl çalışmıştım, beni sigortalamamış mı diyebiliyor. Hayatınızın 25 yılını çalışarak geçiriyorsunuz, dönüp geçmişe ait kontrolleri yapmıyorsunuz, bize “beni emekli edin” diyorsunuz. Karşımıza çıkan tablo budur. Dolayısıyla insanlarımızın herşeyden önce Sosyal Güvenlik olgusuna önem vermeleri gerekiyor. Öncelikle kurum kayıtlarımızı internet üzerinden tüm insanlara açtık. Bireysel takiplerini kolaylaştırdık. Sigortalılıkları sağlanmıyorsa bizim çok ciddi denetim ekiplerimiz var. Bize gelsinler, biz onların hakları konusunda herşeyi yapıyoruz. Çıkan yasalar bazında, biz bunları resmi gazetede yayınladık, kurumun internet sayfasında da var. Açıp baksalardı demiyoruz. Çıkan her genelgeyi ilgilendirdiği grup kimleri kapsıyorsa, oralarla bağlantıya geçerek anlatıyoruz. Borcunu düzenli ödeyen ve yapılandıran işverenlere 5 puanlık indirimden bahsettik ve bunu duyurduk. Bu indirim yüzde 14’lük maliyete tekabül eden ciddi bir miktarı kapsadı. Bu ve benzer teşviklerimizi biz halka duyuruyoruz ve onlardan da yenilikleri takip edip uygulamalarını bekliyoruz.


-Yasa uygulamalarında yaşanan en büyük sıkıntı nedir?


Yaşanan en büyük sıkıntı, insanların başlarına bir olay gelene kadar algıda seçicilik olmaması… 29 Mart seçimlerinden önce mahalli idareler aracılığıyla tüm muhtarlarımıza yazdık. Dedik ki, “29 Mart yerel seçimlerinden önce köy muhtarlığı yapan kişiler bize gelip 15 gün üzerinden prim öderlerse biz onları 30 gün üzerinden sigortalı yapıyoruz” dedik ama belkide seçim telaşında çok iyi algılayamadılar. Böyle bir duyuru varmış, bu nedir diye daha yeni başvuruyorlar. Bu noktada algıda seçicilik çok önemli. Erken emeklilik isteniyorsa kurumumuzun “Ne zaman emekli olurum” servisi var. Burdan bilgi alabiliyorlar. Emekliliklerine bir yıl varsa, çalışma özgeçmişlerini beraber araştıralım. Eğer borçlanma gerekiyorsa beraber bakalım, diyoruz ama bize zamanında müracaat edilmediği için yaşananlar bizi yine “Hallettiğimiz bir işin önemi yok, biz halledemediğimiz işten sorumluyuz” noktasına getiriyor.


-Sosyal Güvenlik Yasası çıktığında çocuk sigortalı sayısında da çok ciddi bir artış olmuştu. Bunda son durum nedir?


Bu olay geçen sene Nisan ayında patlak verdi. Bizde dedik ki, böyle bir uygulamanın çok da lehlerine olmayacağını, Nisan’dan önce de, Nisan’dan sonra da emeklilik yaşının kadınlar için 58, erkekler için 60 yaş olduğunu söyledik. Nisan ayından sonrada olsa bu emeklilik yaşının ve bu yasanın 2046 yılından sonra emekli olacaklar için geçerli olduğunu söyledik. Dünyada hiçbir çocuk yoktur ki insanın kendi çocuğundan kıymetli olsun. Benim de iki çocuğum var. Kızım 4, oğlum 10 yaşında ve ben dedim ki, çocuklarımı sigortalı yapmıyorum. Çünkü haketmediler. Bu kapsamda 11 bin çocuk sigortalandı. Bir çok firmalar haksız kazanç elde ettiler. Şu anda 8 bin civarında firmayı inceledik ve içlerinden gördük ki sadece 13 çocuk sigortalı olabilecek nitelikte ve diğerlerinin tamamını iptal ettik. Burda organize kazanç getirici kişiler varsa da bu kişiler için Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunduk. Geldiğimiz noktayı özetlersek bir çok insan bundan dolayı parasal açıdan mağdur oldu. İptal etmeseydik bile kazanacakları bir şey yoktu. 2046 yılında ne olacağını şimdiden öngörmek mümkün değildi. Bu konuda çok ciddi bir denetim ekibimizi bu işe ayırdık. Boşu boşuna iş gücü kaybı yaşandı.



Selim Erol Kimdir?


15 Aralık 1970 yılında Elmalı’ da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Antalya’da tamamlamıştır.1988-1993 yılları arasında Gazi Üniversitesi İktisat Fakültesi Kalkınma Bölümü’nde lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1995 yılında eski adıyla SSK Genel Müdürlüğü’nde müfettiş yardımcısı olarak göreve başladı. 1998 yılında müfettiş, 2006 yılında Sosyal Güvenlik Kurumlarının birleşmesi sonucu Sosyal Güvenlik Başmüfettişi olmuştur. 13 Şubat 2008 tarihinde Antalya Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğüne atanmıştır. Fiilen bu görevi devam ettirmektedir. Selim Erol evli ve iki çocuk babasıdır.


Selim EROL Sosyal Güvenlik Kurumları’nın birleşmesine neden olan 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kuruluş Kanunu ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunlarının hazırlık komisyonlarında görev almış ve Sosyal Güvenlik Uygulamaları konusunda yurtdışında Almanya-Berlin’de, Çek Cumhuriyeti’nde-Prag’ da incelemelerde bulunmuştur.TÜSSİDE (Türkiye Sanayi Sevk ve İdare Enstitüsü), Kal Der ve TSE tarafından Kalite Yönetim Sistemi Liderlik Eğitimlerine katılmıştır.

SELAHATTİN TONGUÇ




Onun, belediye başkanı seçildiğinde ilk dağıttığı maaş babasının parasıydı. Yılan hikayesine dönen bir arazi hikayesi,politikaya karşı kırgınlıkları var.Bize 1973’ ten bu yana Antalya’yı ve hayatını anlattığı keyifli sohbetimizde çok farklı ayrıntılara dikkat çeken Selahattin Tonguç’un, burası benim seyir terasım dediği evinin balkonundan Antalya’yı seyretmek hala en büyük zevki…


1980’den sonra politikadan uzaklaşan ve kendi halinde bir yaşam süren Selahattin Tonguç Antalya’da gerçekleştirdiği ilklerini anlatırken hala o günlerdeki gibi çoşkulu ve heyecanlıydı. Belediye Meclis toplantılarını belediye hoparlöründen halka dinleterek kamulaştırdığı Kaleiçi’ni,bizim bıraktığımız yerleri ona buna peşkeş çektiler dediği alanları ve 4800 kişilik belediye personeli ile başladığı başkanlık görevini anlatırken Antalya’nın yakın tarihini hatırlattı bizlere…Türkiye rekorum ,benim bu dediği 487 müfettişin geldiği soruşturmalarından bahsederken hiç bir hatası çıkmadığı için gururluydu..Selahattin Tonguç’un anıları tıpkı bir zaman tüneliydi, kimi zaman gülümsedik, kimi zaman hüzünlendik..


-Politikaya girme amacınız neydi ?


Aslında bizim hareketimiz bir gençlik hareketi olarak başladı. Baronun bu kadar avukatı yok o zamanlar.50-60 tane avukat varız. En gençlerinden biriydim.Diğer mesleklerden genç arkadaşlar zaman zaman oturuyoruz “Antalya’ya ne yapabiliriz?” diye düşünürken bir anda hatta tesadüfen seçimlere girdim.Bizim partide kimse kazanamam korkusuyla aday olmak istemedi.O dönemler sağın kalesi Antalya.1946’dan 1973’e kadar mahalli idarelerde sağ parti değişmemiş.Sonra ben seçildim.Antalya için 3 hedef koyduk.Turizm, kültürel alan ve tarım.


-Sizin görev döneminizle bugünü kıyaslamak gerekse ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?


1974 Antalya Belediyesi geliri 118- 120 milyon civarındaydı.Su bazen geliyor bazen gelmiyor sadece Gürkavak’tan bir miktar su geliyor.Halk su ihtiyacını daha çok sarnıçlardan kuyulardan sağlıyor.Antalya’da yeraltı suyu vardır da derinde olduğu için böyle bir teknoloji o zamanlar yok.Yeraltı suyunu kullanamıyor halk.Yağmur sularının biriktirilmesi ile elde edilen su birde sucularımız vardı.Eşeklerle,katırlarla temizlenmiş gazyağı tenekeleriyle, ev ev dolaşır içme suyu dağıtırlardı.Bunun yanında Antalya’nın her sokağında su arkları vardı.Evler çamaşır bulaşıklarını o sularla yıkarlardı.İmkan yok o zamanlar.1974’de şimdiki ASAT’ın bulunduğu binanın yeri belediyenin ahırıydı.Bakın bu çok uzak değil.30-35 sene önce bu ahırda beslenen atlarla eşeklerle Antalya’nın çöpü alınıyordu.Bu şartlarda planlama yapılmaya başlandı.


-Belediye Başkanlığı yaptığınız döneme ait hiç unutamadığınız bir anınız var mı?


Belediye personeli o zaman 4800 kişi.457 temizlik işçisi var çalışan bir tane yok.120 pehlivan,90 dan fazla Antalyasporlu… Maaşları ödeyeceğiz ama kasada para yok.500 bin lira maaş dağıtacağız ama belediyenin 100 bin lira geliri 179 bin lira günlük borcu çıktı.5 aydır zaten maaş ödenmemiş.Önümüz bayram..Herkesi aradım,bankaya gittim,hükümetten istedim olmadı.Ben istifa etmeyi düşündüm babam ilk defa o zaman kızdı bana, “Göreve talip olmadan düşünmedin mi bunları?” dedi.En sonunda tarihlerinde ilk defa Genel-iş sendikası bana 200 bin lira verdi.Bir gün belediyede toplantıdayız kapı açıldı kardeşim bir çanta getirdi.“Bunu babam gönderdi” dedi ve gitti. Çantayı bir açtım 300 bin lira…Çok büyük para o yıllarda..Babam kendisinin ve ailenin her şeyini ipotek ettirip bulmuş parayı…Her şeyimizi satsak gene de ipoteği kaldıramayız halbuki. Bugün hala gözlerim yaşarır aklıma geldikçe..Yani benim ilk dağıttığım maaş baba parasıdır.


-Sizin döneminizde Lara ve Konyaaltı nasıl planlanmıştı?


Konyaaltını planlamaya kalktık bir mahkeme kararı ile karşılaştık.Kira meselesi yüzünden, Konyaaltı mahkemelik… Dönemin hakimi Rauf Bey tarihte az rastlanır bir karar verdi burası için… “Burası Antalyalıların gezip dolaşacağı bir yerdir. Günübirlik bir seyrangahtır” dedi. Türkiye de ilk defa halk plajını biz yaptık. Günübirlik tesisler kurduk.Sonra Lara’da bantın bittiği yerde 42 bin yatak, Konyaaltında 50 bin yatak planladık.Caddeye kadar olan bölümü tek katlı villalar olarak planlandı.Hatta o yüzden askerlerle,Kenan Evren’le kavga ettik.Yatmamın sebebi odur.Ben onun 3 ay Genelkurmay başkanlığını engelledim o da beni 3 ay cezaevinde yatırdı.Böylelikle ödeştik.Lara’da Düden başında 357 dönüm yer bıraktık.Ona buna peşkeş çekildi.Bir tek Gençlik Parkı kaldı.


-Kalekapısı ile ilgili kamulaştırmada sizin dönemde yapılmıştı, değil mi?


Kaleiçi 1978’te Venedik’ten sonra ikinci pilot şehir seçildi.O sayede 1980 öncesi 250 milyon USD kredi sağladık ama 12 Eylül sonrası gelen askeri yönetim kullanmadı. Kalekapısı kamulaştırması yapacağımda 3 üyem istifa ettiler. Birine 265bin lira,diğerine 190 bin lira,diğerine de 160 bin lira vermişler. “Esnaf bizi mağdur etme sana ne istersen verelim” diyor. Ben de bu tekliflerini o zaman küçük bir teybe kaydettim.Meclis gündemine 18 defa getirdim bu konuyu en sonunda başladım meclis toplantılarını şehir hoparlöründen yayınlamaya.. Geçirmiyorlar gene toplantıda, ne rüşvet alacaksınız ya da aldınız dedim.Olur mu öyle şey denildi, çıkardım teybi masaya kendi seslerinden rüşvet teklif edenleri, Antalyalı bir dinlesin dedim.Bütün halk toplandı, belediyenin önü doldu.Kaleiçi kamulaştırması o gün geçti toplantıdan..Akşamında Parti binamızı bombaladılar,benim evim silahlarla tarandı ama bu karardan da vazgeçiremediler bizi…Bu olayları çok zor yatıştırdım hala hafızamdan silinmez.


-Bu çalışmalarınızdan dolayı sizi engellemek isteyenler oldu mu?


O zamanlar şimdi oturduğum ev bitmek üzereydi. Teoman Paşa Caddesinde oturuyorum bir akşam eve dönüyorum,bakkaldan alışveriş yaptım karşıya geçeceğim bir jip üzerime öyle bir geldi ki ,kendimi kaldırıma zor attım ,kurtuldum.Başka bir gün belediyede sabah kahve istedim. Kahve fincanını tam ağzıma götüreceğim genç bir çocuk kapıdan girdi elime sarıldı. “İçmeyin başkanım kahveyi, ben gördüm çay ocağında içine bir şey karıştırdılar” dedi. Kahveyi içemedim haliyle,inceletmeye gönderdim yarı yarıya siyanür çıktı.Yine bir seferinde balkondayım bir açılışa gideceğiz, eşimi bekliyorum bende.. Birden takır takır silah sesleri başladı. Evin karşısında bir beyaz Renault araba içinden bir adam inmiş ben altıncı ya da yedinci mermide fark ettim bana ateş ettiğini... Hemen kendimi yere attım. Polisler 12 boş kovan buldular sonradan… Ondan sonra daha ihtiyatlı davranmaya başladık.


- Tüm bu suikast girişimlerine rağmen Antalya’daki bir çok ilkte sizin imzanız var değil mi?


Yeni Otogarın orada bakın ona buna peşkeş çekildi. Biz 400 dönüm yer kamulaştırdık .Kooperatiflere verilen yerler,Makine Kimya’ya kadar ,Pil fabrikası olan alanı biz o dönemde kamulaştırdık.Bugün Toki’nin üzerinden reklamı yapılan toplu konut idaresi projesi rahmetli Vedat Dolakay ile benim projemdir.1975-1976’da Antalya’dan 20 genci burslu konservatuara gönderdik.1979’da Antalya Devlet Tiyatrosu protokolünü imzaladık.Bizim dönemimizde 7 yılda 2000 km. yol açıldı.Zorluk çekmedik mi?Bizim paramız yok ama burayı verirseniz size su,elektrik veririz dedik.Soğuksu’da dozerler başlıyor çalışmaya 200 mt. sonra mahallede bir kavga, dozerler duruyor. Tekrar anlaşıyoruz , böyle böyle Soğuksu caddesini 2 yılda falan açtık.Üniversite alanını,devlet hastanesinin olduğu alanı biz kamulaştırdık.İlk defa Antalya’da deniz araştırmasına başladık.Kaptan Gusto ve Madam Gelen bize Okyanuslar Bilim Merkezini açtı.Ve devam etseydi Antalya traverten yapısının olduğu yerlerde yerleşme sağlansaydı ,kanalizasyonsuz tek taşkın yaşamadan devam eden bir kent olacaktı Antalya…Konyaaltı’ nda şu anda kullanılan sistem oradan gelmiştir.Ama korkarım ilerleyen yıllarda yanlış konutlaşmadan dolayı sahillerde kirlenmeler başlayabilir.


-Peki sizi üzen bir gelişme var mı?


Bizim hedefimiz Antalya ‘yı yemyeşil sular içerisinde görmekti.Kepez’e doğru yerleşimi sağlamak gerekiyordu.Kenan Evren’le tartışmamız oydu.Burada bir villaya değer biçemeyecekler ilerde, 5 dairede alsanız bir villa etmeyecek dedim.Şimdi onu yaşıyoruz işte..


Mesela Atatürk Parkını biz o zamanlar doğal bir park olarak planladık. Şimdi çocuklarımız yarın buraların ne olduğunu bilemeyecekler. Halbuki o taşlık,çalılığı burada görmeliydi,o doğal maki bitki örtüsünü burada yaşamalıydı.Çok az bina yapıldı burada o tarihte… Sonradan yapılanların çoğu kaçaktır. Şimdi bakıyorum beton yığınından başka bir şey değil…Vali kaçak olarak vali konağını inşa ediyor o zamanlar,orayı mühürledik.Vali bunun üzerine “Evinin önü kapanacakta o yüzden konağı istemiyor” dedi.Bu binanın 2. katını almıştım ben durum böyle olunca müheahite bu evi satın dedim.Oda bana zaten bu dairemi satmak istemişti baştanda , “Sana 7.katı veriyim ozaman , hem valiye tepeden bakarsın” dedi.Bizde böylelikle 7.kata çıkmış olduk.


Doğayı korumak için buradan birisini yine bugünlerde güncel olmaya çağırıyorum. Biz hizmet edenleri çabuk unutuyoruz.


-Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin bugünkü durumunu ve geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?


Antalya’nın acilen master plana ihtiyacı var. Büyükşehir Belediyesi yaptılar ama bu tamamen politik. Şişli, Bakırköy 4,5 milyon nüfus,6000-7000 nüfuslu Antalya Büyükşehir Belediyesi…Tek faydası Antalya devletten biraz fazla pay alıyor.Yapıldığı günden beri kendi alt belediyeleriyle çatışma halinde…Yani Antalya’ya çok fazla bir şey getiremedi üstelikte hizmetler tam olarak da organize edilemedi.


-Sizin de gazetelere yansıyan bir arazi hikayeniz var. Bu arazide son durum nedir?



Benim dedemdem, babamdan kalan bir arazim var. Ben politikaya girdiğimde elimde olan tüm mal varlığım gitti bir tek burası kaldı. Bu araziyi Yeşilbayır, Yeniköy’ü atlayarak Antalya mücavir alanı yaptılar.97’de Büyükşehir Belediyesi planlarına girdi konut alanı olarak gösterdiler.Sonradan Döşemealtı Belediyesi’ne geçti,bir dozer istediler almadım.Bu arazide Engelli Çocuklar için okul ve atölye projesi yaptım ama Büyükşehir Belediyesi’nde kendi arkadaşımda 9 ayda imzaya çıktı.Sonra Kepez Belediyesine gittim.100 milyar dolayında bir taleple karşılaştım.Bu projede olmadı. En sonunda örnek bir plan yaptım. Doğayı bozmamak adına bir plan hazırladım.Buna göre yüzde 46 zahiyat verdik.Arazinin yüzde 30 una inşaat yapabiliyor,yüzde yetmişine yapamıyorsun. 90 Dönüm arazimden bana 10-12 dönüm yer kalıyor.Tam oylamaya geçilecek Döşemealtı Belediyesi üyelerinden biri karşı çıktı. “Selahattin Tonguç benim çayımı içmeye gelmedi, bana bu konuda bilgi vermedi.” dedi. Mecliste kavga falan çıktı televizyonlara yansıdı.Dosya valiliğe gitti.Vali bir teknik heyet kurdu ,inceledi ve ittifakla uygunluğuna karar verdi.Geçen gün gene meclise getirmişler reddetmişler hiçbir gerekçe yok.Bu gidişle dava yoluna gideceğim.Anlayamadığım olay şu ,ben politikayı bırakalı 30 yıl oldu,hiçbir seçimde aday olmadım.Partim son iki dönem hariç ilk bana teklif etti ama ben şuna inanıyorum iki dönemden fazla belediye başkanlığını bizim kamuoyumuz kaldırmıyor.İlk dönem yapacağınızı yapıyorsunuz,ikinci dönemde planlarınızın % 80 nini oturtuyorsunuz.Şimdi bu nasıl çirkin politikadır anlamıyorum,başkanla görüşeceğim randevu alamıyorum,vali diyor ki “Benim aklım ermiyor,kanun falan dinlemiyorlar” Ne olacağını bilemiyorum.Ne hukuka sığan bir tarafı var,ne mantığı..


-Sizi hayatınızda en çok etkileyen olay nedir?


Gözaltına alındığım dönemde nezarethanedeyim. Ben ve birkaç avukat arkadaşım. Bizle beraber beş tanede genç var. İşkence yapılıyor bu çocuklara bizde sabahlara kadar çocuklara bakıyor, yemek yediriyoruz. Dört gün sonra işkencelere ara verdiler. Çocuklardan biri bana, benim kim olduğumu biliyor musun dedi. Bilmiyorum deyince anlattı. Ankara’dan teşkilattan beni, ailemi ve çocuklarımı ortadan kaldırmak için gönderilen 4 kişinin Antalya ayağıyım ben dedi ve olayları anlattı. Bize gelmişler ama evde bulamamışlar. Malik Günal’a, Gürkut Acar’a gitmişler onları da evde bulmayınca Mükerrem’in hamile karısını vurmuşlar.Böylelikle yakalanmışlar. Tüm bunları bile bile yine de bana bakacak mısın, dedi. Evet dedim ve gerçekten de çıkana kadar o çocuklara ben ve arkadaşlarım baktık.Bu olay beni hayatımda en çok etkileyen olaydır. Gençlerin hepsi kullanıldılar o dönemlerde…


-Peki Selahattin Tonguç Kürtlerin Antalya’ya yerleşmesine öncülük etti mi?


Bu hep böyle söylenir ama ben size olayın aslını anlatayım.1974’te Ocak ayında Van’da deprem oldu. Devlet 300 kişiyi buraya gönderdi. Biz bu insanları YSE’nin kampına yerleştirdik ve bize onlara bakıldığına dair her gün rapor geliyor. Bir gün bir gazeteci geldi belediyeye ve önüme öyle fotoğraflar koydu ki sanırsınız esir kampı.. Hemen valiye gittim ama onunda tayini çıkmış olayla ilgilenmedi. Kampa gittiğimde gördüğüm manzara fotoğraftan da kötü..20 metrekare bir odada 80-100 kişi yerde sırt sırta oturuyorlar.Meğer depremzedelere gelen yardımı piyasaya satıyorlarmış ama yine de depoda bayağı bir malzeme var.O zamanlar çok yardım gelmişti yurtdışından..O günden sonra ben bu olaya el koydum ve o insanlara mayıs ayına kadar benim gözetimimde bakıldı.Devlet sonra onlara ev verdi yardım etti ,hepsi dönmüşler. Bir gün pazardayım elime bir kadın sarıldı. “Oğlum sen gelene kadar biz açtık açıktaydık sayende karnımız doydu, o gelenlerden sadece kocamla ben burada kaldık. Bizimde akrabalarımız var bize verilen evi onlara verdik onlarda bize burada bakacaklar, diğerlerinin hepsi döndüler” dedi. Böylelikle öğrendim döndüklerini…


Ben bu söylentinin aslını 12 Eylülden sonra öğrendim. Cezaevinden çıkınca İhsan Ataöğ geçmiş olsuna geldi. O anlattı.77 seçimlerinde Oktay Öner belediye başkan adayı, slogan ararlarken hiçbir şey bulamıyorlar biri bu olayı hatırlatıyor. İhsan Ataöğ’ de elini masaya koyuyor tek bir sloganımız var bu seçimde kullanabileceğimiz ,çıkın sokağa tek bir cümle söyleyin diyor. “Kürtleri Antalya’ya Selahattin Tonguç getirdi.”


-Belediye Başkanlığından sonraki hayatınız nasıl geçti?


Babam kardeşlerimle konuşmuş getirdi benzin istasyonunun ve çiftliğin anahtarını verdi. Buralar senin gibi iki aileyi geçindirir dedi. Başladım ben de,bir yandan benzin istasyonunda pompacılık yapıyorum,diğer yandan tavuk üretimine başladım. Ama o zamanlar fazla tüketimde yok. Koskoca Antalya’da 200 tavuğu zor satıyorsunuz. Tavukları ürettim, satamadım elimde kaldı, 3 kilo oldu tavuklar… 5000-6000 tavuk kaldı elimizde. Antalya’daki bütün soğuk hava depolarını doldurduk.6000 metrekarelik kümesler yaptım sonradan, Eftel Han’ın altında bir dükkan açtım.Benim tavukçuluğum buradan gelir.


-Tarım ve hayvancılık sektörüne ait ilkleriniz de var mı?


İlk defa gramajlı yumurta sürdük piyasaya, çeşnili makarnalar ürettik. Kakaolu, biberli, domatesli, ıspanaklı… İlk defa balya makinasını Afyon’dan getirdim, silaj yapmaya başladım. Türkiye de protein açığı vardı o zamanlar… 1983’te ilk defa beyaz hindiyi ben getirdim. Doğal süt ürettik, Naturland’e verdik. Kekik fabrikalarının posasını alıp yemlerle karıştırıp, kekik kokulu tavuk ürettik. Yonca ekimi falan yapmaya başladım. Ben üretimde hep batı standartlarını yakaladım ama pazarlamada eksiğim vardı. Bir tek onu beceremedim. O da ayrı bir yetenek…


-Belediye Başkanlığından sonra tekrar iş hayatına başlarken çok zorlandınız mı?


13 Eylül günü bankalarda hiç param yok. Cebimde ailenin tasarrufu her şeyim 1,5 milyon liramız var. Eğer aile desteği olmasa o da yok.Kendi benzin istasyonumda pompacılık yapıyorum gören elime yapışıyor.Hatta beni gören bazısı da girmiyor, sana yakışıyor mu diyorlar. İyi de bu benim ekmek param niye yakışmasın.Tarla kazıyorum sen başkanlık yapmış adamsın deyip küreği elimden alıyorlardı.Çok uğraştım insanları alıştırana kadar..500 tavukla başladım ilk işe 300 bin lira kredi aldım.Hanım bileziklerini çıkardı götür bunları da ver diye..Kuyumcunun yanına kadar gidiyor bir türlü içeri giremiyorum.Sonunda fark etmiş o da aldı beni üst kata çıkardı.Bilezikleri gösterdim şaşırdı kaldı bozduracağım diyince..Hatta bana o zaman da bir makbuz verdi hala saklarım. “Tonguç’un Nice’te evi var, İsviçre’de dükkanları var, diyenlere gösterirsin” demişti.


-Geçmişe dönüp baktığınızda keşkeleriniz çok mu?


Keşkelerimden bir tanesi aileme karşı… Kendimi bu konuda sorumlu hissediyorum. Benim tüm sahip olduklarım 1970 ya da başkanlık dönemim öncesi… Başkanlık dönemimde elimdekileri çıkararak onları sıkıntıya soktuğumu biliyorum. Politika şimdilerde bir nevi geçim kaynağı gibi oldu. Milletvekilliği, belediye başkanlığı için adam milyarlar harcıyor.Peki niye harcıyor? 12 Eylül’den sonra yozlaşma sadece bir kanatta değil hepsinde var.Birde cezaevine girinceye kadar fark etmemişim. Otopark oldu şimdi orası keşke orayı muhafaza etseydim.Antalya ya çok güzel eğlence yeri yapılabilirdi oraya...Benim keşkelerim bunlar onun dışındakilerden pişmanlık duymuyorum.


-Geleceğe dair projeleriniz neler?


Belediyenin daha yapacağı çok şey var bir sürü bilgi birikimi var ama kimse bunlara dönüp bakmıyor. Hiç birisinin haberi yok. O yüzden torbalar dolusu evrak hazırladım Kent müzesine bağışlayacağım. Antalya’ nın geçmişi yok bizde bunun sıkıntısını çok çektik. Tam toparlamaya başladım 300 tane falan sanat eseri kayıp, bunun 200 ‘ü falan resim 100 kadar da heykel… Kuzgun Acar’ınki,Mehmet Aksoy’un,Orhan taylan’nın eserleri kayıp..İlk hikaye yarışmamızda 1976’da Orhan Pamuk bizde üçüncü oldu.Ama bir karalama bir çekememezlik hep var.


-Son dönemlerde karşı çıktığınız olaylar var mı?


Ben çok isabetli bir kararı dönemimde aldım hiçbir yere ismimi koydurmadım. Nuri Teoman adaylığı döneminde çok yanlış davranınca sonradan mahçup oldu beni bir gün açılışa çağırdılar. Tonguç caddesi olarak ismimi vermişler. Onunda ilk konuluşu üniversiteden şuan ki yerine kadardır.Onu da zamanla kırptılar yıldız yaptılar bir kısmını… Aydede hikayesinde olduğu gibi kırpıp kırpıp yıldız yapıyorlar.Aç yoksul,depremden çıkmış insana bir ekmek vermeyen adamın ismini caddeye verdiler,çarpık bir mimariyle Antalya’yı bu hale getiren adamın ismi başka bir cadde de.. Ya onlarınkini kaldırın dedim ya benimkini… Bunları yadırgıyorum. Adamların sağlığında da söyledim ama dinlemediler.


-Son olarak Antalya için söylemek istediğiniz bir şey var mı?


Politikanın gençleşmesi gerektiğine inanıyorum. Türkiye’de bir genel başkanlar diktatoryası var. Önce bunun değişmesi lazım. Artık aklı başında olan insanlar politikaya girmekten korkuyorlar. Antalya’daki hemen hemen bütün yollarda benim çivim var. Bu çok farklı bir duygu .Ben insanlar fazla yatırım yapsınlar diye kendimi ateşe attım.Benim en beceriksiz tarafımda bu ,benim parayla işim olmaz.Son 3-4 yıldır da büyük bedel ödedim ödemeye de devam ediyorum. Antalya’nın doğasına, kalan belediye arazilerine, rezervlerine sahip çıksınlar.




Selahattin Tonguç kimdir?



02.03.1941’ de Antalya’ da doğdu. İlk,orta ve lise eğitimini Antalya’da gören Selahattin Tonguç daha sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesini ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi.1965-1973 yılları arasında Antalya’da serbest avukatlık yaptı.1973-1980 yılları arasında CHP ‘den iki dönem belediye başkanlığı yaptı.1980’den bu yana Antalya’da tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır.


Evli,iki çocuk,üç torun sahibidir.


SEDAT PEKER



Antalyaspor Kulübü Başkanı Sedat Peker…Güleryüzlü ve mütavazi kişiliğiyle tanınan Sedat Peker Süper Lig’e çıkardığı Antalyaspor takımının haklı gururunu ve sevincini yaşıyor bugünlerde… Kulüp başkanlığı görevinden dolayı işlerini ve özellikle ailesini çok ihmal ettiğini söyleyen Peker yeni sezonda kulüp başkanı olarak değil taraftar olarak tribünlerde olacağını söyledi. Yenikapılı olan Sedat Peker mahallesinden ve Yenikapılılardan bahsederken hayli keyifli görünüyordu. Mahallelinin de “Başkanım” diye hitap ettiği Sedat Peker adeta mahallenin gözbebeği. Çocukları hastalandığında bile ilk başvurdukları isim Sedat Peker… Tüm Türkiye’nin tanıdığı Sedat Peker ile aynı ismi taşıyan Peker bu isim benzerliği yüzünden kimi zaman komik , kimi zaman da üzücü olaylar yaşıyor.Aynı ismi taşımasına rağmen Antalyalı Sedat Peker son derece sakin ve hatta hayatında hiç kavga etmemiş biri… Tam bir Antalya ve Antalyaspor sevdalısı olan Peker özveriyle yürüttüğü başkanlık görevini bu aralar teslim etmeye hazırlanıyor. “Bu takım yüzünden tansiyon hastası oldum” diyen Sedat Peker ile Antalyaspor’un şampiyonluğunu ve geleceğini konuştuk. Sorularımızı içtenlikle yanıtlayan Sedat Peker Antalyaspor tarihinde takımı iki kez Süper Lig’e çıkaran tek başkan… Antalyaspor’a gönül veren herkesin kalbinde de yeri olan Sedat Peker Antalyaspor tarihini yeniden yazarak batmak üzere devraldığı bir takımı iki kez birinci lige çıkardığı için asla unutulmayacak bir isim…

-Antalyaspor’un Süper Lig’e çıkması beraberinde hangi yapılanmaları gerektiriyor?

Süper Lig’teki imkanlar tabiî ki Bank Asya’ya göre biraz daha fazla alacağınız puana göre bir para geliyor, sponsorluk anlaşmaları daha yüksek rakamlardan yapılabiliyor. Stat içi reklamları,kombine biletler ve diğer gelirler diye baktığınızda biraz daha iyi ama gideri de masrafı da aynı oranda yükseliyor.Bizim de transfer politikalarımız ona göre yapılacak.


- Antalyaspor 3 kez teknik direktör değiştirmesine rağmen iç sahada puan kayıpları önlenemedi. İç sahada puanlar kaybedilince ‘Keşke hoca değiştirmeseydik’ dediğiniz oldu mu?


Bizim yönetim olarak zihniyetimizde öyle sık teknik direktör değiştirme gibi bir durumumuz yok ama maalesef bazen şartlar onu gerektiriyor. Yerinde müdahale yapmadığınız takdirde daha kötü sonuçlara ulaşabiliyor. Antalyaspor’un geleceği için de bu kararlar böyle alındı.


-Antalyaspor’un galibiyet sıkıntısı çektiği haftalar oldu. Bu dönemlerde şampiyon olamayacağınız korkusuna kapıldınız mı?


Aradaki puan farkı açılmayınca bu kayıplarda arkası arkasına gelince özellikle beraberlikler çok olunca diğer rakiplerimiz bizi yakaladı. Karamsarlıklar oluşsa da biz işin sonunda mutlaka şampiyon olacağımızdan emindik.


-Hangi maçın sonucunda ‘Tamam şampiyonuz’ diyebildiniz. Son İstanbulspor maçında galibiyet golü gelmeyince nasıl bir duyguya kapıldınız?


Gaziantep Büyükşehir Belediyespor maçından sonra şampiyonuz demeye başladım. Zaten herkes bu maçtan sonra şampiyonluk havasına girmişti. İstanbulspor maçından da çok umutluydum.Golsüz bitmesi hem bizim açımızdan hem Antalya’da ki taraftarlar açısından buruk oldu.Herkes gol bekledi o gol çoşkusunu oradaki binlerce taraftar yaşayamadı bu yüzden ben de çok üzgünüm.


- Devre arasında hoca değiştirildi ama transfer yapılmadı. Ligin ikinci yarısında ‘Keşke transfer yapsaydık’ dediğiniz oldu mu?


Evet. Özellikle santraforda keşke yapsaydık dediğim oldu ve biz hiçbir transfer yapmazken bizim rakiplerimiz oldukça güçlü isimleri transfer ettiler. Hem çok futbolcu aldılar hem de çok para harcadılar. Dolayısıyla maliyetleri de artmış oldu tabiî ki…


-Antalyaspor’un tarihinde 2 kez şampiyonluk yaşamış olan tek başkansınız. Takımın bir yıl önce Süper Lig’den düşmesi, 3 yıl önceki hedeflerinizde aksamaya yol açacak mı?. Üç yıl önce ‘5 yılda Avrupa’ diyordunuz…


Keşke bu sezonki rötar olmasaydı.Antalyaspor’un bir sene 1 inci ligde tutunması demek önündeki sene daha kuvvetli olarak hazırlanıp ilk önce düşmemeye oynayacaksınız sonra orta sıralarda kalıp üst sıraları zorlamak önemli olan.Bu da 3- 4 yılda oluşabilecek bir şey keşke düşmeseydik tabiî ki..


-Peki eşinizin Antalyaspor başkanlığını bırakmanız için hiç telkinde bulunduğu dönemler oldu mu?


Benim yönetici olarak beşinci yılım bitti kulübün başkanı olarak da üçüncü yılım bitti ve ben bu süreçte hafta sonu, bayram, yaz , kış hiçbir şekilde aileme vakit ayıramadım ve bu konuda hem eşim hem çocuklar oldukça sıkıntılılar. Eşim artık yöneticiliği bırak birazda bize vakit ayır demeye başladı. Eğer başarılı bir yönetici olmak istiyorsanız işi ve evi ikinci plana atmak zorundasınız.


-Ailenize vakit ayırabildiğiniz dönemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?


Kızımın oynadığı takım basketball’da Antalya birincisi oldular. İnanın o maça bile gidemedim.Bu onları çok üzüyor. Fırsat bulursam eğer Kemer’de yazlığımız var orayı tercih ediyoruz.


-Peki oğlunuzda futbolla ilgilense onun futbolcu mu,antrenör mü,yönetici mi yoksa hakem mi olmasını isterdiniz?


Futbolcu olsun derdim. Yöneticilik bu işin en zor kısmı o yüzden futbolcu olsun isterdim.


-Muratpaşa Belediye başkanlığına aday olacağınız konuşuluyor. Bu iddialar doğru mu, hiç gündeme geldi mi?


Bu tamamen dedikodudur. Siyasete girmeyi düşünmüyorum. Bu aralar başkanlığı bırakacağım için siyasete mi giriyor diye konuşuluyor ama böyle bir şey yok.


-Ama başkanım ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler bu dedikodu nasıl çıktı acaba? Sizi siyasette de görmek isteyenler mi var ?


Zaten spordan siyasete geçer mi diye bekliyor insanlar yavaş yavaş… Daha önce ben ATSO’da da görev yaparken aynı anlamda teklifler almıştım ama hakikaten bu aralar siyesetle ilgili bir düşüncem yok. Hiç bir yere de bağlı değilim zaten…


-Antalyaspor başkanlığını üstlenmeniz iş hayatınızı nasıl etkiledi? Kazancınızdan kayıplarınız olduğunu düşünüyor musunuz?


Muhakkak tabiî ki işleriniz bir şekilde sekteye uğruyor. Ama biz çok eski bir şirket olduğumuz için bu ekonomik sıkıntıların yaşandığı dönemleri az kayıpla atlattık. Ama altını çizerek belirtiyim yöneticiler işine çok az zaman ayırabiliyorlar bu yüzden de kulüpler sınırlı sayıda yönetici bulabiliyor bu yüzden… Hiçbir işadamı işini bırakıp da yönetimlerde görev almak istemiyor tabiî ki…

-Yeni sezonda yönetimde bir değişiklik söz konusu mu?


Muhakkak yani her sene olduğu gibi bu senede değişecek isimler olacaktır. Ama biz henüz bu isimler kimler olur bilmiyoruz biz şu an sadece bu kulübü nasıl dik tutabiliriz onun hesabındayız.

-Yeni sezon transferleri belli mi?


Yeni transferlerimizde henüz belli değil. Sözleşmesi biten oyuncularımız var onların hepsini değerlendireceğiz. Şu anda Türkiye’nin her yerinden öyle çok mail alıyorum ki,bir çok isim yeni sezonda Antalyaspor’da oynamak istiyor. Çok dikkatli ve iyi transferler yapılması lazım bu konuda ve yeni sezon da en az 10 futbolcu transferi yapılmalı gibi geliyor bana.


- Yeni anlaşmalardan bahsederken teknik direktör ile ilgili bir değişiklik de düşünülüyor mu?


Şu anda bu sohbeti yaptığımız sırada öyle bir şey yok. Biz sadece bir bütçe yapmaya başladık şampiyonluk sonrası… Bugün bütçe çalışmalarına başladık.Gelenle giden arasındaki fark çoksa batarsınız o yüzden bütçe tamamlandıktan sonra bütün isimler tek tek ortaya çıkacaktır.


-Antalyaspor Süper Lig’e çıktı ama kulübü maddi-manevi destekleyende hep aynı firmalar ve kişiler bu yeni sezonu nasıl etkiler sizce ?


Maalesef bu böyle.Bütün işadamlarını,ANSİYAD’ı, AKTOB’u, ATSO’yu ve Ticaret Borsası’nı göreve çağırıyorum.Antalyaspor hiç kimsenin malı değil.Antalya’nın gururu..Şu anda da “Antalya Türkiyenin her yerinden daha çok Süper Lig’e yakışıyor” diye telefonlar alıyorum.Ama Antalyaspor’a ne olursa olsun diyen bir işadamı zihniyetine sahip olursak hiçbir şey yapamaz.Biz 3 sene önce bu kulübü devraldığımızda kayyumma giden bir Antalyaspor vardı. Nereden, nereye gelindi… Vergiler düzenli ödeniyor,artık bankalardan çek alabildiğimiz teminat mektubu alabildiğimiz bir Antalyaspor varken işadamlarının daha desteklemesi gerektiğini düşünüyorum.Antalyaspor’a sahip çıkılmalı…Ben istiyorum ki Antalyaspor’un çok önemli bir maçından önce 20-30 tane işadamı bir araya gelse “deplasmana biz götürüyoruz” deseler bu hem takım için hem de yönetim için çok güçlü bir motivasyon olur. Ama istemedikten sonra kimse teklif etmiyor hatta bazen rencide ediliyoruz ki bu da bizi çok üzüyor. Maalesef deplasman tarihi yaklaştıkça telefonlarımıza çıkmayan işadamları var. Ama bunun yanında turizmcilerimizin bazıları otellerini açtılar bize kamp yaptırdılar onlara da çok teşekkür ediyoruz.


-3 sene önce batmak üzere olan bir takımın başkanlığını neden kabul ettiniz?


Ben Antalya sevdalısıyım. Daha önce de Bekir Subaşı döneminde küme düştükten sonra dağılma sürecine giren bir takımda dönemin valisi işadamlarını topladı görev yapmalarını istemişti.Ben o dönemde görev kabul ettim.Yönetim kuruluna girmiştim.Ben Antalyaspor sevdalısıyım.Çocukluğumdan beri hiç bir maçı kaçırmadım.Ben tribünden geldim.Gençliğimde de bütün deplasmanlara katılan birisiydim.Ayrıca Onursal Başkanımız Menderes Türel benim çocukluk arkadaşım.Onun bu isteğini kıramadım.İşin açıkçası önceleri çok çekindim ama Menderes Türel’e olan güvenim beni yanıltmadı.


-Bu kadar büyük bir riske girmek sizi korkutmadı mı?


Tabiî ki korkuttu çünkü burası bir anonim şirket. Ve anonim şirkette herkes çok önemlidir.Daha önce görev yapan arkadaşlarımıza vergi borcundan dolayı yurtdışına çıkış yasağı gelmişti mesela.Bunlar bir işadamının kolay kolay kaldıramayacağı şeyler.Neyse ki o günleri atlattık.Önümüzde öyle bir karamsar tablo yok artık.


-3 senedir yürüttüğünüz kulüp başkanlığınızın bir değerlendirmesini yapar mısınız?


Ömrümden ömür gitti denir ya aynen öyle… Ben artık aksiyona alıştım diyorum. Şampiyon olduğumuzda son maçta olduk,düştük son maçta düştük,son maçta tekrar şampiyon olduk yani aksiyonsuz yaşayamadığım bir hayat tarzım oldu. Bu insandan çok şeyde götürüyor, ilk senemde ben tansiyon hastası oldum. Şu anda bacağımdan ameliyat olmam lazım hep erteliyorum. Sonunda gerçekten mutlu sona ulaşılıyor, her şey unutulur gibi geliyor ama insanda kalıcı hasarlar bırakıyor gerçekten…


-3 sene öncesine dönsek tekrar başkanlık teklifi yapılsa gene kabul eder misiniz?

“Antalyaspor yüzünden tansiyon hastası oldum” ama yine teklif gelse yine kabul ederdim.Antalyaspor’un başkanı olmak büyük bir ayrıcalık..Çok gurur verici en önemlisi..Başkanı olduğunuz takımın şampiyonluğunu görmek çekilen tüm sıkıntıları ikinci plana atıyor .Diyorum ya Antalyaspor ve Antalya sevdası başka bir duygu ..Yaşadığım mutluluğu ve gururu inanın kelimelerle anlatmam mümkün değil…

-Antalyaspor ayrıcalıkları olan ve bunu hissettiren bir takım. Maddi kaynak açısından gelecek projelerinizden de bahseder misiniz?


Biz hiçbir takıma nasip olamayan bir şeyi Türkiye de ilk defa yaptık. Dış hatlar terminalinde Antalyaspor Store açtık ve satışlar şu an için iyi.


-Bu sezonu değerlendirdiğinizde İstanbulspor maçı dışında en mutlu olduğunuz anı paylaşır mısınız?


Sakaryaspor maçı. Özellikle deplasmanda alınan galibiyetle havalara uçtum. Binlerce Sakaryaspor taraftarının arasında “gol” diye fırlayamadım ama içimdeki o mutluluk inanılmazdı.


-Bu galibiyet takıma şampiyonluk yolunda bir güven mi verdi?


Takım kendisine o kadar çok güveniyordu ki “nasıl olsa şampiyon oluruz”, “biz onlardan daha iyi bir takımız havası etkiledi. Ben buna yoruyorum,yönetim eksikliği olduğunu düşünmüyorum.Diğer takımlara oranla ödemeler daha düzgün yapılıyor,primlerini aldılar.Bu yüzden futbolcu arkadaşlarımızın galibiyet sonrası kendilerini rehavete kaptırdıklarını düşünüyorum.En üzüldüğüm maçta sona yaklaşmışken Diyarbakırspor yenilgisi oldu.


-Antalyaspor başkanı olarak yeni sezonda da sizi kulübün başında görebilecek miyiz?

Takdir edersiniz ki belirli bir yorgunluk var artık. Yapacağım daha çok işler var o yüzden yeni sezonda başkanlığı bırakacağım. Eminim ekibimizle birlikte çalışacak Antalya ile barışık bir insanın Antalya da başarılı olacağına inanıyorum. Böyle bir isimde Antalya’da çok var. Ben özellikle ayakları üzerinde duran borcu olmayan bir kulüpte tabiî ki başkanlık yapmayı isterdim. O zaman daha çok projeler üretebiliyorsunuz. Ama böyle bir tabloda kaçmaktan kovalamaya fırsatınız yok. Kulübü bu günlere getirmek için çok emek verildi ama bu beni çok yordu.O yüzden yeni dönemde başkan olarak değil taraftar olarak tribünlerde olmak istiyorum.İlerleyen seneler ne gösterir bilemem ama bu yılki kararım bu yönde…Taraftarlardan özellikle çok sayıda mail alıyorum. “Başkanım bizi bırakma” diye ama bana artık müsaade etsinler ben de işlerimle ilgilenmek istiyorum. İlk yıl Süper Lige çıktığında takım “Çok güzel bir ekip çalışması yapıldı, ayrılma” dediler, ikinci sene ligden düştüğünde “ayrılırsan başarısız oldu da ayrılıyor denir, takımı nasıl düşürdüysen tekrar çıkart” dediler, bu yıl tekrar Süper Lig’deyiz ben artık görevimi tamamladığımı düşünüyorum.


-İş hayatınızla ilgili yeni projeleriniz var mı?


Evet organize sanayide bir fabrika inşaatımız devam ediyor. Artık üretim üzerine yoğunlaşmayı düşünüyoruz ama şu an ne üzerine üretim yapacağımız belli değil. İşimi bayağı bir ihmal ettim. Bundan sonrasında işime ağırlık vermem gerekiyor.


- Onursal Başkan Menderes Türel’in Antalyaspor için geleceğe dair projeleri neler ?


100. Yıl tesislerinde Antalyaspor’a maddi açıdan ciddi kaynak sağlayacak bir stat inşaatı olacak. Yeşilbayır’da Antalyaspor kompleksi yapılacak ileriki projelerde bir Antalyaspor Koleji projesi var. Spor Akademisi projesi var. Antalya’ya gelen kulüpler için kamp yeri hizmeti verme var. Belki daha ilerde Antalyaspor’un turizm acentesi kurup bu organizasyonları kendisinin yapması fikri var.Antalyaspor bu konuda çok şanslı..Borçsuz bir Antalyaspor’da çok şey yapılabilir.Ayrıca ben de Antalya bir deniz kenti olduğu için,yüzme takımının,su topu takımının,yelken takımının da desteklenmesi ve iyi bir yerlere gelmesi gerektiğini düşünüyorum ve bu konuda ilerde çalışmalar yapmayı düşünüyorum.


-Bu kadar yoğunluğunuzun arasında bir de Slovenya Fahri Konsolosluğu göreviniz oldu.Bu süreç nasıl ilerledi.?


Ben ATSO’da Avrupa Birliğinden sorumlu yönetim kurulu üyesiydim.6 sene önce Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi’yle gittiğimiz bir toplantıda oradaki Ticaret Odası ile çok iyi ilişkiler kurdum. Bir Fahri Konsolos düşündüklerinde beni unutmamışlar ve ismimi önermişler. Bundan sonrasında Antalya’daki işadamlarıyla Slovenya’daki işadamlarını bir araya getirip ticaret imkanları çıkarmaya çalışıyoruz. Seyahat acenteleriyle görüşüp turizm bağlantıları kuruyoruz.


-İsminiz gerçekten akılda kalıcı bir isim özellikle Türkiye’ de tüm Türkiye’nin bildiği bir Sedat Peker daha var. Aynı isimde olmanız yüzünden unutamadığınız bir anınız var mı?

Başıma zaman zaman komik zaman zaman şaşırtıcı çok şey geldi. Özellikle yurtdışına çıkışlarda sorgulama yüzünden uçağımı kaçırdığım çok oldu. Ama ismim akılda kalıcı bir isim o yüzden memnunum. İlk kulüp başkanı olduğumda yardım isteyenler daha çoktu. Ama yıllar içinde insanlar başka bir Sedat Peker daha olduğuna alıştılar. Diğer Sedat Peker de ben den haberdar. Başkanlığımın ilk dönemlerinde telefonda ismimi soranlara ‘Sedat Peker’ cevabını verdiğimde, genelde karşımdaki insan telefonu yüzüne kapatıyordu. Beni Kulüp Başkanı olduğum yıl İstanbul’da birisi ile tanıştırdılar. İsmimi söyleyince adam inanmaz gözlerle bana baktı.

“Sedat Peker mi?” diye tekrar sordu. “Evet kimliğimi göstereyim mi?” deyince de,

“Aa ben gerçeğini biliyorum” dedi. O zaman ben de “Ben sahte miyim? Ben de gerçeğim” dedim.

Yine bir defasında İstanbul’da lüks bir restoranda yer ayırtmıştım. İlk defa gittiğim bir yer olmasına rağmen benim için muhteşem bir masa hazırlanmıştı. Şaşkınlık içinde oturdum. Biraz sonra “Sedat Bey gelmeyecek mi?” diye sormaya başladılar. “Benim” diye cevapladım. Bu sefer, “Hayır, biz Sedat Peker’i soruyoruz” dediler. Ben yine “Benim, kardeşim. İlla kimliğimi mi göstereyim” deyince, durum anlaşıldı ve beni hemen o masadan alarak, en arkadaki ikinci sınıf bir masaya yerleştirdiler. Bu olayı da hiç unutmuyorum.


Sedat Peker Kimdir?

Sedat Peker, 1965 yılında Burdur'da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Antalya'da tamamladı. Akdeniz Üniversitesi İsletme-Muhasebe Bölümü'nden mezun olduktan sonra, Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümünü bitirdi. Cambridge'de İngilizce eğitimi aldı. Şirketlerinin bünyesindeki ecza deposu, medikal malzeme, organik tarım ürünleri ve otel işletmelerinin yönetim kurulu başkan ve başkan yardımcılıklarını yapmaktadır.14 yıl Yenikapıspor Kulüp Başkanlığı yaptı.ATSO’da Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği yaptı.Halen JudoFederasyonu Yüksek Danışma Kurulu üyeliği yapan Sedat Peker,3 yıldır Antalyaspor Kulübü Başkanlığı görevini yürütmektedir.

RECAİ TEKOĞLU



Yaşadığımız toprakların, tarihe uzanan keşifsel yolculuğunda, bilinmeyeni ortaya çıkarmak bir bilim adamının hayatla verdiği mücadelenin en güzel örneğidir. Doç. Dr. Recai Tekoğlu, Antalya’da sürdüğü kariyerinde “Eski Çağ Dilleri” üzerine dünyadaki birkaç isimden biri… Türkiye’de tek olan ve tüm dünyadaki bilimsel çalışmalarda kaynak olarak gösterilen çözümlemelere imza atan Tekoğlu, idealist bir bilim adamı…

Yıllardır tek başına mücadelesini verdiği Mısır hiyeroglifleri ve çivi yazısı gibi, çözümlenme süreci tamamlanmış yazı sistemlerinden, Likçe, Karca, Frigce, Lidce, Sidece gibi, kısmen çözümlenmiş Eski Anadolu dillerine uzanan bu keşifsel yolculukta, Türkiye’deki üniversitelerde bu konudaki bilimsel çalışmalar için yeterli imkân yaratılmamasının sıkıntısını çektiğini dile getiren Tekoğlu “Anadolu medeniyetlerinde, geldiğiniz yeri bilmezseniz, gideceğiniz yere varamazsınız” diyerek geleceğe ışık tutan çalışmalarını tüm dünya literatürlerine geçirmiş.


Kayıp medeniyetlerin ve eski çağ dillerinin bir ülkenin en önemli hazinesi olduğunun da altını çizen Recai Tekoğlu, keşfedilmeyi bekleyen belgeleri konuşturmak ve günümüze kadar uzanan sırları ortaya çıkarmanın bir ülkenin değerlerinde hatta tarihinde kalıcı değişiklikler yaratacağını belirtti.


Antalya’nın Anadolu dillerinin başkenti olduğunu belirten Tekoğlu “ Antalya il sınırları içinde konuşulan 14’ün üzerinde dil keşfedildi. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyadaki kentler arasında bile Antalya gibi bu kadar çok dil kullanılmış başka bir şehir yok. Antalya bu özelliğiyle dünyada tek olmuştur” diyerek çalışmalarını Antalya’dan yürütmesinin bir başka sebebinin de Antalya’nın tarihsel zenginliği olduğunu söyledi.


Anadolu bugün birçok dilin anavatanıdır ancak henüz ülkemizdeki üniversitelerde Anadolu Filolojisi Bölümü olmadığı için, Tekoğlu’nun en büyük üzüntüsü olan arkasından çalışmalarını bırakabileceği bir öğrencisi olmaması ve de kamu adına bilmek zorunda olduğumuz gerçekleri ertelememizin, bizi sadece tarihsel kayıplara götüreceği yadsınamaz bir gerçek…


Dilbilim üzerine yaptığı çalışmaları sayısız konferans ve kitapta kullanılan Recai Tekoğlu, Antalya Aksu’da yaşamış olan ünlü matematikçi APOLLONIOS ‘unda adının yeterince tanıtılmadığını oysaki Apollonios adına Matematik olimpiyatları düzenleyerek ünlü bilim adamının sahiplenilmesi ve tanıtılmasının Antalya için önemini vurguladı.


Bir turizm kenti olan Antalya’nın dünyada en çok dil konuşulmuş kent olma özelliğinin bir turizm sloganı haline getirilebileceğini ve Antalya’nın kültür turizmi açısından da dünyaca tanınan şehirler arasında yerini alması gerektiğini belirtti.


Sadece eski çağ tarihine değil yakınçağ tarihine bile akademik kariyer dışında ilgi duyulmamasının bir ülkenin ilerlemesi açısından en büyük engel olduğunu düşünüyorum. Elimizde bulunan tarihsel zenginliğin ve çeşitliliğin farkında olmamız teknolojik gelişimlerin olumsuz etkilerini de azaltarak kalıcılığı ve sürekliliği arttıracaktır.


Cuma Sohbeti’nin bu haftaki konuğu Doç Dr. Recai Tekoğlu’yla eskilerden günümüze uzanan tarihsel bir yolculuğa çıktık. Antalya’daki çalışmalarını, üniversitelerdeki bilimsel çalışmaları ve Anadolu Medeniyetlerini konuştuğumuz kültürel bir sohbetimiz oldu.



-Dilbilim geniş bir yelpaze neden tarihi dilleri seçtiniz?


Benim çalıştığım alan tarihi diller… En zor ve en talihsiz olanı aynı zamanda… Açıkçası bu işlere girdiğim zaman ülkenin genel durumu hakkında bir fikrim yoktu. Bu bölüme geçişim biraz rastlantısal oldu. Ben Klasik Filoloji mezunuyum. Latince ve Yunanca okuyordum ama bir taraftan da bu dillerin dışında kalan dillerin teknik özellikleri nedir, hangi zamanlarda kullanılmış, nasıl çözümlenmiş araştırmaya başladığımda kendimi bu işin içinde buldum.


-Neden talihsiz bir çalışma olduğunu söylediniz?


Talihsiz çünkü kendimi uzun yıllar aldatılmış hissediyorum. Bu histe değildim ama şimdi böyle hissediyorum. Türkiye’nin eksiklerini kapatması gerektiğine dair inancım vardı ama şimdi bu inancım da kalmadı. Batı’dan döndükten sonra açıkça anladığım şey bu oldu. Türkiye’de bilim yok film var! Kiminle birlikte olduğun kiminle çalıştığın özellikle üniversitelerde çok var. Her hangi bir iş yerinden çok daha katı ve çok daha belirgin… Bilimin siyaseti olmaması gerekiyor. Siyasi otoritelerin kadrolar üzerindeki etkileri üniversiteleri bilimden uzaklaştırıyor. Üniversite öğretim üyelerinin durumları trajik bence, tıpkı hekimlerin, savcıların, hâkimlerin olduğu gibi… Hukukçular keşif yapıyor, hekimler bıçak parası alıyor. Öğretim üyeleri işi gücü bırakmışlar, ek ders peşindeler… Yaz okulu, kış okulu, gece okulu, sonbahar okulu, özel ders vermekten bilimsel çalışma yapacak vakitleri kalmıyor. Amerika’da çocuk okutmakla, Türkiye’deki özel üniversitelerde çocuk okutmak arasında hiçbir maddi fark kalmadı ama eğitim kalitesinde uçurum var. Özellikle kamu üniversitelerinde durum çok daha kötü… Örneğin Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi on yıldır olmasına rağmen savcılık, noterlik, hâkimlik sınavlarını kazanan öğrencisi yok denebilir. Bu ülke nasıl ve neyle toparlasın kendini?


-Size göre tarih alanındaki en büyük eksiklik nedir?


Türkiye’deki üniversiteleri bilim anlayışıyla yönetmiyoruz. Sorun burada… Örneğin hiçbir rektör bugüne kadar neden benim üniversitemde Antropoloji Bölümü yok sorusunu sormamıştır. Antropoloji Bölümünün olmadığı bir üniversitede arkeoloji araştırmaları yarımdır, tamamlanmamıştır. Antropoloji olmayan bir okulda tarih bölümleri, sosyoloji, iktisat bölümleri eksiktir. Bilginin bütünlenmesi konusu bizim hiçbir zaman Türkiye’deki üniversitelerin ilgi alanına girmedi.


-Antalya’da bugüne kadar hangi diller kullanılmış?


Antalya bölgesine baktığımız zaman sadece bugünkü kent sınırları içerisinde on beşten fazla dil kullanılmış. Bazıları aynı anda bazıları farklı çağlarda kullanılmış ama hepsi birbirinden farklı diller… Büyük bir bölümü alfabetik… Side yazısının dünya’da başka bir örneği yok mesela… Sideliler icat etmişler ve kendileri kullanmışlar. Antalya’da turizm açısından Aspendos Tiyatrosu’nu, Kekova resimlerini verebilirsiniz veya Noel Baba’yı sunabilirsiniz. Ama bunların dışında bir şey var ki o da Antalya’yı çok özel kılıyor. Ne Anadolu’da ne Akdeniz’de ne de dünyanın herhangi bir yerinde eski çağda hiçbir kentte bu kadar fazla dil bir araya gelmemiş. Dünya’da örneği olmayan bir özellik… Markalaşma açısından önemini düşünebiliyor musunuz?


-Eski çağ dillerinde yazıyı niçin kullanmışlar? Mesela edebi yazılar mı, sanatsal yazılar mı ya da günlük konuşmalar mı bulunan yazılar…


Genel olarak eski çağda yazının kullanılma amacı çok zengin değildi. Günümüzdeki gibi yazıyı kullanmıyorlardı. Ticari amaçlı kullanımı vardı. Kapların üzerinde kazıma şeklinde ya da mühür şeklinde vardır. Bir başka amaç onurlandırma için kullanıyordu. Ödüllendirme belgeleri kullanımı yaygın ve üçüncü bir grup da mezar yazıtları… En yaygın olanı da budur. Bulunan eserlerin %95’ i mezar yazıtlarıdır. Likya dilindeki anıtların büyük çoğunluğu mezar yazıtları… İçerik bakımından çok zengin olduğunu söyleyemeyiz ama her yeni bulunan dil bir medeniyetin göstergesidir.


- Size göre bugüne kadar yaptığınız en önemli çalışmanız nedir?


Hitit dönemi Anadolu’nun siyasi yapısını değiştirecek bir çalışmam var. Anadolu’da bilinen “Hattusa” ve “Tartuntassa” adında iki büyük krallık olmasına rağmen ben bir krallık daha buldum. “MYRA” krallığı İzmir’den Bafa Gölüne kadar gelen bir krallık… Kralının adı “Tarkasnawa” ve bu çok önemli bir değişiklik çünkü bütün tarihi belgeleri değiştirecek. Şu anda yurtdışında çok ciddi gündem yaratmış durumda… Anadolu’da bilinen iki krallıktan sonra bir üçüncünün olduğunun ortaya çıkması tarihin seyrini de değiştirdi. Bütün yazılı kaynaklar tekrar güncellenecek ve Anadolu’da krallık literatürüne bir yenisi daha eklenecek. Şimdiden kendi yazdıkları kitapları çıkmak üzere olan yabancı araştırmacılar bu bilgiyi kendi kaynaklarına almış durumdalar. Son bir senedir sadece bunun üzerine yoğunlaşmıştım. Sonucunda Anadolu tarihinde bugüne kadar bilmediğimiz üçüncü büyük krallığın da varlığı ortaya çıkmış oldu.


-Antalya isminin tarihçesi hangi medeniyete kadar uzanıyor?


Bu bölge için Heredot bize Pamfilya adını veriyor. Adalya adında bir Pers Prensi olduğunu biliyoruz. Antalya’nın kuruluşu Attalos ile ilişkilendiriliyor. Antalya merkezle ilgili elimizde çok fazla veri yok ama Aspendos, Side, Silyon’ un isimleri Anadolu medeniyetlerinde Hititlerden geliyor. İskender’in geldiği zaman da dahi bütün bu Pamfilya bölgesinde Anadolu kökenli halklar yaşıyordu. Helenlerin Yunanların yanı sıra Luwi kökeninden insanlar yaşıyordu.


-Eski çağlardan günümüze yansıyan kültürel benzerlikler var mı?


Hayır, hiç olmadı. O zamanlardan günümüze gelen hiçbir şey yok. Ama Mısır’da halen devam eden Kıpti Medeniyeti 3500 senelik bir medeniyet ve halen Mısır’da yaşıyorlar. 2700 senedir Yunanlılar, Ermeniler ve Süryanilerin de Anadolu’da yaşamış olduğu bir gerçek. Biz kendi kültürümüzü yaratmış bir medeniyetiz. Etkilenmeleri de bu üç halktan bir şeyler öğrenerek yaptık.


-Antalya’da yapılan tarihi çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?


Aksu’da, Perge’de yaşamış Apollonios adında çok önemli bir matematikçi var. Tıpkı Pisagor ya da Arşimet gibi çok önemli bir matematikçi… Hiç kimsenin aklına ilköğretimde ya da liselerde Apollonios adına matematik yarışmaları düzenlemek gelmiyor mu? Hatta teorileri günümüze kadar gelmiş böyle önemli bir matematikçiden çoğu kimsenin haberi bile yok. Kültürel çalışmalar yapılıyor ama yüzeysel etkinlikler olarak kalıyor.


Ya da “Antalya’nın 14 tane dili var” sloganı hiçbir yerde geçmedi. Hatta çoğu insan bunu bilmiyor bile…


-Genel olarak Türkiye’de size karşı ilgi nasıl?


Beni farklı bulup yaptığım işi bir şeye benzetemeyenlerde var, neden böyle bir alanı seçtiğimi anlamayanlarda oluyor. Özellikle popüler kültürün etkileri sonucu Eski Çağ Medeniyetleri birçok kişi için gereksiz bir konu olarak algılanıyor. Batı’da okumaya gittiğimde Anatolistik dersini gördüğümde çok şaşırdım. Almanya’da Fransa’da özellikle İtalya’da böyle bir bilim dalı var ama Türkiye hala kendi toprağına ilişkin bir bilim dalına sahip değil… Türkiye böyle bir çalışma olmadığı için insanlar size numuneymişsiniz gibi, tek başına istisnai bir durum olarak bakıyorlar. Hâlbuki bizim Anadolu’daki kültürel süreci inceleyecek ve okuyabilecek elemanlara ihtiyacımız var. Yunanca yazılmış ama dili Türkçe olan Karamanlıca kitabelerini arasanız da bulamazsınız. Çünkü bu konuyu Türkiye’de merak eden araştıran bir tek kişi bile yok.


-Gezileriniz sırasında ne gibi olaylarla karşılaştınız?


Ben tarihsel gezilere genelde yalnız çıkmayı tercih ediyorum. Çok nadir taşıt kullanıyorum genelde yürüyerek gitmeyi tercih ederim. Birkaç kez kaybolduğumda oldu. Bir gün Kalkan’a minibüsle gideyim dedim. Gömbe’den Kalkan’a dağa doğru olan yola çıkan bir minibüsle, yokuştan ineceğimiz sırada frenlerin boşalmasıyla şarampole yuvarlandık. Ölümlü olmayan bu kazada o arabada bulunma nedenimde bir araştırma içindi. Ölümden döndüğüm bu kaza benim için önemlidir. Her şeye rağmen bireysel araştırmalarım devam etti. Bu olaydan sonra merak edilen şeyin değeri, bana onun için her şeyin göze alınacağını bir kez daha gösterdi.


- Eski çağ yazısı çözümleyen araştırmacıları biz sadece mumyalı filmlerde görmüş kişileriz. Tarihi merak etmeme sorunumuz eğitimin bir parçası mı?


Aslında hiçbir dilbilimci o şekilde ezberden bir yazıt okuyamaz. Çünkü Mısır yazısında sesli harfler gösterilmez ve kelimeler çok sık harf gruplarıyla iç içe girmişlerdir. Uzmanlık çalışması gerektirir. Bir kelimeyi okumak haftalar sürebilir. Filmlerde İngilizce okur gibi okuyorlar. Bende bir merak sonucu bu işe girmiştim. Merak etmediğimiz için eğitimdeki eksiklikleri de görmüyoruz. Böylece eksik olan yerleri tamamlayamıyor sadece gördüğümüze inanıyor onunla yetiniyoruz. Ölüdeniz papirüsleri bulunduktan sonra yayınlanmaları 10 yıl sürdü. Tarih kısa zamanda basitçe okunacak bir bilim değildir. Özellikle eski yazılarda malzeme olarak ahşap kullanılıyordu. Kök boya ile günümüze kadar gelenleri var. Ama genel olarak silinen çok fazla eser var ve malzememiz oldukça kısıtlı olmasına rağmen kamu üniversitelerinin görevi bu tür çalışmaların araştırılmasını sağlamak olmalıdır.


-Bundan sonraki kariyer planınız nasıl ilerleyecek?


Önceki rektörümüz ve diğer yöneticilerle fikir birliğine vardığımız bir konu vardı. Türkiye’de ilk olacak bir Analolistik Bölümü açmaya karar verilmişti. Yeni yönetimin bu konudaki kararları ne yönde olur bilemem. Böyle bir bölüm kurulursa kendimizi batıya anlatırken de daha ciddi bir referansımız olacak. Uzun yıllar İstanbul’da Bizantoloji yoktu. İnan Kıraç yıllar sonra özel olarak kurdu. Yapılan kazılarda açığa çıkan eserleri turizmde de kullanıyoruz. İlk hedefim bu üniversitede neler yapabileceğimi görmem. Bu bölümü eğer bu üniversitede kurma imkânı olmazsa başka projelerim olabilir.



Recai Tekoğlu Kimdir?


4 Aralık 1962’ de Diyarbakır’da doğdu. İstanbul Yedikule Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatını bitirdi. İtalya’da 5 sene kalarak dilbilim üzerine çalışmalar yaptı. İstanbul Üniversitesi Hititoloji A.B.D. Araştırma Görevlisi olarak çalıştıktan sonra Eskiçağ Tarihi üzerine uzmanlaşan Tekoğlu, halen Akdeniz Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı A.B.D. Başkanı olarak görevini sürdürmektedir. Yirminin üzerinde bilimsel makale, çeviri ve kitabı olan Recai Tekoğlu uluslar arası çapta Likçe kitabe yayını yapan yaşayan iki uzmandan biri, Batı Dilleri alanında yetişmiş ilk Türk uzmanı olan Recai Tekoğlu, aynı zamanda eski çağ dilleri çözümlemesi yapan dünyadaki sayılı uzmanlardan biri…